Suyun Yolculuğu ve “Permaculture”

by

Gezegenimizde vücudumda olduğu gibi  %70 oranında su var. Bu suyun yalnızca %3 u tatlı su olup bunun dasarnic pek azı erişilebilir durumda. Su, bazı ülkelerde petrolden daha pahalı hale gelmiş olup gittikçe dünyanın ekolojik, ekonomik ve sosyal dengelerini zorlayacak bir duruma da gelmiştir.

Permakültür hocalarından Penny Livingston’ı dinlerken anlattığı bilgileri ve daha önceden bildiklerimi de harmanlayıp sizinle paylaşmak istedim. Bugünkü konumuz su… bir süre sonra toprağı da yazmaya çalışırım, yeter ki bu kadar geniş bir konuyu özet haline getirerek başkalarını (özellikle yetişmekte olan kuşakları) daha fazla araştırmaya yöneltecek şekilde motive edebilelim.

Su kaynakları nelerdir diye kafa yorduğumuzda  hep yeraltı ya da nehirlerdeki, göllerdeki sular aklımıza geliyor. Aslında bunları suyun depolandığı yerler olarak düşünüp asıl su kaynağı olarak yağmur suyuna yönelmemiz gerekiyor. Yeryüzünde yolculuk eden suların tuzlanması, hem de mineraller açısından zenginleşmesi kullanım şekline göre toprak için olumsuzluklara neden olabiliyor. Dünyadaki çölleşen toprakların üçte ikisi yanlış tarım teknikleri uygulandığı için çölleşmiş durumda. Yani yanlış sulama teknikleri tüm bu toprakların tuzlanarak çölleşmesine neden olmuş.

Tam bu noktada, sanayide, evlerde, tarımda kullanılan suyun yönetiminde toplumun her kesiminin katılımcı olması gerekiyor. En temel yaşam hakkı olan su, şirketlere bırakılamayacak kadar riskli bir konu. Diğer ülkelerde su özelleştirildiğinde olup bitenleri muhakkak okuyup başaklarına da anlatmalıyız ki, “bakın belediyler, devlet bu işi yapamıyor ama biz yaparız”  aldatmacasına kanmayalım. Örnekleri bilmeyince tatlı sözlere kanmak kolay oluyor.

Yaklaşan su krizlerine hazırlanmak için yağmur suyunu kırsalda ve şehirlerde nasıl toplayıp, depolayıp  en verimli şekilde kullanabileceğimizin yöntemlerine bakmalıyız.  Su gereksinmemizi belirleyerek, bulunduğumuz bölgenin yağış rejimini inceleyerek, suyu evlerin (ve diğer yapıların) altında, çatıların hemen altında (bunlara benzer diğer yerlerde) ne büyüklükte depolarda saklayacağımızı hesaplamamız gerekiyor.

Suyun toprakta ve borularda taşınırken içine karışan bakterileri ve kimyasalları hesaba katarsak belki de yağmur suyunu daha çok değerlendirmeye kafa yormamız gerektiğini anlayabiliriz. Yağmurun içindeki kirliliğin, yeraltı sularında olan kirlilikle karşılaştırılmasını sizlere bırakıyorum. Anlatılanlara bakılırsa ben yağmur sularına (özellikle kriz dönemlerinde) yönelmenin iyi olacağını düşünüyorum. Bu arada suyun bir gıda olmadığını ve besinleri taşıyıcı özelliği olduğunu vurgulamam gerekiyor. Suyun petro-kimya sanayinin bir ürünü olan plastik kaplarda saklanmaması gerektiği de ayrı bir konu (bununla ilgili bir yazı için tıklayın…)

Suyu toprakta tutmamızın çeşitli yöntemleri var. Yamaçlarda oluşturacağımız hendeklerle (swales), küçük barajlarla, özel bitkilerle, örtülemeyle (mulching), toprağı nasıl sürdüğümüzle ya da sürmememiz gerektiğiyle bunu sağlayabiliyoruz. Herbir konu ayrı bir  önem taşıyor. Bunların hepsinin hikayesi uzun, fotoğraflarla uygulamalarla aktarmak gerektiği düşünüyorum.

Çölleri yeşerten Permakültür yöntemleri başarı hikayelerini de beraberinde getiriyor. Sürekli bu yöntemleri geliştirerek yaşam alanlarını ve toplumları gelecek krizlere hazırlamamız gerekiyor.

Suyun arıtılması ve iyileştirilmesi konularını dinlerken birçok yöntemin arasında güneşin de suyu temizleme gücü bana bir halk deyişini anımsattı. “Güneş giren eve doktor girmez.”

Bu topraklarda Mimar Sinan gibi bilgelerin ve bunca gelip geçen uygarlığın bizlere neler bıraktığına bakmamız gerekiyor. Bize bırakılan bilgilere sahip çıkmamız gerekiyor ve bu bilgiler yalnızca başkalarından geldiğinde değil, kendi köylerimizde de (çok hızlı unutuluyor olsa da) buna benzer bir sürü bilginin gün ışığına çıkmak için bizi beklediğini unutmamamız gerektiğini düşünüyorum.

Erol B. Scott, erolbenjamin@yahoo.com

Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

Etiketler: , , , , , ,


%d blogcu bunu beğendi: