Atatürk Orman Çiftliği’nin Hikayesi

by

Çocukluğumuzun tadı AOÇ dondurması, gençliğimizin anıları içinde AOÇ birası, pikniklerini nasıl unutabiliriz bir

Ataturk Orman CiftligiAnkara’lı olarak.. Bizim denizimiz, boğazımız, kordonumuz Atatürk Orman Çiftliğidir!

Çocukluğumuza kadar düşüncelerimiz gittiğinde; AOÇ ile ilgili anımsadığım en eski anılar ise, Hayvanat Bahçesindeki fillerin üzerinden çocukları nasıl attığı ile ilgili bizi korkutmalar, söylenceler, aslanların sesleri ve kokuları, kuşların serbestçe  kafeste dolaştıkları yerde attıkları çığlıklar ile akvaryumdaki binlerce balığın sessizliği idi..

Her Ankaralının da ortaokul ve lise anılarında da “haydi çiftliğe pikniğe gidelim..” li heyecanlı hazırlıklardan sonra, Çiftlikteki hafta sonu kalabalığı, gürültüsü, mangallardan yükselen duman, tren düdükleri arasında gürültülü piknikler, AOÇ dondurması, birası ve en ucuzundan ama lezzetli şarapları yer tutar..

Halbuki, daha geçen yüzyıl  başında bozkır Angorası’nda, yazın toz fırtınalarından göz gözü görmez, hali vakti yerinde olanlar Bağlara göçerdi. Keçiören, Etlik, Kavaklıdere son vadilerdeki gibi bağlık bahçeli alanlarda, 19. Yüzyıl sonlarına doğru Eşrafın bağ evleri şeklinde yapılar inşa edilmesi ile yeni bir kültür gelişmişti.

Angora’da o dönemde bile kirlenmekte olan Bendderesi de en önemli mesiredir. Yüzyıl sonunda Angora’ya demiryolunun bağlanması (1892) ile günümüzdeki Hipodromdaki (pardon AKM !) son kalan ağaçlar da yakacak olarak kullanıldı ve kent iyice bozkırlaştı. Zaten 1881 yangını ve daha sonra 1917 yangını ile, yangın (harik) mahalleri ile tarihi kent dokusunun büyük bir kısmını ve bu arada bedesten ve hanların bir kısmını da silip süpürmüştü.

Atatürk’ün Bozkır ortasında Ankara’nın yeşerebileceğini, hem fiziki, hem sosyal, ve hem de kültürel anlamda bir Başkent yaratılabileceğini dosta düşmana göstermek için oluşturduğu en önemli fiziki ve doğal çevrelerden biri de Orman Çiftliği’dir.

Tozlu, sıcak, kurak ve yangınlarla harap bir Anadolu Kasabası’nı 10-15 yıl içinde tüm dünyanın gözleri önünde planlı ve örnek bir Başkente dönüştürmek o kadar da kolay olmasa gerek.

Şehrin planlanması, yapıların yapılması, hem de ulusal mimarinin örneklerini oluşturacak şekilde yerli yabancı ünlü mimarlar eliyle kamu yapılarının inşası, var olan bilgi, beceri ve işçilik, malzeme ile birkaç yıl içinde gerçekleşme yoluna girmişti.

Ama, bozkırın yüzlerce yılın ihmali ve erozyonu ile çoraklaşan toprağını ıslah etmek, onu verimli kılmak, su bularak sulamak  ve yeşertmek, işte asıl güç olan buydu bence..

“Paşam boşuna uğraşmayın, burada ot bile bitmez”, “Burası çoraktır, ekilen kurur” vb umutsuzluk veren, gerçekleri bir miktar içinde saklayan sözlere rağmen Mustafa Kemal “Orman Çiftliği” ni kurar ve düşman ile savaşırcasına doğa ile savaşmaya koyulur. Bu savaş, diğerleri gibi zorlu bir savaştır. Bu savaşın işinde kendisi de bir nefer gibi soyunur, traktör kullanır, çapa çapalar, ağaç diker..

İşte bu çabaların ürünü AOÇ’nin, Atatürk’ün Mirası’nın neredeyse üçte birini tahsislerle, yağmalarla yok ettik.. Bir köşesine terminal yapıp, bir köşesine mezarlık kondurup, AOÇ arazisini yağmalayan en başta kamu kurumları oldu..

Kokareççiler, biracılar, kebapçılardan geçilmeyen, hele hafta sonu tam panayır yerine dönen kesimlerini bile yayalaştırmayı beceremeyen yerel ve merkezi yöneticiler, kentin ihtiyacı olan yeşil alan gereksinimini dahi düşünmeden kararlar aldılar. Hala bütüncül bir planı yok AOÇ’nin halbuki dev bir potansiyel yatıyor, istasyondan, Gençlik Parkından başlayan büyük bir yeşil aks yaratılabilir taa Sincana Eryaman’a uzanan, Ankara çayı vadisi boyunca .. ne güzellikler, ne doğa parkurları yeşil alanlar, spor alanları, safari parkları vd..

Dileğim Atanın emanetinin bir kutsal emanet gibi korunması ve doğru dürüst planlanarak “Doğa Parkı” haline getirilmesi.. Ve de bir karış dahi başka amaçlarla kullanılmaması..

Kalın sağlıcakla..

Prof. Dr. Mehmet Tuncer


%d blogcu bunu beğendi: