“Beşikten Mezara” değil “Beşikten Beşiğe”

by

Cradle to Cradle (C2C)

Michael Braungart ve Tuna Öçuhadar

ile EkoYapı dergisi için yapılan söyleşi,

İstanbul 13 Aralık 2010, Tuna Özçuhadar

Henri Laborit, “İnsan ve Kent” kitabında, çağımız insanı için asıl sorunun çevre kirlenmesine yol açan sanayi kaynaklarını ortadan kaldırmak değil, bir sanayi kolunun atıklarını başka bir sanayi kolunun enerji kaynağına dönüştürmek olduğunu söylüyordu.

Laborit gibi düşünen ve “atık” kavramını bütünüyle ortadan kaldırmak isteyen kimyager Michael Braungart ve mimar William McDonough tarafından geliştirilen C2C “Beşikten Beşiğe” sistemi ile bugün büyük adımlar atılıyor. Braungart’a göre gelecekte sadece teknik besinler ve biyolojik besinler olmalı ve artık atık kavramı bütünüyle ortadan kalkmalı.

Ancak bu yaklaşımı salt malzeme bilgisi ve kimyayla ilgiliymiş gibi değerlendirmek de yanlış. C2C “Beşikten Beşiğe” yaklaşımı temelde insanın rolünün ne olduğu ile ilgili. Artık ürünleri farklı tasarlamaya ihtiyacımız var. Bu yeni süreçte, tasarımcılara çok iş düşüyor…

TÖ: Bilindiği gibi insanlar, içinde bulundukları topluluklar doğrusal şablonlarla tasarlanmış bir yapıda ve biyosfer ile etkileşimi düşünülmemiş faaliyetler içerisindeler. Oysa doğa döngülerle çalışıyor ve bu sistem ile sürdürülebilir bir etkileşimde bulunabilmek için döngüsel düşünce biçimleriyle toplumsal faaliyetlerin yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç var. Bize kısaca “Beşikten Beşiğe” yaklaşımının ana fikrini açıklayabilir misiniz?

MB: Genellikle insanlar ürünlerini ‘beşikten mezara’ üretmeyi düşünüyorlar. Bu da sonunda tüm gezegenin bir mezarlık olacağı anlamına geliyor. Eğer siz yıkımı sadece azaltırsanız beşik biraz daha geç mezara dönüşecektir. Hâlbuki yıkımı yavaşlattığınızda tahribat daha da büyük oluyor, çünkü sistem hücresel boyutta hasar görüyor. Hızlı bir çöküş olduğunda sistem hücrelerinden kendini yenileyebilme şansına sahip.

Doğrusal sistemleri düşündüğümüzde, bu gezegenin üstünde çok kalabalığız. Örneğin karıncaların biyokütlesine bakalım; bu gezegendeki karıncaların tümünün ağırlığının insanların toplam ağırlığının 4 katı olduğunu görüyoruz. Kalori tüketimi itibariyle 30 milyar insanınkine denk geliyor. Aslında biz çok kalabalık değiliz, sadece çok aptalız. Tasarımcılarımız yeterince iyi değil. Çöp ürettiğimiz müddetçe çok kalabalığız. Karıncalarla aramızdaki fark; biz çöp üretiyoruz. Öte yandan karıncalar ise diğer canlılara faydası olacak şeyler üretiyor. Brezilya’daki yağmur ormanları karıncalar sayesinde var. Çünkü onlar materyal akışlarını döngülere geri kazandıracak şekilde tasarlamışlar. Tabii ki biz karıncalar gibi yasamak istemiyoruz. Biz çamaşır makinelerimiz, televizyonlarımız olsun istiyoruz, bilgisayarlar gibi teknik ürünlere sahip olmak istiyoruz. Bu yüzden iki döngüyü birbirinden ayırt ediyoruz. Birincisi tükettiklerimizin içinde bulunduğu biyolojik döngü… Gıdalar, deterjanlar, fren balataları, araba lastikleri vb. şeyler. Bunlar biyolojik döngülere girecek şekilde tasarlanmalıdır. İkincisi ise verdikleri hizmetler için kullandığımız şeyler; televizyonlar, çamaşır makineleri, pencere doğramaları vb. şeyler de teknik döngülerde kullanılmak için tasarlanmalıdır. Yani sadece teknik besinler ve biyolojik besinler var ve atık yok. Her şey sonunda bir besin oluyor. Bu yüzden ürünleri farklı tasarlamaya ihtiyacımız var. Tasarımcılar kilit roldeler, çünkü pozitif malzeme listeleriyle materyal akışlarını tasarlamaları gerekiyor. “Filanca içermez” uyarısı yeterli değil! Yani sizi yemeğe davet etsem ve yemek “tavuk içermiyor” desem çok açıklayıcı olmazdı. İçinde ne olduğunu söylemeliyiz. Biz “Beşikten Beşiğe” ile “teknosfer” ve “biyosfer” deki materyal akışlarını tasarlıyoruz. İşte o zaman bu gezegende daha da kalabalık olabiliriz, çünkü bolca girdilerimiz olacaktır. O zaman diğer canlılara da faydamız olacaktır. “Daha az kötü” olmamıza gerek kalmayacaktır.

SADECE YOK OLURSANIZ “KARBON NÖTR” OLURSUNUZ, BUNUN TEK YOLU BU…

TÖ: Yalıtım malzemelerinde ve örneğin PVC, beton gibi yapı malzemelerinde “Beşikten Beşiğe” yaklaşımı nasıl uygulanıyor? “Beşikten Beşiğe” perspektifinden yapılı çevrede tehditler ve imkanlar nelerdir?

MB: Her şeyden önce yapılı çevre bunun için kilit rolde. Çünkü tüm enerji akışlarının ve materyal kullanımlarının üçte ikisi yapı ve onun çevresindekilerle ilişkili. Genellikle ‘eko-verimlilik’ ile işleri doğru bir şekilde yapıyorsunuz. Ama yanlış bir iş yapıyorsanız ve yanlış şeyleri optimize ediyorsanız bunu mükemmel bir şekilde yanlış yapmış olursunuz. Yapılı çevreye geri dönecek olursak,

Danimarka’da veya İsveç’te binalardaki iç hava kalitesi, şehirdeki havadan 3 ila 8 misli daha kötü. Şimdi enerji tasarrufu için binaları sarıp sarmalayarak problemi daha da büyütüyoruz. Bununla alakalı olarak söylüyorum; astım en çok görülen çocuk hastalıklarının başında geliyor. O yüzden öncelikle doğru şeyin ne olduğunu söylemek, ondan sonra optimize etmek gerekiyor. Yoksa yanlış işleri mükemmel yaparak onları mükemmel olarak yanlış yaparız. PVC örneğine bakarsak; PVC başından beri yanlış bir malzeme. PVC pencere doğramalarını geri dönüşüme soktuğunuz zaman eski kurşun ve kadmiyum stabilizatörleri çıkartıp yeni çinko ve kalsiyum stabilizatörleri katarsanız yeni matrisin içinde ağır metalleri seyreltmiş olursunuz. Örneğin PVC zemin kaplamaları veya duvar kaplamalarına baktığımızda bunların %50’ye varan oranda plastikleştiriciler içerdiğini görürsünüz. Bu plastikleştiriciler sodyum hipokloritle (çamaşır suyu) işlem görür, zehirli gaz salımlarına sebep olurlar ve biz bunları soluruz. Yani yanlış işleri mükemmel yapıyoruz. Söylenecek ilk şey: “ Biz binalardaki iç hava kalitesini, dışarıdakinden daha iyi yapmak istiyoruz” olmalı. Ondan sonra optimize edebiliriz. Bunun için “doğru malzemeler nelerdir” diye sormalıyız. “Bunların doğru kullanış biçimleri nelerdir?”, “Ağaçlar gibi binalar yapabilir miyiz?” Havayı, suyu temizleyen, diğer birçok canlıya habitat olabilecek, toprak üretebilecek, “karbon nötr” değil “karbon pozitif” olan… O zaman binaları ağaçlar gibi, şehirleri ormanlar gibi yapabiliriz. Yapılı çevre bu yönden kilit role sahip. Bu demek oluyor ki mimar ve tasarımcılar bir şeyleri sadece güzelleştirmek için değil; materyal akışını, insanın rolünü tasarlamak ve iyi bir ekolojik ayak izini tanımlamaya yardımcı olmak için varlar. Bugün en yeşil binanın hiç inşa edilmemiş olan olduğunu söylüyorlar. Biz ise diyoruz ki; en yeşil bina ağaç gibi davranan binadır. Neden karbon nötr olmalıymışız? Düşünebiliyor musunuz Kopenhag 2025’de karbon nötr olacağına dair bir deklarasyona imza attı. Sadece yok olursanız karbon nötr olursunuz, bunun tek yolu bu. Ortadan kalkmak için mi imza atmışlar? Biz binaları seviyoruz ve en önemlisi doğayı annemiz gibi görüp romantikleştirmiyoruz. Hiç bir anne 1999 burada (Türkiye) olan deprem gibi bir deprem üretmezdi. Bunun büyük bir felaket olmasının sebeplerinden biri de çelikteki bakır oranı o kadar yüksekti ki çelik kırılıyordu. Çelikteki bakır oranı %0.5’den yüksekse çelik çok daha kolay kırılır. Çok da kuvvetli olmayan bir depremde 20.000’in üstünde insan öldü.

Eko-Verimlilik bakışıyla eski arabalardan yapı çeliği imal ediyorlar, “kullanılabilecek doğru çelik hangisi” diye sormak yerine yapı çeliği için araba çeliği kullanırsanız chromium, manganese, cobalt, vanadium, molybdenum, antimony gibi bütün ender bulunan metalleri kaybedersiniz. Bütün bu metaller çeliğin içinde seyrelir ve yapının içinde kaybolurlar. Seyrelterek kaybettiğiniz için daha çok ender bulunan metaller bulmanız gerekir. Buna da “geri dönüşüm” (recycling) diyorlar!! Bu geri dönüşüm değil, bu “aşağı dönüşüm” (down-cycling)!. Çünkü geri dönüşümde bütün değerli materyali kazanırsınız. Her şey bir ortaklık içinde doğadan öğrenebilmemizle ilgilidir. Depremlerin, doğal felaketlerin sürekli tehditleri yüzünden Türkiye, Hollanda gibi “Beşikten Beşiğe” için ideal bir ülke olabilir. Tüm Hollanda “Beşikten Beşiğe”’ye doğru geçiş yapıyor, değişiyor. Bunun nedeni Hollandalılar “doğa”ya anne gibi bakarak onu romantikleştiremezler, çünkü ülkenin üçte biri deniz seviyesinin altındadır. Bu ondan öğrenmek ve diğer taraftan onunla ortaklık etmeyi getiriyor. Anne demişken… Ben 24 yıldır anne sütünün analizini yapıyorum. Kirliliğin yoğunluğu ve örneğin PVC katkılarının yarattığı kirlilik o kadar yüksek ki kanuni sınırları bazen 800 misli aşıyor. Doğa bunu asla yapmazdı. Doğa biyolojik döngülerde birikecek kimyasalları katiyen üretmezdi. Doğadan öğrenebiliriz. Doğa bizim öğretmenimiz olabilir ama annemiz asla. Şimdi artık 30 yıllık çevrecilik tartışmalarının ardından inovasyonlar yapabilir, çok daha iyi ürünler, binalar üretebiliriz.

TÖ: Bu noktada yine anne sütünün 9 aya kadar vazgeçilmez bir tercih olduğunu tahmin ediyorum, doğru mu?

MB: Anne sütünde bulunan kimyasalların yaklaşık üçte birinin direkt olarak yapı malzemeleri ile alakalı olduğunu söyleyebilirim. Bebeklerin ilk 9 ayda karaciğerleri çalışmadığında anne sütü vermek anlamlıdır. Büyük çoğunlukla hiç bir şey metabolizmalarında durmadığından, geçer gider. Anne sütü tabii ki süt tozundan çok daha iyidir. Ama 9 aydan fazla değil. Karaciğer çalışmaya başladıktan sonra bebek için gerçekten sorun oluyor. Hatta ondan önce, sorun olmasaydı bile, bebeğin istemeyeceği 2500 değişik kimyasalı ona vermek haksızlık olurdu. Sonuç olarak yapı malzemeleri ve iç mekân hava kalitesi kilit derecede önemli.

TÖ: Genellikle yalıtım malzemelerinde bulunan brominatli alev geciktiriciler (BFR) ve ayrıca Türkiye de bilhassa toplu konutlarda sıkça karşılaştığımız beton hakkında sormak istiyorum. Bu yapı malzemelerinin kullanımının yarattığı etkilerden bahsedebilir misiniz?

MB: Böyle buna benzer sonsuz sorun var. Bromium barındıran alev geciktiricileri her yerde bulabiliriz. Bunlar bağışıklık sistemimizi tahrip ediyorlar, hormonlar gibi davranıyorlar ve vücudunuzdaki hormon seviyelerini değiştiriyorlar. Bu yüzden somut olarak tarif etmelisiniz içinde ne olduğunu. Ne olmadığını değil! Betonda mesela yaklaşık 300 katkı malzemesi kullanılmakta. Hiç bir şey binalar için tasarlanmıyor, hiç bir şey iç mekân kullanımı için tasarlanmıyor, sadece enerjiden tasarruf etmek için. Ama biz bunu farklı yapabiliriz. Biz Heidelberg Çimento gibi bir firmayla bile havayı temizleyebilen çimento üzerinde çalışıyoruz. Sadece “zehirli olmayan” değil! Bu yüzden çimentonun içinde olabileceklerin pozitif listesi üzerinde çalışıyoruz. “Filancasız” değil! Birçok farklı karakteristiğe sebep olacak özellikte katkı malzemeleri var. Bunlar binanın içinde kullanılacak diye tasarlanmamışlar. Ucuz olsunlar ve bir şekilde işe yarasınlar diye geliştirilmişler. Çimento sanayisinde çok fazla atık yakılıyor ve bundan kaynaklı kirliliği çimentonun içinde daha sonra görebiliyorsunuz. Bu yüzden içinde ne olduğunu pozitif olarak tanımlamalıyız.

AĞAÇTAKİ YAPRAK SADECE “ZEHİRLİ DEĞİL” DEĞİL! HAVAYI TEMİZLİYOR…

TÖ: “Beşikten Beşiğe” çerçeve programında sertifikalandırma konusu nasıl kurgulanmış durumda? Kaliforniya’daki enstitüden biraz bahsedebilir misiniz?

MB: Önceleri Kaliforniya’da adına “Yeşil Ürün İnovasyon Enstitüsü (Green Product Innovation Institude) dediğimiz sonradan adını “Beşikten Beşiğe Ürün Enstitüsü” (Cradle to Cradle Product Institude) olarak değiştirdiğimiz, kar amacı gütmeyen bir enstitü kurduk. Burada elinizdeki herhangi bir materyali gidip sertifikalandırabilirsiniz. Biz birlikte çalıştığımız firmalara, çalışmadığımız diğer firmalardan farklı davranılmamasını sağlamalıydık, yoksa öbür türlü kendi kendimizi sertifikalandırıyor olurduk. Herkesin sertifika alma hakkı olmalı ve bu nedenle bu enstitü kuruldu. Örneğin Desso gibi firmalarla çalışıyoruz, halı üretiyorlar. Bu halılar sadece “kokmuyor” değil, bu minimum olurdu,  aynı zamanda havayı temizliyorlar. Ağaçtaki yaprak sadece “zehirli değil” değil! havayı temizliyor. Çalışmadığımız diğer bütün firmaların da sertifika alma şansına sahip olmalarını sağlamalıyız.

TÖ: Yapı malzemelerine dönecek olursak; geçenlerde bir yazıda ‘Beşikten Beşiğe’ gümüş sertifikasının, üzerinde brominatlı alev geciktiricisi olan bir strafora verildiğini okudum. Kritik bulduğum bir konu olduğundan sormak istiyorum. Bu ne anlama geliyor?

MB: Bunu ben de gördüm. Bana kalsa sertifikalandırmazdım. Ancak burada sertifikalandırılanın ürün değil şirketin stratejisi olduğunu söylemeliyim. Dow, bunun yerine alternatifini 2 yıl içerisinde koyacaktır. Bunun için ellerinde var olanla para kazanmaları lazım. Dow gibi bir firmayı ele aldığımızda ürünlerini %40’ının “Beşikten Beşiğe” için uygun olduğunu görürüz. Fakat bunun reklamını yapamazlar çünkü kalan %60’i uygun değil. Tümünü değiştirebilmek için para kazanmaları gerekir. Desso’ya baktığınızda 2020’de nerede olmak istediklerini tanımlamışlar. Şimdi buradayız ve 2020’de şurada olmak istiyoruz diyorlar. Desso gibi bir firma bile bitumen tabanlı halıları satarak para kazanmak durumunda. Bitumen taban asla “Beşikten Beşiğe”’nin içine girmez çünkü hiçbir şeyi ayrıştıramazsın ve bitumen her şeyi kirletir. Bugün bitumenden sorunlu bileşenleri ayırabilirsiniz, fakat yine de bunları teknik veya biyolojik döngülerin içine sokamazsınız. Şimdilik firma bununla para kazanmak durumunda. Yalıtım malzemesinde sertifikalandırılan, Dow’un bunu değiştirmeye olan niyeti ve atmayı düşündüğü adımlardır. Eğer gerçek bir alternatif ile gelmezlerse sertifikayı 16 ay içinde kaybedeceklerdir.

TÖ: Yani sertifika ürüne değil niyete verildi öyle mi?

MB: Sertifika denildiğinde ‘pozitif olarak tanımlanmış’ demek oluyor. Onlar ilk defa sistematik olarak ürünün içinde ne olduğunu listelediler. Bu birincisi. İkincisi ise biyolojik ve teknik döngülere girmesini planladılar ve A, B, C, X içerisinde yer değiştirecekler. A ideal, B prensip olarak uygun, C tolere edilebilir, X ise aşamalı olarak çıkartılmalı anlamına geliyor. Bromin içeren her şey kesinlikle X kimyasallarıdır, şüphesiz çıkartılmalıdırlar. Eğer 2 yıl içersinde çıkartmazlarsa sertifikalarını kaybederler. Fakat onlar bir plan yaptılar ve bunu nasıl gerçekleştireceklerini söylediler. Biz bu nedenle onlar yanlış ürünü satarken bile orada neyi değiştirmeleri gerektiğini söyleyerek onlara yardımcı oluyoruz. Çünkü materyalin kendisi orada dönüşümün faktörü oluyor. Dediğim gibi biz onların planını ve pozitif malzeme tanımlarını sertifikalandırıyoruz. Onun için sertifikanın mantığına göre anlamlı oluyor. Bana kalsa sertifikalandırmazdım fakat sertifikanın yönergesine göre sertifika alma hakları var.

TÖ: Yine de hala biraz yanıltıcı değil mi?

MB: Evet, tabii. Tümüyle sizinle aynı fikirdeyim. Bunu gördükten sonra duramazdım, bu sebeple şu anda sertifikanın 3.0 versiyonu üzerinde çalışıyoruz. Böyle bir durum bir daha mümkün olmayacak. Sertifikalarını kaybetmemek için 16 ay içinde bir alternatif ile geleceklerini düşünüyor ve onlara güveniyoruz.

İHTİYACIMIZ OLAN ŞEY MİZAH ANLAYIŞI, YARATICILIK, EĞLENCE, İYİMSERLİK, MERAKLI OLMAK,  ÇEŞİTLİLİĞE İLGİ DUYMAK…

TÖ: Peki “Beşikten Beşiğe”nin Türkiye’de kullanımı için neler önerebilirsiniz? Yapılı çevrede başarılı olabilecek değişim için kaldıraçlar nerelerdedir? Nelerdir? Kimlerdir?

MB: Öncelikle doğru yönde basit işler yapmamız lazım. Yoksa ekonomik büyüme çok hassas temellere dayalı. Örneğin yapı malzemelerini değiştirmezseniz bir sonraki deprem, büyümenin de büyük bir kısmını tahrip edecektir.

TÖ: Ulaşılabilir, erişilebilir meyveleri önce toplamak…

MB: Evet. Söylenecek ilk şey “hadi gelin değişik çeşit materyallerle kirlenmemiş sadece çelik olan yapı çeliği üretelim.” İhtiyacımız olan şey mizah anlayışı, yaratıcılık, eğlence, iyimserlik, meraklı olmak,  çeşitliliğe ilgi duymak vb, ve bunların tümü Türkiye ile alakalı şeyler. Burada insanların çok iyi bir kültürel arka planları var, “Beşikten Beşiğe “ye güçlü bir şekilde destek olabilirler. Basit şeylerle başlardım ve derdim ki “Biz iç mekan hava kalitesi dışarıdakinden daha iyi olan binalar istiyoruz”, “Biz karbon pozitif olmak istiyoruz, karbon nötr olmak istemiyoruz,”, “Biz başka canlıların hayatına destek olabilecek binalar inşa etmek istiyoruz.”. Bu nedenle ağaçlar gibi binalar yapalım, böylelikle çabucak ‘Beşikten Beşiğe’ ye çok yaklaşmış oluruz. Bu aynı zamanda insanoğlunun bu gezegendeki yaratıcılığını kutlamakla da ilgilidir. Var olduğumuz için kendimizi suçlu hissetmemeliyiz. Varlığımızla gurur duyabiliriz.

Kadınların ruj sürmesi verimli (efficient) olmayabilir ama etkili(effective) olduğunu hepimiz biliyoruz.

TÖ: Merak uyandıran konuların bazılarından peş peşe birleştirilerek oluşturulmuş bir soru dizisi ile devam edelim. ‘Beşikten Beşiğe’, ‘Biyo-taklit’i nasıl dahil ediyor, permakültür prensiplerini nasıl kullanıyor, tasarımın sosyal yönü ile ilgili bir şeyler söylüyor mu? İnsan ihtiyaçlarını nasıl tarif ediyor? Elektromanyetik radyasyon hakkında ne düşünüyor?

MB: Anlaşılması gereken en önemli şey bu artık “yeşil” hakkında bir şey değil, bu kalite hakkında bir şey. Bu sürdürülebilirlik hakkında değil. Çünkü sürdürülebilirlik yeterli değil. Sürdürülebilirlik sadece kötü yaptığınız şeylerin telafisi ile ilgileniyor. Kimya sanayisi bile bunu anladı. Artık konu “yeşil kimya” değil, konu “iyi kimya”. Basitçe konu iyi mimari, konu iyi tasarım ve bu tümüyle kalite ile ilgili. Bu yüzden tabii ki “biyo-taklit’i dahil ediyoruz. Çünkü doğadan öğrenebiliriz, onunla ortaklık kurabiliriz. The Natural Step de var bunun içinde çünkü sistem koşullarını iyi anlamalıyız. “Beşikten Beşiğe” de ‘yapmamalısın’ ‘etmemelisin’ yok. İnsanların “daha az kötü” olmalarını sağlamak için onları kontrol etmek yerine, onları iyi olmaları için destekliyoruz. Onlara iyi olabilmeleri için şans verirseniz iyi olmak istediklerini biliyorum. İnsanlar toplumda kabul gördüklerini kendilerine güvenildiklerini hissettiklerinde her zaman arkadaş canlısı ve cömert olurlar. Bu bütün kültürlerde böyle. O yüzden insanların “daha az kötü” olmalarını sağlamak için neden onları kontrol edesiniz ki? ‘Beşikten Beşiğe’ batının problemlere ve kavramlara analitik bakışı, doğunun döngüsel düşünce tarzını ve güneyin tüm bunları keyifle yapmasını birleştiriyor. Türkiye bunun tam ortasında ve ‘Beşikten Beşiğe’ için ideal bir ülke.

TÖ: Tasarım süreci nasıl işliyor? Şirketlerin, tasarımcıların karar vermelerine, paydaşlarla hep birlikte tasarım yapmalarına yardımcı olacak bir metot öneriyor musunuz?

MB: Evet, tabii. Tasarımcılar bunların arasında en önemlileri. Ve mimarlar, mantıken onlar da tasarımcıdır. Her şeyi paket ve içeriği olarak görmeye ihtiyacımız var. Evler insanların ikincil paketleridir. Kıyafetlerimiz de birincil paketimizden başka bir şey değildir. Dergiler, bilginin, eğitimin ve eğlencenin paketidir vb.. Sormamız gereken: “niyet nedir?” Bu ürünü aldığında ne yapmak istiyorsun? Birçok durumda üründen bahsederken aslında onun sağladığı servis ile ilgileniyoruz. Gerçekten yeni bir halı mı almak istiyorsunuz? Yoksa aslında yeni bir akustik ve görüntü mü istiyorsunuz? Yani sorulacak ilk soru; “Ürünün amacı ne?’ sonra dersiniz ki ben bu amaca nasıl hizmet edebilirim? Sonra geliştirdiğim ürün kullanılırken tüketiliyor mu, kimyasal, biyolojik ve fiziksel olarak değişiyor mu? Biyolojik sisteme göre tasarlanmalı. Bugün bütün bu endüstriyel yaşantımızın içinde ürettiğimizden 5000 kat daha fazla verimli toprak tüketiyoruz. Bütün karbonun üçte ikisi petrolde veya kömürde değil, toprakta. Biyokütle için mısır ürettiğimizde örneğin 11 ila 13 ton hektar başına toprak kaybediyoruz. Bunu asla telafi edemeyiz. Örneğin demeliyiz ki; üretilen ürün ayakkabının tabanı olduğunda biz bunu tüketiyor muyuz? Avrupa Birliğinde üretilen bir sandalyeden bir parça koparsanız, parçayı tehlikeli atık yakma tesisine göndermelisiniz. Oldukça sağlıksız bir durum. Bizim seçtiğimiz her şey sizin yiyebileceğiniz şeyler. Çünkü yersiniz, temas edersiniz ya da solursunuz. Böylelikle materyal biyolojik sisteme gidebilir. Kestiğiniz parçaları bahçeye gömebilirsiniz, turba yerine geçer. Yani biyolojik bir besindir. Ya da diyebilirsiniz ki “siz yoksa bunu çamaşır makinesi gibi kullanmak mı istiyorsunuz? Çamaşır makinesini tüketmezsiniz, onu sadece kullanırsınız. Yani biyosfer ve teknosfer’deki, biyolojik ve teknik besinler arasındaki farkı ayırt edersiniz. Sonra bir ürün geliştirirsiniz, fakat sadece ürünü geliştirmezsiniz bunun tedarik zincirini de geliştirirsiniz. Bu tabii ki, bu ürün aynı ürüne yeniden dönüşecek anlamına gelmiyor. Bir sonraki şey ise teknosfer ve biyosferin idaresi için tasarlarsınız. İçinde bulunacak materyallerin pozitif listesini yaparsınız. “Filancasız değil” şeklinde ifade etmek yerine içindekileri tanımlarsınız. Sonra onları biyolojik ve teknik sisteme nasıl sokacağınıza bakarsınız, sonra da bunu nasıl gerçekleştireceğinizin planını yaparsınız. Bu nedenle önce nerede olduğunuzu sonra da nerede olmak istediğinizi tanımlarsınız, bunun için bir yol haritanız olur ondan sonra da müşteriniz dönüşümünüzde size yardım eder. Bu tasarımcıları çok daha önemli kılar.

Gübrelerdeki radyoaktivite ile ilgili kanuni hiç bir sınırlama yoktur. Biz farkına varmadan sürekli arttırdığımız kontaminasyonumuzu gübrelerdeki radyoaktivite ile de alıyoruz. Lösemi düşük doz radyasyon ile çok yakından alakalıdır. Örneğin alçıtaşında kömürle çalışan termik santrallerdekinden çok radyoaktivite vardır. Sonra bunu ve çimento ile birlikte radyoaktivite yüklü uçucu külleri de binanın içine sokuyoruz ve binayı ışınım salan, sağlıksız bir yer haline getiriyoruz. Bu yüzden somut olarak nerede olmak istediğinizi tanımlamalısınız. Sonra oraya nasıl gideceğinizi planlamalısınız. Bunu yapmak için bir engel olduğunu düşünmüyorum. Belki biliyorsunuzdur fosfat her şeyden çok daha değerli. Mimarlar besleyicileri (nutrients) geri getirmeliler. Bakır az bulunuyor, petrol de öyle. İşin enerji tarafını çözeriz, ama materyal tarafından gelen, geri dönen yeterli materyalimiz yok. Anahtar tasarımcılar ve mimarlarda.

TÖ: Karmaşık sistemlerle baş etmek her zaman sorundur. Belli bir amaç için bir kimyasalı onayladığınızda mesela onun kullanım safhalarında hangi başka kimyasallarla çapraz reaksiyona gireceğini asla bilemeyebilirsiniz. Zincirleme reaksiyonları önceden kestirmek mümkün olmayabilir. Örnek olarak birçok diş macununda bulunan triclosan, şehir şebekesinden verilen suyun içindeki klorin ile birleştiğinde, her dış fırçaladığımızda bizi sistematik olarak zehirleyen bir unsura dönüşüyor.

MB: Tabii bunu herkes bilir. Zehiri normal bir banknottan da alabilirsiniz, üstünde stabilizatör olarak kullanılan epichlorohydrin bulunmaktadır. Kirli para ile sürekli kontaminasyona maruz kalıyoruz. Başından itibaren kirli çünkü elle teması düşünülerek tasarlanmamış. Örneğin Avrupa da kullanılan madeni paralara baktığımızda herhangi legal bir üründekinden 200 kat daha fazla nikel bulunduğunu görüyoruz. Kadın kasiyerlerin nikel alerjisi oluyor. Kadınların %15’inde var bu. Bu çok kritik ve işte bu yüzden tasarım çok önemli. Kesinlikle haklısınız, kimyasallar birbirini etkiler. Onun için emin olunması gereken ilk şey onların biyolojik sistemde kalıcı, dirençli olmamaları ve birikmemeleridir. Bu tür kimyasallar “Beşikten Beşiğe” ürünlerinde ve üretim süreçlerinde uzun vadede kullanılamazlar.

TÖ: Sertifika sahiplerinin veritabanlarından oluşan bir geribildirim mekanizması var mı?

MB: Evet. Somut olarak ellerinde olanı ve optimizasyon planlarını tanımlamalılar. Bunu yapmazlarsa 2 yılda sertifikalarını kaybederler. Ben kimyager ve malzeme ile uğraşan bir bilim insanı olduğum için herkes “Beşikten Beşiğe”yi malzeme bilgisi ve kimya ilgili bir şeyler zannediyor. Hayır değil! Bu temelde insanın rolünün ne olduğu ile ilgili. Doğru soruları sorarak birçoğundan daha iyi kimyager olabilirsiniz. Tasarımcı olarak sadece doğru soruları sorarsanız; “Bunu yaktıktan sonra bahçeme gömebilir miyim?” Bu kompost olur mu? veya bunu teknik döngülere tekrar nasıl sokabilirim? vb. kimya bilmenize gerek kalmaz. “Beşikten Beşiğe” nin başarısı ‘evet – hayır’ kararlarından geliyor. Piyasadaki her şey o kadar ilkel ki, doğru sorularla çok parlak bir tasarımcı olabilirsiniz. 3 yıl öncesine kadar piyasada siyah olup da derinize direkt temas ettirmek isteyebileceğiniz hiç bir tekstil ürünü satılmıyordu. Biz bütün bu lüks markaları inceledik. Armani, Gucci, Louis Vuitton, bunların tümü tehlikeli atık sınıfında. Çocuk oyuncaklarını inceledik. Metal oyuncaklarda 700’e kadar sorunlu kimyasallarla karşılaştık. Şimdi Avrupa birliği yasakladığı kimyasalların sayısını 39’dan 64’e çıkarttı. Buna “Ekolojizm” diyoruz, bir şeyi yapıyormuş gibi görünüyorlar. Bu bana nasıl yardımcı olabilir ki, eğer ben dünyanın en büyük çocuk oyuncağı üreticisinin metal oyuncaklarında 700 problemli kimyasal buluyorsam? Çocukların oyuncaklarının içine kadar girmemeliyiz. Daha iyi çocuk oyuncakları en son teknolojiye sahip tasarımlar değil basit olanlar. Bütün materyalleri bilmeniz gerekmez. Burada tasarımcılarda olması gereken mantığı görebiliriz. Çok basit şeylerden başlayabiliriz. Teknosfer ve biyosfer! Sonra kimyagerlere gelir seçenekleri sorarsınız. Birisi “eğer elinde çekiç varsa her şey sana çivi gibi gelir’ demişti. Ben kimyagerim her şeye kimyasal gözüyle bakıyorum. Tasarımcılar için soru bu değil. Çoğunlukla bir şeyleri güzelleştirmek için daha farklı yapabilir miyiz diye bakıyorlar ve bununla mutlu oluyorlar. Bizim gerçekten bir şeyleri değiştirmek isteyen daha değişik kişiliklere ihtiyacımız var, sadece güzelleştirmekle uğraşmayan. Yoksa yanlış şeyleri optimize ederek onları mükemmel olarak yanlış yapıyoruz.

Michael Braungart kimdir?

Prof. Dr. Michael Braungart, 1987 yılında kurduğu EPEA Uluslararası Çevre Araştırma Şirketinin (Hamburg, Almanya) bilimsel direktörlüğünü yürütüyor. Virginia, Charlottesville’deki  McDonough Braungart Tasarım Kimya’nın (MBDC) ve ayrıca 1989 yılında kurulan Hamburg Çevre Enstitüsünün (HUI) da kurucuları arasında yer alıyor. Bu organizasyonlar, bilinçli, estetik ve eko-etkili tasarımlar ile bütünleşen değerler topluğunu paylaşmakta ve Beşikten Beşiğe® çerçevesi içinde ürünleri en iyi şekilde kullanmanın yollarını aramaktadırlar.

Michael Braungart, 1994 yılından beri Lüneburg Üniversitesi’nde (Almanya) Süreç Mühendisliği konusunda profesörlüğünü sürdürüyor. Bunun yanında 2008 sonbaharından itibaren Rotterdam Erasmus Üniversitesi, Hollanda Dönüşüm Araştırma Enstitüsü’nde (DRIFT), Delft Teknoloji Üniversitesi işbirliği ile kurulan kürsünün sorumlusu olarak Beşikten Beşiğe® yüksek lisans programını yürütüyor.

Bu faaliyetlerle birlikte, Prof. Braungart eko-etkili ürünlerin ve yönetim sistemlerinin tasarımı için araçlar geliştirmekte, çeşitli sektörlerden, birçok kuruluş ve şirket ile beraber çalışmaktadır. 2002 yılında Darden School of Business’e konuk profesör olarak davet edilmiş, eko-verimlilik ve eko-etkililik, Beşikten Beşiğe® tasarımı ve bilinçli materyal havuzu oluşturma gibi konularda dersler vermiştir ve bütün dünyada çeşitli üniversitelerinde dersler vermeye devam etmektedir.


%d blogcu bunu beğendi: