Çevre konusunda tek elden demokrasi

by
Seda Yurtcanlı

Seda Yurtcanlı

HES yapım projelerinin yargı kararlarıyla iptal edilmesini takiben, sessiz sedasız meclis gündemine getirilen Tabiatın ve Biyolojik Çeşitliliğin Korunmasını düzenleyen yasa tasarısı, çevrecilerin son günlerde üzerinde durduğu en önemli konulardan biri. Demokrasinin klasik anlamda yansıması seçme ve seçilme hakkı iken, çevre hukukunda bu yansıma katılım hakkı olarak karşımıza çıkıyor. Son derece önemli olan ve tartışılması gereken düzenlemeler haberimiz olmadan yasalaşıyor. İnsanlığın ortak mirası olan çevreyi ilgilendiren düzenlemelerin oluşumunda katılım hakkına olan yaklaşımı inceleyerek demokrasimizin bulunduğu noktayı anlayabiliriz.

Çevrenin unsurları olan tabiat, biyolojik çeşitlilik, doğal kaynaklar hepimizin koruması altında olup, herkesin eşit ve sürdürülebilir kullanımına tabidir. Bu anlamda, çevresel unsurlara ilişkin konularda karar alma süreçlerinde halkın bilgilendirilmesi, katılımı ve şeffaflık, son dönemde, uluslararası toplumun ve AB’nin çevrenin korunması alanındaki en temel konusudur.

Herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını ve bu nitelikteki bir çevreyi gelecek nesillere aktarma yükümlülüğünü ifade eden çevre hakkının uygulanmasını sağlayan usullerin birleşimi olan katılım hakkı 3 unsuru kapsar. Devlete, vatandaşları bilgilendirme konusunda önemli bir ödev yükleyen ve şeffaf olma zorunluluğu getiren bilgi ve belge edinme hakkı; çevresel unsurların yönetimine ilişkin hazırlanan planlara ve çevre üzerinde etkisi olacak faaliyetlere izin verme sürecinde aktif olarak katılma hakkı ve verilen kararların hukuki denetimden geçmesini sağlayan yargı yoluna başvurma hakkı.

Çevresel konularda şeffaf ve katılımcı yönetimi sağlamak için imzalanan Aarhus Sözleşmesi’ne Türkiye taraf değildir. Ancak, Çevre kanunumuz, çevre politikalarının oluşmasında katılım hakkının esas olduğunu ve Bakanlık ile yerel yönetimlerin, meslek odaları, birlikler, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşların çevre hakkını kullanacakları katılım ortamını yaratmakla yükümlü kılındıklarını açıkça belirtilmiştir.

İlgili yasa tasarısına baktığımızda, karar alma sürecinde şeffaflık ve yeterli düzeyde katılımın sağlanması ilke olarak belirlenmiş olsa da, tasarının hazırlanış aşamasında kamuoyu bilgilendirilmemiş, sivil toplum örgütlerinin görüşü alınmamış ve yönetim esaslarını belirlemekle yetkili kurullarda merkezi yapı aşırı güçlü tutulmuştur.
Tasarı, Çevre kanununun 9. maddesinde yer alan “biyolojik çeşitliliği koruma ve kullanım esasları, yerel yönetimlerin, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve ilgili diğer kuruluşların görüşleri alınarak belirlenir” düzenlemesini yürürlükten kaldırıyor. Bunun yerine, koruma ve kullanım esaslarını belirleme yetkisini Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu’na veriyor. Kuruldaki koltuk sayısına bakıldığında, politikaların belirlenmesinde sivil toplumun ve yerel yönetimlerin aktif anlamda hiç bir belirleyici rol oynamadıklarını görüyoruz. 20 kişilik kurulda çeşitli bakanlıklardan gelecek 14 temsilciye 4 akademisyen ile doğa koruma alanında faaliyet gösteren ve “Bakanlıkça belirlenecek” sivil toplum kuruluşlarından iki temsilci eşlik edecek. Burada altı çizilmesi gereken husus, sivil toplum kuruluşlarının rolünün oldukça azalmasının yanında kurula katılabilecek sivil toplum kuruluş veya kuruluşlarının belirlenmesi konusunda bakanlığa sınırsız bir takdir yetkisinin tanınıyor olması.

Yerel yönetimlerin, derneklerin ve sivil toplum kuruluşlarının yer alabileceği Mahalli Biyolojik Çeşitlilik Kurulları ise sadece yerel düzeyde uygulamayı yürütmekle yetkili kılınmış. Şu halde, karar alma sürecinde yeterli düzeydeki katılımı sağlama ilkesi, vatandaşların, sivil toplumun ve yerel yönetimlerin süreçte aktif ve belirleyici rol oynayacaklarını değil, aksine, çok kısıtlı ve etkisiz bir şekilde merkezi otoriteye fikirlerini dile getirebilme imkânlarının olduğunu belirtiyor.

“Tek elden yönetim” düşüncesiyle hazırlanan tasarı, Bakanlar Kurulu’na, “mutlak şekilde korunması gereken alanlara” zarar verebilecek faaliyetlere, üstün kamu yararı görürse, izin verme imkânı tanıyor. Böylece, son dönemde yargı kararlarına takılan HES projelerinin önü açılmış oluyor. Bugün, özellikle de mevzuatımızı uyumlaştırmaya çalıştığımız AB’ye üye ülkelerde, mutlak şekilde korunması gereken alanlarda hiçbir faaliyete izin verilmezken, diğer korunan alanlarda yapılması talep edilen bir faaliyet için, öncelikle çevreye verebileceği olası sonuçları ve bu sonuçları ortadan kaldıracak tedbirleri içeren çeşitli bilimsel çalışmalar yapılıyor. Sonrasında anket ve kamuoyu tartışmalarıyla halkın görüşü alınıyor ve bu görüş karar aşamasında belirleyici bir rol oynuyor. Tasarı ise, faaliyetlerin çevreye olası etkilerini gösteren “ekolojik etki değerlendirmesi” raporunun düzenlenmesini öngörürken, bu raporun halkın görüşüne sunulmasını gerek görmemiştir.

Sonuç olarak, uyum amacıyla hazırlanan bu tasarı AB hukukun bulunduğu noktadan katılım anlamında çok geridedir ve hazırlanışında esas aldığı tek elden yönetim mantığı, uyum çalışmalarının sözde kaldığını ve anlamının anlaşılmadığını göstermektedir. Eşit hak ve söz sahibi olduğumuz çevresel unsurlarla ilgili oluşturulacak yasaları, uygulanacak politikaları belirlemede hepimizin aktif olarak süreçte yer alma hakkı vardır. Bu değerler üzerinde kimsenin tek başına söz söyleme ve karar alma yetkisi yoktur. Devletin, katılım hakkını güvence altına alıp bu hakkın kullanımını sağlaması gerekirken demokratik hakları yok sayarak hazırladığı bu tasarıya karşı, sivil toplum, toplumu bilinçlendirmekte ve uyarmaktadır. Bu çabaların desteklenmesi ve iktidarın da bu haklı çağrılara kulak tıkamayıp gerekli demokrasi araçlarını sağlaması gerektiğini düşünüyorum. İleri demokrasi tartışmalarının yapıldığı bugünlerde, demokratikleşmeye, yaşam alanlarımızın korunmasına ilişkin politikalarda söz sahibi olarak başlayabiliriz.

Seda Yurtcanlı, Lyon 3 Üniversitesi Çevre Hukuku Yüksek Lisansı, Fransa


%d blogcu bunu beğendi: