Archive for the ‘Diğer konular’ Category

KAS-İSKELET SİSTEMİ

03/02/2012

KAS-İSKELET SİSTEMİ  DİSFONKSİYONLARIYLA İLGİLİ GENEL BİLGİ

Vücudumuzdaki tüm kas, sinir ve kemikler bir ağ sistemi oluşturarak, bedenimizin bir arada kalmasını ve fonksiyonlarını yerine getirmesini sağlarlar. Her şey birbirine bağlı bir şekilde, mükemmel bir iş bölümüyle çalışır. Her bir parça vücudun bölünmezliğine katkı sağlar. Örneğin, tendonlar olmadan veya ligamentler, bu bütün çöker.

Kaslar, birbirinden farklı hücrelerden oluşmuş dokulardır. Aslında çoğu insanın kaslar hakkındaki bilgilerinin çoğu yanlıştır. Örneğin, içlerinde profesyonel sporcuların da olduğu ,düzenli egzersiz yapan kişiler, çalışmaya başlamadan önce  stretching yaptıklarını, yani kaslarını gerdirdiklerini söylerler. Hareketleri yaparken kasların gerildiği hissedilse de asıl olan şey bu değildir. Kaslar likra kumaşlar gibi stretch olmazlar. Kasların, başlama ve bitiş olmak üzere her iki uçları da kemiklere bağlıdır. Kasların uzunluklarını değiştirmesi, lif ve lifçiklerin mekanik ve kimyasal etkileşimleri sonucunda oluşan karmaşık bir olaydır. Aynı makara sisteminde olduğu gibi, lif ve lifçikler birlikte çektiklerinde kas kasılır. Kas uzadığında ise, biz buna genelde streching deriz, makara ters dönmeye başlar, lif ve lifçikler yavaşça birbirlerini bırakırlar. Eğer belinizden aşağı doğru eğilerek parmak uçlarınıza değmekte zorlanıyorsanız, kaslarınız çok sertse, bu kaslarınızın önceye göre kısaldığı anlamına gelmez. Olan şudur:

Stretching, bizi vücudumuzun hareket kabiliyetini  yitirebileceği olaylardan koruyan ,tedbirli bir sistemdir. Belli bir noktaya uzanamadığımız durumlarda, kaslar bize limitimizin ne olduğunu gösterir. Bundan daha fazla bir zorlama halinde zarar görebileceğimize dair bizi uyarırlar. Eğer kaslarımızın hareket çeşitliliği oturmak, araba kullanmak, gezinmek gibi sürekli aynı şeylerle kısıtlıysa, kaslar bu pozisyonlara uyum sağlar. Bundan sonra kaslardan farklı bir hareket yapmaları, farklı bir şekle girmeleri beklendiğinde, bu alıcılar için bir sürpriz olur. Bu yeni hareketi nasıl yapacaklarını bilemezler. Bu yüzden kas-iskelet  sistemi denilen program, bu harekete karşı bir zorlama oluşturarak vücudu uyarır.

Her zaman hatırlanması gereken asıl nokta şudur:  vücut, durmadan kendi hareketlerini gözlemler ve buna göre gerekli ayarlamaları yapar. Öncelik, kas-iskelet sistemini  her zaman bir bütün halinde tutmaktır. Beden bir tehlike sezdiği zaman, mesela eklemlere zarar verebilecek bir hareket gibi, anında durumu değerlendirir ve en az hasar alınacak seçeneği seçer. Bu durum, kasın çekmesi veya yırtılması olabilir. Bu durum, elektrik akımının artmasıyla evin yanma tehlikesine karşı şalterin atmasına benzer.

Kas ağrısı ise bir mesajdan daha fazlası değildir. Sadece bu mesajı nasıl çözeceğimizi öğrenmemiz gerekir. Bu mesaj, beyne, merkezi sinir sistemine bağlı özel filamanlarla gönderilir.

Özellikle son zamanlarda, vücudun her hangi bir yerinde ağrı hissedildiğinde ve kas-iskelet sisteminde bir sorun meydana geldiğinde hemen sinir sistemiyle ilgili olduğu düşünülmeye başlandı.  Çoğu zaman hastalar, el ve ayaklarındaki ağrıların, uyuşmaların sinir sistemindeki bir sorundan kaynaklandığını düşünür. Kimi zaman yine el ve ayaklardaki aşırı soğukluğun bile sinirlerdeki bir problemden olduğu düşünülür. Ancak kaslar üzerinde yapılan bazı çalışmalardan ve bu kişilere verilen  bir kaç özel egzersizden sonra bu hissin tamamen ortadan kalktığı görülür. Bu şikayetlerin asıl nedenine gelelim. Hissedilen uyuşmalar ve soğukluk  bize vücut tarafından gönderilen bir işarettir. Sinirlerin tam da sınırda, ancak hala çalışmakta olduğunu, fakat  ilgili kasın çalışmadığını belirtir. Sinir sisteminin en önemli görevlerinden biri de erken uyarı sistemi olarak çalışmasıdır. Bir kas ölmeye başlarken sinir sistemi bunu beyne iletir, beyin de size bir şey yapmanız gerektiğini söyler. Vücutta yumuşak veya sert bir doku, bir şekilde kası ittirmeye, kas üzerinde bir baskı oluşturmaya başlarsa ağrı veya hissizlik başlar. Bu uyarıcı bir mesajdır. Fiziksel terapi uygulayan kişiler, bu mesajların nasıl yorumlanması gerektiğini bilirler. Siyatik siniri, mesaj göndermeye başlamış ise ve ayağınızdan aşağıya doğru ağrı vuruyor ise omurgadaki disklerden biri sinir uçlarına dokunmaya başlamış demektir.

Eğer kaslar, sinirler ve kemikler bir bütünü oluşturuyorlarsa, bir sorunla karşılaşıldığı zaman bu sistemlerden tek birini ele alıp, izini sürmek pek mantıklı değildir. Örneğin,  siyatik ağrılarında sorunun nedeni sadece siyatik sinirinin kendisi veya tek başına disk değildir. Bu tip sorunlarda özellikle ülkemizde hemen ameliyata başvurulmaktadır.  Manuel terapilerin yaygın olmaması, bu terapilere halkın yabancı olması, bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmemeleri  gibi sebeplerle  çoğu hasta  bu yöntemleri denemez.  Başvurulan  yerlerde ise yanlış yönlendirilerek, çözümden oldukça uzaklaştırılırlar.

Vücudun verdiği mesajlar ve beraberinde getirdiği görüntü yanlış anlaşılmaktadır. Ağrıyan dize koşmamalı veya beli ağrıyan kişiye  eğilmeyi yasaklayamayız. Eğer böyle düşünürsek, bir çok aktiviteyi, sporu , hatta iş alanlarını bile hayatımızdan çıkartmamız gerekir.

Binlerce yıl öncesinde yaşayan kadın ve erkeklere bakarsak, her türlü hava şartlarında sert kayalar üzerinde, çalılıklarda çıplak ayak, kilometrelerce yürüyen, koşan, avcı-toplayıcı insanlar görüyoruz. O zamanki insanları düşününce, günümüz insanlarının bu kadar narin olmaları ve her şeyden  bu derece etkilenmeleri pek mantıklı gelmiyor.

Peki neden böyle bir durumdayız?

Eminim herkesin kendince bir fikri vardır. Bu sorunun ispatlanmış bir cevabı yoktur. Zaten bu sorunun tek bir cevabının olduğunu da sanmıyorum.  Kendi tecrübelerime dayanarak  çıkarttığım

görüşlerden bazıları şunlar:

Vücudumuza uyguladığımız  ve bize sorun çıkartan hareketler ikiye ayrılır:

1-vücudumuzla ne yaptığımız

2-vücudumuzla ne yapmadığımız

Çok basit ve kısa görünen bu iki şık, aslında çok geniş ve bitmek bilmez tartışmalara yol açan maddelerdir.

Vücudumuzla ne yapıyoruz da sorunlar ortaya çıkmaya başlıyor?

İlk olarak vücudumuzun bize gönderdiği mesajları nasıl yorumlamamız gerektiğini bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de çözüm olmayan yollara başvurabiliyor ve  sistemin işleyişini daha da bozuyoruz. Yanlış tedaviler,  çok fazla ilaç kullanımı, gerekmediği halde yapılan ameliyatlar, bedenin durmamızı söyleyen sinyallerini dinlemeyip, limitlerimizi zorlamamız….listeyi daha da uzatabiliriz, ancak size bir fikir vermek için yeterli olduğunu düşünüyorum.

Ya vücudumuzla yapmadıklarımız……

Beden, hareket etmek için var olan bir makinedir, hatta ömür boyu görevde kalabilen hareketli bir makine dersek daha doğru olur. Doğum anından ölüm anına kadar sürekli hareket halindedir. Kalbimiz atar, akciğerlerimiz nefesle daralıp genişler, hücrelerimiz yenilenir….bu hareketler , istem dışı, kendiliğinden olan hareketlerdir.  Kas-iskelet sisteminde ise hareketler istemli, bizim kontrolümüzde gerçekleşir. Her iki sistem de birbiriyle etkileşim içinde ve birbirlerine bağımlıdırlar. İki taraftan birinin faaliyetleri engellenirse her iki taraf da tehlikeye girer.

Günümüz yaşantısı, insanların kas-iskelet faaliyetlerini büyük ölçüde azaltmıştır. Bizler ise giderek daha çok tembelleşiyor, sağlığımızı tehlikeye atan bu hareketsizliği değiştirmek için bir şey yapmıyoruz. Vaktimizin çoğunu bilgisayar başında oturarak, televizyon seyrederek veya araba kullanarak geçiriyoruz.  Vücudumuzdaki diğer sistemler de kas-iskelet sisteminin hareketine bağlı olduğu için, bu hareketsizliğin her şeyi nasıl etkilediğini tahmin edebilirsiniz.

Kısaca, vücudumuzu bilinçli olarak, bedenin verdiği sinyalleri dikkate alarak hareket ettirmek zorundayız, aksi takdirde onu kaybetmek zorunda kalacağız.

Gamze De Lisen

delisengamze@gmail.com

http://www.anatrabodyworks.blogspot.com

Kaynaklar:

The Egoscue Method of Health Through Motion

Pete Egoscue with Roger Gittnes

Reklamlar

Miyoterapi (Myotherapy) nedir?

07/01/2012

Miyoterapi bir kas tedavisidir. Vücudumuzdaki eklemlerde, iskelet yapısında ve yumuşak dokuda oluşan sorunların çıkış noktası her zaman kaslar olduğu için, kasların adres alınmasıyla birçok fiziksel sorunun kaynağına da ulaşmak mümkündür. Kas ve iskelet yapısıyla ilgili bu aşamadan sonra sağlık üçgenini oluşturan diğer öğelere bakılır.

-beslenme ve toksinler
-duygu ve zihinsel durum
 
Yaptığımız her şey kayıtlara geçer ve tüm vücudu etkiler. Seans esnasında, kaslar tedavi edilirken, sorunun altında yatan bu etkiler araştırılır ve kişiye farkındalık kazandırılması hedeflenir. Tamamlayıcı bir tedavi şekli olan Miyoterapi, kişinin yaşam tarzını, beslenme şeklini, zihinsel durumunu, stres seviyesini, sağlık kalitesini, fiziksel alışkanlıklarını göz önünde bulundurarak, tüm parçaları birleştirir ve resmin bütününü görmeye çalışır.

Hangi sorunlarda kullanılır? 

-Postür(duruş) bozuklukları
-Baş ağrısı/ migren
-Skolyoz
-Boyun tutulmaları ve ağrısı
– Sırt/bel ağrısı
-Siyatik
-Omuz ağrısı ve tutulmaları
-Kronik yorgunluk sendromu
-Fibromiyalji (yaygın ağrı sendromu)

-Spor sakatlanmaları
-Mesleki sakatlıklar
-Eklem ve omurga sorunları
-Aşırı kullanmaya dayalı eklem sorunları
-Carpal tünel sendromu
-Ödem

Miyoterapi seansının içeriği nasıldır?

 Bir Miyoterapi seansında, önce kişinin genel sağlık durumu, alışkanlıkları, mesleği, beslenmesi hakkında bilgi alınır. Daha sonra postür analizi yapılır. Sorunun kaynağını bulmak ve iyileştirmek için ilgili kas ve eklemler kontrol edilir.

Bu tedavide iğne, ilaç veya makine kullanılmaz. Sadece eller  aracılığıyla, beden üzerinde belli bölgeler, meridyenler kontrol edilir, sertlikler ve blokajlar ortadan kaldırılır . Stresin biriktiği yerlere baskı uygulanır, gevşetme-germe hareketleri ve kas testleri yapılır. Seans boyunca sadece kas ve iskelet yapısı üzerinde değil, aynı zamanda kan dolaşım sistemi, lenfatik sistem, sinir sistemi üzerinde de çalışılır. Kullanılan tekniklerin aynı zamanda çok güçlü bir detoks etkisi vardır.

Küçük grup çalışmalarından neler öğrenebilirsiniz?

–  Ağrı yönetimi

–  Ağrıların kaynağını bulma ve tedavi etme yöntemi

–  Sağlıklı bir omurgaya sahip olmanın yolu

–  Streching teknikleri

–  Yoğun stres altındaki bedenin yarattığı sorunlarla baş etmek için uygulanması gereken teknikler

–  Uyku bozuklukları için yapılması gerekenler

–  Metabolizmadaki dengesizliklerin nedenlerinin anlaşılması ve düzeltilmesi

–  Beyin-beden arasındaki iletişimin ağının kusursuz bir şekilde sağlanması

Gamze DeLisen

lisengamze@gmail.com

Not:  Yazarın diğer yazılarına ve kendisiyle ilgili daha fazla bilgiye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://anatrabodyworks.blogspot.com/

Zulme karsı aydınlanma..

29/03/2011

Siyaset degince de Prens’in yazari Machiavelli geliyor aklima. Kisaca amaclar icin her tur arac kullanilabilir der Machiavelli. Bu yuzden siyaset gelip, kapimi her caldiginda, icimde hep ayni sikinti belirir: Amaclar icin etik mahiyetine bakilmaksizin her turlu arac kullanılabilir. Ne melun bir tespit! En yasamsal amac ise, var olmak ve varligini surdurmektir, ki buna bekaa denir. Siyaset, tenimize cakili bir ucgen! Icimizde ise, bir daire var. Miskinler, dislarindaki bu ucgenden iclerindeki daireye kacarlar, siginirlar. Estetik, sonsuz secenegin birlikte olabilirligidir. Sonsuz bir ozgurluk alanidir. Cemberin sonsuzlugu ile temsil edilir. Etik sonlu secimler dizisidir. Secim, etik; secenekler estetiktir. Etik, bir secim olmasi nedeni ile sonludur ve ucgen ile temsil edilir. Mantik ise, etik olmasada durum icin dogru secenegi secer. Estetik, tum renkleri ayni oranda butuncul bir sekilde icerdiginden aydinlik beyazdir. Etik, secim nedeni ile renklerden herhangi biridir. Mantik, guzel-cirkin, iyi-kotu gibi kavramlari olmadigindan biraz karanliktir. Iste, siyaset de tam bu noktada sahneye cikar. Yani, yedi dervisin bir posta sigip, iki hukumdarin bir cihana sigmadigi yerde ki o yerde cogunlukla durum icin politik olarak dogru secenekten kan, ter ve goz yasi sizar. Cunku her secim yapildiginda, diger secenekler olur. Evet, siyaset tekrar kapimi caliyor ve icimde yine ayni sikinti: Amaclar icin etik mahiyetine bakilmaksizin her turlu arac kullanilabilir!

Aklima bu baglamda virusler ve bakteriler geldi simdi. Virusler ve bakteriler, Stephen Jay Gould’a gore gezegenimizin surdurulebilirlik acisindan gercek hakimleri. Zaman acisindan 3.5 milyar yildir varlar. Ilk cok hucreli hayvanlarin ortaya cikisinin 580 milyon yil once oldugunu dusunecek olursak, zamansal acidan virus-bakteri hakimiyetini daha iyi anlamis oluruz. Ozellikle virusler nedir? Canli ve cansiz arasindaki o incecik cizgidir. Viruste bilgi(DNA) var ama metabolizma yoktur. Ancak metabolizmasi olan bir varlik icine girebilirse, onun kaynaklarindan faydalanarak, kendini var edebilir ki bu varliklar bizim gibi kendisine dusman da olabilir. Ama virus icin bu fark etmez. Onun icin, zamanin birinde Cin Devlet Baskanı Deng Xiaoping’in dedigi gibi “Fare yakaladigi surece kedinin siyahi beyazi fark etmez!” Evet virus icin kaynaklarini kullandigi metabolizmanin dost veya dusman olmasi fark etmez. O sadece kaynaklarla ilgilidir; niyetlerle degil. AIDS, bu acilardan cok ilginc kabiliyetlere sahiptir. Icine girdigi organizmanin bagisiklik sistemi onu asla bir yabanci olarak tanimlayamaz. Surekli kilik degistirir. Gozle gozukmez kucuklukte olan toz tanesinden kat be kat kucuk bu bilgi kumesi, gozle gorulur devasa hucre ‘corporation’larinin kaynaklarini da bir guzel kullanarak, onlari topraga gomuverir. Ilginc bir yontem dogrusu.

Bakterilerin bir kismi da ilginc bir yoneteme sahip. Discover’da yayinlanan bir makalede soyle deniyordu: “Insan vucudunun bagimsiz biyolojik yapilarinin, yaklasik %90’i bakteri ve mikroplar!” İlginc bir tespit. Yani, ben dedigim sey, ben degil; onlar! Mitakondri aslinda bir bakteri ve kendi DNA’si var. Yani, anayasasi ve ic dunyasi farkli. Farkli bir ideolojiye sahip. Fakat hucre birligi icinde var olabilirler. Hucre icinde mitakondri bu ozellikleri ile yalniz degil. Ribozom gibi kendi DNA’si olan baskalari da var ama hucre icinde hepsi, kaynaklar ve varolus acisindan butuncul islevleri olan uretici-donusturucu rollere sahip.

Bu baglamda Paul MacLean’nin perspektifinden dogal bir organ olan beyne bakmak da ilginc olabilir. Buna gore bizlerde 3 ayri beyin vardir. Bunun ilki, beyin sapi ve cerebellumdur ki, evrim surecinin basilarinda gelismistir. Nefes almak, kalbi calistirmak, vucut sicakligi ve denge gibi en temel fonksiyonlari yerine getirir. Buna surungen beyni denir. Meditasyonda nefese odaklanma ile bu beyne odaklanilir ve evrim surecinde sonradan gelisen diger 2 beyin kapatilir. Bu yuzden Jim Morrison, “I’m the Lizard King. I can do anything” deseymis, daha iyi edermis diye dusunuyorum. Bu sureci OSHO soyle anlatiyor: “Nefesinize odaklanin ve once dusuncelerinize tepkisiz kalin. Birakin onunuzden akip gitsinler. Tepkisizliginiz onlari susturacaktir. Sonra, duygularinizi tepkisiz izleyin. Onlar da bir suru sonra sahneyi terkedeceklerdir. En son nefesinizle kalacaksiz!” Sufizmde de, nefes nefs demektir ve “Nefsini bilen, Rabbini; Rabbini bilen nefsini bilir!” derler. Birinci beyin, yani surungen beyni ya da “Lizard King” icin bunlar soylenir. Fakat sonra bu beyne eklenen memeli beyni vardir. Limbik sistem dedigimiz memeli beyni daha cok duygularla ve bilincle ilgili onemli islevlere sahiptir. Limbik sistem, tarihte kalp veya vicdan denen seydir. Bunun uzerine eklenen ucuncu beyin neokorteks akil oyunlari ile ilgilidir ve insanda barizdir. Bu neokorteks, akil denen kalpsiz medeniyeti uretmistir. Bu uc ayri beyin, evrim surecinde birbirlerini dislayarak veya yok ederek degil, daha ust bilincler icin birleserek varolmustur.

Yerel tarihe bakacak olursak, Osmanli Beyligi aslinda zit oldugu Bizans Imparatorlugu’nun oluru ile Bizans adina duzeni saglamak uzere Balkanlara gecmese, Edirne’de bir baskent kurabilir miydi? Ve Istanbul’u kendi baskenti haline donusturebilecek kaynak ve kabiliyete ulasabilir miydi? Kurtulus savasinda Sovyet kaynaklari kullanilmayabilir miydi?

Bu konu ile ilgili olarak bir de aklima Lenin’nin “Ne Yapmali?” adli kitabi geliyor. Bu kitapta Lenin acik bir sekilde burjuva sinifindan gelen entellektuellerin isci sinifina siyasi dusunceleri tanitarak, devrimde onemli bir rol oynayacaklarini soylemistir ve soyle devam etmistir: “Sosyal siniflari acisindan, Bilimsel Sosyalizmin kurucusu Marx ve Engels’in kendileri de burjuva sinifindan gelen entellektuellerdir.” Ornegin, Marx, Londra’da yasamaya basladiginda babasinin fabrikasinda mudur olarak calisan Engels tarafindan fabrikalardaki calisma kosullari konusunda bilgilendirilir. Engels, Marx’in Bilimsel Sosyalizm ile ilgili calismalarini yurutebilmesi icin Londra’daki kirasi dahil parasal tum ihtiyaclarini bir dost olarak, finanse eder. Ne Marx ne de Engels, fabrikadan gelen parayi emek somurusu olmasi nedeni ile kullanmayi red etmemislerdir.

Yine ayni konu baglaminda dogal aritmayi hatirliyorum. Pis diye kacmaktansa, ya da pislige tas atmaktansa, pislikten beslenen bir cicek olmak aritma icin daha iyi olur diye dusunuyorum. Aikido’da da zaten boyle bir sey yapilir. Hasimligin kaynaklari kendi kaynaklarimiz haline getirilerek, hasimlik aritilir. Fukuoka’nin hic birsey yapma ya da hic vurus tarimi da ozunde bunu dayanir.

Bir diger taraftan “sinif mucadelesi” ve “doga mucadelesi” acisindan soyle bir duyguya kapiliyorum siklikla: Ister patron olsun, ister isci; ister kurt olsun, ister kuzu; ister dag olsun, ister tas, her varlik, hakkini Gunes’ten alir ki bu hak ile halk edemiyen, zulmette halt eder; karanlikta halt edeni ise, aydinlik alt eder! Aslinda “sinif mucadelesi” ve “doga mucadelesi” de ozunde zulme karsi aydinlanmadir!

Oh yine unuttum siyaseti!

Sevgiler saygilar, Deniz Postaci

tdk sozluk: halt etmek
tkz. uygunsuz bir soz soylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir is yapmak

Ek paylasimi icin: :
http://adcordis.wordpress.com/2009/04/17/surdurulebilir-yasam-icin-politika-radikal-yolu-mu-yoksa-evrim-yolunu-mu-izlemeli/

Yaşantımızdaki şamanizm izlerinden bir kaçı…

20/03/2011
 

Türkler’in Şamanizm’den İslamiyete geçişi yüzyıllar öncesine dayansa da günümüzde Şamanizm’den kalan birçok adet ve gelenekleri bulunuyor.

İşte onlardan birkaçı:

 
Su dökerek uğurlama:  
Gidenin arkasından su dökmek eski Türkler’deki su kültünün doğurduğu bir adettir.

Mum yakma, çaput bağlama:

Câmi avlularında mum yakılması, ağaçlara bez ve çaput bağlanması da Şamanizm döneminden günümüze aktarılan geleneklerdir.
Tahtaya Vurmak:

 
Yine, istenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya el ile tokmak gibi üç kere vurulması da, kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir Şaman inanışıdır.
Bazısı Amerikalılar’a da geçmiş adetlerdir. Geçerken Kuzey Buz Denizi’ndeki Bering Boğazını kullanmış olsa gerektir. Zira Amerikalılar da “knock on the wood” deyip 3 defa tahtaya vururlar.

Kurşun Dökme:

Kurşun Dökme de Şaman geleneklerinden kalan bir âdettir.
Şamanlar bu ritüele “Kut Dökme” anlamına gelen “Kut Kuyma” adını vermişlerdi.
İnsana musallat olan kötü ruhların olumsuz etkisini ortadan kaldırmaya yönelik olarak çok eski dönemlerde uygulanan sihir kökenli bir ritüeldi.

 

Kırmızı kurdela:


Loğusa kadınların başına bağlanan kırmızı kurdela Şaman döneminden günümüze kadar gelmiş bir adettir.
Bu kurdelanın anneyi ve yeni doğan çocuğu, Albız denen şeytana karşı koruduğuna inanılır.
Alevilikte mezarın başına bağlanan kırmızı kurdelanın da ölüye kötü ruhların musallat olmasını engellediğine inanılır.

Ay:

Anadolu’da yeni ayın görünmesi sırasında yere diz çökerek niyaz edilmekte, gökyüzüne, aya ve toprağa bakarak dilekte bulunulmaktadır.
Yeni ayın yeni umutlara ve yeni başlangıçlara vesile olacağı düşünülür.
Bu olgu da Türklerin eski Göktanrı inancından kaynaklanmaktadır.

 
40 Sayısı:


Eski Türk inanışına göre ruh fizikî bedeni 40 gün sonra terk etmektedir. Türk destanlarında kırk sayısı çok yer alır ve kırk yiğitler, kırk kızlar epeyce geçer.
Manas destanında olduğu gibi, Dede Korkut hikâyelerinde kırk yiğitler görülmektedir.
Kırgız türeyiş efsânesinde de, Sağan Han’ın bir kızı ve otuz dokuz hizmetçisi ile kırk kız bir gölün kenarına giderek sudan gebe kalmışlardı.
Oğuz’un verdiği şölende, diktirdiği sırıkların boyu kırk kulaç uzunluğunda idi.
Hikâyelerde ve masallarda kırk gün ve kırk gece düğünler, kırk haremiler, kırk satır ve kırk katır çok geçer.
Bazı ejderhalar vardır ki onlar yenilmez ve ölmezler, ancak bunların tılsımları bozulursa ölürler. Bu gibi ejderhaların kırk günlük bir uyku zamanı vardır. İşte bu zamanda ejderhanın yanına gidilir, üzerinden kırk tâne kıl koparılır, ateşe atılarak yakılırsa ejderha da ölür.

 

40 sayısı da totemcilik döneminden kalma bir inanıştır. Semâvî dinler dâhil tüm dinlerde 40 sembolizmasının görülmesi dinlerin evrim süreci konusunda fikir vermektedir.
İslâmiyet’te ölümün ardından 40 gün geçtikten sonra Kur’an ve Mevlit okutma âdetlerinin,
Musa’nın Tanrı’nın buyruklarını Tur dağında 40 gün 40 gecede almasının,
eski Mısır’da firavunun ölümünden kırk gün sonra cennete gidebilmek için bir boğa ile mücadele etmek zorunda kalmasının,
Hıristiyanlar’ın paskalyaya 40 gün oruç tutarak hazırlanmasının,
Ayasofya kilisesinin zemin katında 40 sütununun ve kubbesinde de 40 penceresi olmasının kökeninde Şaman veya totem gelenekleri bulunmaktadır.

Mezartaşı:

Şaman âyin sırasında yardımcı ruhlarını kullanmaktadır.
Ölülerin, âilenin vefat etmiş büyüklerinin, eski Şamanlar’ın ruhlarının, ormanın, suyun ve yerin yardımcı ruhlarının da Şaman’a yardım ettiği kabûl edilir.
Ölen büyüklerin ruhlarının çoğalması sonucu bu ruhların en kıdemlisinin ruhların başına geçeceğine ve bunun da diğerlerinin yardımı ile Şaman’a yol göstereceğine inanılır.
Kuş biçiminde düşünülen bu ruhlar Şaman’a gökyüzüne yapacağı yolculukta yardımcı olmaktadırlar.
Toplumda ulu kabûl edilen kişilerin ölümünden sonra ruhlarından medet ummak mezarları kutsamış ve bu yerler medet umulan yerler hâline gelmişlerdir.
Günümüzde mezar, türbe, yatır ve benzeri yerlerin ziyareti ve bunlardan medet umulması da bu inanç sisteminin devamı olarak ortaya çıkmıştır.

Eski Türkler’de mezarları gizleme geleneği yoktur, aksine özellikle büyüklerin özel mezarları yapılıp, üzerlerine bir yapı (bark) yapılmış, barkın iç duvarları ölünün yaşarken katıldığı savaş sahnelerini gösteren resimlerle süslenmiştir.
Ayrıca mezarın veya mezar yapısının üstüne Balballar dikilmiş, sıradan kişilerin mezarlarına da, belirli olması için tümsek biçimi verilmiştir.

Arap dünyasında mezar taşı yoktur. Ölünün toprakla bütünleşmesi ve zaman içinde kaybolması istenir. Kutsanması günahtır.
Mezarlara taş dikilmesi ve bu taşın san’at eseri hâline getirilecek kadar süslenmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da görülmektedir.

Dilek tutma:


Göktanrı inancında kanlı kurbanlardan başka bir de kansız kurbanlar vardır.
Saçı, yalma, yani ağaçlara veya kamın davuluna bağlanan paçavralar, ateşe yağ atma, tözlerin ağızlarını yağlama ve kımız serpme gibi törenler bu kansız kurbanlardır.

Köpek uluması:


Şamanizm’de köpek ruhun yaklaştığını uzaktan acı ulumayla haber verebilmektedir.
Sıradan bir kişi bu ruhu görürse bu onun pek yakında öleceğine işaret sayılır. Anadolu’da günümüzde köpek uluması uğursuz sayılmaktadır.
Köpeklerin bâzı olayları önceden algıladıklarına ve bunu uluyarak anlattıklarına inanılır.

İçki:


Şamanlar (kamlar), Tanrı ve koruyucu ruhlar için arak (rakı) saçı saçarlar, bu kansız kurban sayılır.
Eski Türk kültüründe içki içilmesi yaygın bir gelenektir. Özellikle düğünlerde ve mutlu günlerde müzik eşliğinde içki içilmesi geleneği vardır.

Kubbe:

Ayrıca, cami mimarisine kattığımız “kubbe” gök tanrı dini’nden taşıdığımız bir durumdur.

Nazar:


Anadolu’da halk arasında “nazar” olgusu çok yaygın bir inançtır.
Bâzı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bunların bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük yaptığına inanılır.
Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu”, “deve boncuğu”, “göz boncuğu” v.s. takılır. Nazar olgusu da eski Türk inançlarındandır.

Halı Kilim Desenleri:

Şaman’ın üzerine giydiği giysiye yılan, akrep, çiyan, kunduz gibi yabanî ve zararlı hayvan şekilleri çizilerek onların kaçırılacağına inanılırdı.
Bugün Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim gibi örgüler Şaman giysilerinin izleri taşımaktadır.

Müzik:

Şamanlar âyinlerinde davul ve kopuz kullanmışlardır. Müziksiz bir âyin düşünülemez.
Oysa İslam dininde Kur’an dışındaki dinî eserlerin müzikle okunması günahtır.
Şaman geleneğinin devamı olarak Anadolu’da Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin hayatları müzikle okunmaktadır.
Mevlit ve İlâhiler sâdece Anadolu’da uygulanan müzikli anlatımlardır.
 

  

Victor’un Ardından

07/03/2011

Victor’u, Bodrum’daki Buğday lokantasında gönüllü olarak bulaşık yıkayıp garsonluk yaptığım zaman tanıdım. Ekolojik hareketin bambaşka boyut kazanmasını sağlayan Victor’u benden önce tanıyanlar, Victor’un Bodrum pazarındaki köylülerle beraber ekmek satmasından söz ederlerdi. Birçok oluşum ve insan arasında ağlar oluşmasını sağlayan Victor’un ekolojik hareket içinde yaptıklarını hayranlıkla izlerken bir yandanda ne kadar yalnız kaldığını çevresinde yeterince örgütlenme olmadığını üzülerek izledim yıllarca. Onun yaptıklarına ancak İstanbul’daki Doğal Hayatı Koruma Derneği ile ortak yaptığı çalışmalara kadar destek olabildim. Daha sonra ona yetişemedim öyle hızlı koşuyordu ki ben yalnızca bıraktığı izlerden derst çıkartabildim.

Komşumuz olan annesi Gülben rahatsızlandığında, Bodrum’da onun yetiştiği ortamları gördüğümde, baba Victor’un  ve komşumuz olan annesi Gülben’in  hikayelerini dinledikçe Victor’u Victor yapan tuğlalar yavaş yavaş yavaş kafamda oturmaya başladı. Onun insanlar için seferber olduğu zamanları hatırlıyorum. Zaten halihazırda varolan projelere bile yetişmekte güçlük çekerken şimdi kafasında yaşama geçirmeyi hayal ettiği, başlamış başlamamış bir sürü projeyle aramızdan ayrıldı. Ola ki onu yanımızdayken yeterince destekleyip yanında olamadıysak, işte şimdi projelerin, hayallerin, yaptıklarının arkasında olup, hak ettiği desteği vererek onu çoğaltma zamanıdır.

Hatta doğa için, toplum için, dostluklar için; inandıkları için çalışan insanların çevresinde daha sıkıca el ele tutuşup onların  mücadelelerinde daha dengeleyici bireyler olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Onun ölümünün içimde yaşattığı acıyla dostlarıma daha çok sarılıyorum. Onların varoluşlarını daha yakından izlemeye, yolculuklarına daha çok destek olmaya çalışacağım. Belki TaTuTa çiftlikleri için koşamadı ama hepimizin yürümesini isteyeceği 9 Nisan’daki büyük Anadolu Yürüyüşünde onun için de yürüyeceğim.

Yeri gelmişken bizleri yetiştiren annelerimize, babalarımıza, Anadolu’ya, topluma, toprak anneye bu aramızdan erken ayrılan tüm evlatlar için sabırlar diliyorum. Umarım şu her taraftan saldırı altında olduğumuz dönemde bir birimizle dayanışma içinde olarak gözlerinin arkada kalmamasını sağlayabiliriz.

Onun, işler istediği gibi gitmediğindeki sessiz çığlığı, keyifli olduğunda yüzündeki tatlı gülümsemesi hep gözlerimin önünde olacak. Onu, hep yaşantısıyla, bana öğrettikleriyle anacağım… Umarım çocukluğunun geçtiği, onu yetiştiren Bodrum’da huzur içinde olur..

Erol B. Scott, erolbenjamin@yahoo.com

Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

Çömelmek Sağlıktır…

07/02/2011

Çömelmek, medeniyet artışı ile ters yönde, gerileyen ve unutulan bir duruş. Spor hayatımla beraber, insanların çömelme konusundaki yeteneklerinde olan kaybı ve bunun sonucu olduğuna inandığım sağlık sorunlarının artışını izlerken, bir yandan da araştırmaya başladım. Sonuç, çömelmeyi unuttukça artan sağlık sorunlarının bilimsel açıklamalarına dair pek çok araştırma oldu.

Bu konuda ne zaman derslerimde veya ders dışı zamanlarda konuşmaya kalksam, ilkel buldukları bu yöntem hakkında çoğunun konuşmak istememesi veya konuya müstehzi yaklaşması beni şaşırttı, konuyla ilgilenip hak verenlerin olduğunu da söylemeliyim tabii.

Özellikle üç tanesi fazlasıyla öne çıkıyordu beni araştırmaya zorlayan konular arasında, bunlar;
1- Doğum yapamayan kadınlar
2- Kolon kanserindeki artış
3- Omurga problemleri

Ama araştırdıkça konunun sadece bu 3 başlıktan çok daha öte olduğuna dair sonuçlara ulaştım. Bunları mutlaka paylaşmam gerektiğine karar verdim. Artık sadece konuşarak değil, websitede DOĞAL YAŞAM bölümünde bu konuya özel bir bölüm açarak çalışmalar hakkında bilgilerimi sizlerle paylaşmaya karar verdim.
Hep ergonomi ve endüstri tasarımı yapan arkadaşlarımdan yıllardır istediğim, çömelmeyi sağlayan ve hijyen şartlarına sahip tuvalet tasarımları yapmaları idi. Bu önerime şaşıranlar kadar, tepkiyle karşılık verip ilkel bulanlar da oldu.

Sadece gidin ve çocuklarınızdan çömelmelerini isteyin, 40 yaş ve üstü olanlarımız çocukken çömelebilirdi ve bir kısmımız eğer spor ile ilgileniyorsak hala çömelebiliyoruzdur ama bir çoğumuz spor yapsa dahi çömelme yeteneğini kaybetmiş durumdadır. Çocukların çömelemediğini gördüğünüzde yeni nesillerdeki kabızlık, diz ve eklem sorunları hakkında da biraz düşünün. Düşünürken içinizdeki bir ses, muhtemelen “zaten doktorlar dizlerimiz ağrırken çömelme, merdiven çıkma ve inme gibi hareketleri yapmayın dediler” diye fısıldayarak size hatırlatma yapacaktır… Ama ben buna kesinlikle katılmadığımı belirtmek zorundayım. Çünkü beden bir fabrikadır ve beyin tüm beden için gerekli her türlü üretime karar veren mekanizmadır, dizler 90 dereceden fazla bükülmdiği sürece de beyin dizlerin 90 dereceden fazla bükülmediğini görerek gereksiz eklem sıvısı üretimini yaptırmayacaktır. Bir fabrikada kullanmadığınız departmanların ışığını açık bırakır mısınız?

Tuvalet yani dışkılama ihtiyacı için en doğru pozisyon çömelme pozisyonudur. Bu şekilde ancak bağırsakların içindeki dışkının tamamını daha çabuk ve içerde gayta bırakmaksızın atmak mümkün olabilir. Oturma pozisyonunda yapılan dışkılama ise asla kolondaki tüm dışkıyı atmayı sağlayamaz, gereken süzme ve elemeyi yapamaz. Pek çok kişi bunun hiç farkında bile değildir ve öğrenmesi de kolay kolay mümkün görünmemektedir medeni olduğunu düşündüğümüz yaşam alışkanlıklarının devamı içindeyken.

A Guide to Better Bowel Care: A Complete Program for Tissue Cleansing Through Bowel Management adlı kitabında Chiropracter Dr ve Beslenme Uzmanı olan Dr. Bernard Jensen, oturarak tuvalet alışkanlıklarının sağlık üzerinde nasıl büyük bir tehdit olduğunu anlatmaktadır. Ve oturarak tuvalet alışkanlığını ise “ergonomik kabus” olarak nitelemektedir.

Sindirimde mideden çıkan karışmış ve sindirime hazır gıdalar ince bağırsağa geçer ve orada besinler emilir, atıklar ise kalın bağırsaklara ya da kolona geçer ki atıkların kolona geldiği zamanki hali likitdir. Kolon içinde ilerken içindeki sıvı da emilerek rektuma gelen atıklar iyice katı hale gelir. Artık dışkının sadece konsantre halidir bu. Ve anüsten de dışarı atılır.

Toksik birikimi önlemek ve iç yapıda zehir oluşturmamak için dışkı atıkların tam olarak vücuttan tahliyesi gerekir. Bu ise sadece çömelmek ile mümkündür.Çömelme sırasında bacakların üst ön kısımları karın üzerinde basınç yaparak kalın bağırsaklarda dışkının ilerlemesi ve kolay tahliyesi için gereken yardımı sağlar.

Cecum, Ascending Colon, Transverse Colon, Descending Colon, Sigmoid Colon , Rektum ve Anüs, ince bağırsağa İleocecal Valve ile bağlanır.  İleocecal Valve, tek yönlü bir kapak gibidir. İnce bağırsaktan kalınbağırsağa geçişe izin verir ama tersine izin vermez. Çömelmiş pozisyondayken, sağ uyluk, karnın sağ tarafında CECUM a basınç yaparak atıkların yukarı doğu kalınbağırsakda ilerlemesine yardım eder. Bu da apandist ve ileocecal valve ın temiz kalmasını sağlar. 

Sigmoid Colona gelen katı atıkların, rektuma geçip anüsten atılabilmesi için, Sigmoid Colondaki keskin dönüşü aşabilmesi lazımdır ki tortu bırakmadan ilerleyebilsin, çömelme pozisyonunda sol uyluk sol karına basınç yaparak Sigmoid Colonu da yukarı iter ve bu akışı sağlar.

Nasıl ki kalın bağırsaklara girişte bir kapak varsa, çıkışta da bir kapak vardır. Puborectalis Muscle ….
Bu kapak ancak çömelme pozisyonunda gevşer ve rektumun ağzını serbest bırakır. Oturma pozisyonunda ise kazara dışkılamayı önlemek için rektumun çıkışını bir lastik gibi tutar. Oturma pozisyonunda dışkılama yapmak için o kapağı aşabilmek ve bunun için de ıkınmak gerekir. Zaten burada doğumdaki istenmeyen ıkınma şekli de konumuza dahil oluyor ki bunu sonra ayrıca inceleyeceğim. Valsalva manevrası dediğimiz, iç karın basıncını , içerde hava tutarak itme şeklinde arttıran ve hemoroidden, kılcal damarlarda çatlaklara ve yırtıklara kadar varabilen sorunlara neden olan ıkınma şekli ile bağırsaklardaki katı dışkının atılımına çabalar insan.
Kolon yapısı ve çömelmenin birlikteliği aslında doğal bir mucizedir ve bunu artık fark etmemiz gerekiyor. Bunun medeniyetle ilgisi varsa ve medeniyet sağlıklı yaşamımız için kolaylıklar sağlıyor ise medeniyet çömelmeyi unutturmamak zorundadır.

Sonuçta, çömelme olmadan, iki uyluğun karına basıncı sağlanamaz, çömelmeden sağ uyluk sağ karına basınç yapamaz ve ince bağırsaktan kalın bağırsağa dışkılar sağlıklı şekilde ilerleyemez, çömelme olmadan sol uyluk sol karına basınç yapamaz ve sigmoid colon yukarı itilerek dışkılar rectuma tam olarak ilerleyemez, çömelmeden olmadan anüsden çıkışı sağlayan kapak görevindeki kas açılamaz.

Uzun boylu bir yetişkin, oturarak tuvalet yapmayı sağlayan bir aparatı kullandığında boyundan dolayı dizleri kasıklarından yukarıda kalacağından bir noktaya kadar bağırsaklarını boşaltabilmesi daha mümkünken bu çocuklar için mümkün olmadığından tehlike çocuklarımız için daha büyüktür.

Bağırsaklar tam boşaltılamadan kalan her atığın içindeki sıvı bağırsaklarda emildikçe taşlaşan atıklar zehir üretmeye devam ederek bağırsakların özellikle dönemediği ve ilerleyemediği kıvrımlarında birikerek kalıplaşmaya başlar. Zaman içinde bağırsak yüzeyindeki dokuları kapatıp görevlerine engel oldukça kısır döngü artarak devam eder ve sonuç pek çok hastalıklar, operasyonlar, belki de kansere kadar ilerleyebilir.

Basit bir kabızlık olarak ele alınmaması gereken şikayetler çocuk yaştan başlayarak ilaçlarla veya dışkıyı sıvılaştırmayı sağlayan yöntemlerle çözülmeye çalışılsa da pozisyon değişmedikçe hiçbir zaman tam atım sağlanamayacak ve birikimler tekrar kalanların üzerinde oluşmaya başlayacaktır.
Jonathan İsbit tarafından yazılan Nature Knows Best adlı kitap 8 yıllık araştırmaların sonucunda oturarak tuvalet ihtiyacını gidermeye çalışmanın insan sağlığında yarattığı tehlikeleri anlatmaktadır.

Oturarak tuvalet alışkanlığı ile apandist, mesane sorunları ve idrar kaçırma, kolon kanseri, bağırsak hastalıkları ve fıtıkları, doğum ve doğum ile ilgili sorunlar, kabızlık, ince bağırsak sorunları, hemoroid, banyoda ani kalp krizleri, jinekolojik muayeneler, prostat hastalıkları, cinsel işlev bozuklukları, omurga sorunları vb. problemlerin yakından ilgili olduğuna dair açıklamalar ve araştırmalar bu kitapta yer almıştır.

Tarihsel gelişimde insanoğlunun doğal yapısı çömelmeyi gerektirdiği için, bugün her kültürde de bebeklerin e rahat olduğu pozisyonlardan biri de çömelmektir. Ama zaman içinde öğrenilmişlikler ile bu güdü terk edilir.
1800 lerde kapalı sıhhi tesisatların yapımının başlamasıyla , krallara ve kraliçelere ayrı bir lüks de getirmek için oturmalı aparatlar yapılmaya başlandı.Ve bu sistem sanki batı medeniyetinin ileri ve medeniyetinin sembolü oldu.
2002 nisanında İranlı bir radyolog, Dr Saeed Rad, vajinada rectum duvarında oluşan bir çıkıntı olan “rectocele” diye adlandırılan bir çeşit fıtık hakkında çalışmalar yaparak çömelme pozisyonunda araştırmalar yaptı ve yayınladı. Yaşı 11-75 arasında değişen 21 erkek ve 9 kadın ile yaptığı araştırmada baryumlu lavman ile oturur ve çömelir durumda iken rectum ve puborectalis durumuna ve açılara baktı. Dışkı kaçırma ile ilgili olarak sorunlara dair ilginç görüntüler elde etti.

Artık bu konuda daha ciddi bilinçlendirme çalışmalarının yapılması gerektiğine inancım daha da artıyor. Doğum için de çömelmenin önemi çok büyük ama çömelmeyi unutmuş olan anatomik yapı içinde doğal olan doğumu başarabilmek de zorlaşmaya başlıyor. Oysa bizim amacımız doğal doğum için doğruları öğretmek. Doğal doğum konusunda hormonlardan, nefeslere ve doğumun gerçeklerine kadar her şeyi öğrenip, çömelme ve gerekli pozisyonları kullanamamak nedeniyle açılma ve bebeğin ilerlemesi için yardımcı olamamak hiç de hoş bir durum olmaz.

Derslerimde egzersiz kısmında güvenli çömelme hareketleri ve pelvis açıcı hareketlere öncelik veriyorum ama çömelmeyi hiç beceremeyecek kadar bacakları güçsüz ve dizleri yetersiz o kadar çok insan var ki… Sabırlı ve inançlı bir çalışma ile bu sorunu aşabilmeleri için evde de sık sık çömelmeleri gerekiyor. Bu konuyu sık sık farklı şekillerde bu bölümde incelemeye devam edeceğim.

Çömelmek Sağlıktır…  

Editörün Notu: Bu yazı hamileler kulübünde Jale Dural imzasıyla yayınlanmıştır:

http://www.hamilelerkulubu.com/index.php?option=com_content&view=article&id=419:coemelmek-salktr&catid=139:comelmek-sagliktir&Itemid=200

“ŞEYTAN HAMUR” DAN GELİN KIZ ÇÖREĞİNE…

18/03/2010

Dün sabah köyümüzün kadınlarıyla yürüyüşümüz sırasında Samiye’den Fatma’nın nohut mayası tuttuğunu öğrendim ve hemen Fatma’ya gidip maya istedim.  “Hiç bekletme, hemen sıcak sıcak yoğur.” diye bir yumruk büyüklüğünde maya verdi Fatma. Her zaman alıştığım ölçüde hamurumu yoğurdum. İki ölçü tam buğday unu ve bir ölçü beyaz un, pekmez, zeytinyağı ve zencefil de ekledim. Mayalanma kabına koyup üzerini sıkıca örttüm. Küçükkuyu’ya gidip işlerimizi bitirip köye döndüğümüzde neredeyse 3 saat geçmişti. Hemen heyecanla hamura baktım, hamur sıcacık ama hiçbir hareket yok…Şaşırdım. Üzerine bir kaban daha örttüm. 2 saat daha geçti. Yeniden endişeyle baktım, yine en ufak bir kabarma yok…İlk defa nohut mayalı ekmek yapıyordum ve ilk kez hamurumun kabarmamasına şahit oluyordum…Hemen Safinaz Teyze’ye koştum. O da “hamurunu al gel, kuzine yanıyor, yanına koyalım” dedi…Hamuru taşıdım, Safinaz Teyze sobanın yanına koymak yerine elektrikli battaniyeyle sardı hamuru. İki saat daha bekledik…Nafile…En ufak bir kabarma yok… “Hamur un ‘boğaça’ olmuş,  şeytan hamur derler ya, olmayınca olmuyor işte…” dedi. Meğer zor bir mayaymış nohut mayası…Hem ilk mayanın, hem de bu maya ile yoğurulan hamurun tutmasında diğer mayalara göre daha fazla risk varmış…O nedenle de “şeytan hamur” derlermiş.  Köydeki her kadının nohut mayası ile ilgili olumsuz deneyimleri varmış meğer. Bir kaçını anlatıverdi Safinaz Teyze. Kendisinin de öyle…Bir keresinde bir bayram öncesi özene bezene yoğurduğu nohut mayalı bir koca tekne hamuru bir türlü kabarmamış, o da o haliyle pişirmiş, ama ekmekler hiç kabarmadığı için ekmekleri köpeği olan bir komşusuna vermiş, söylediğine göre öyle sertlermiş ki, köpek bile zor yemiş. “Bir tekne hamurum boşa gitti, ama rahmetli bir şey demedi, “canın sağolsun, gene yaparsın” dedi” diye gözleri yaşararak kocasını anımsadı. Oysa Mahinur’un kocası olsaymış kafasını kırarmış ekmeği yapamadı diye…Aynı mayadan da alınsa bir kadının ekmeği olup, diğerinin tutmadığı olurmuş…Müzeyyen Abla’nın da nohut mayası ile ilgili bir anısı varmış. Nohutu dövmüş, sıcak su koyup bekletmiş. Suyun köpürmesi gereken zamanda bir türlü köpürme olmamış…Beklemiş, beklemiş, olmayınca maya kabını dökmek üzere dışarıya çıkarmış, o arada başka işlerde uğraşırken bir de bakmış ki suda köpükler oluşmaya başlamış…

Nohut mayalı ekmeğe “lokum” diyorlar köyde. Özel günlerde, bayramlarda, düğünlerde dünürlere hediye olarak yapılıyor.  Nohut mayası tutanlar hamur tuttuklarını gizlerlermiş, taliplisi çok olduğu için hamur vere vere kendilerine kalmaz diye…Bu konuda iddiali kadınlarımız varmış köyde, yani “nohut mayası” tutturmak bir gurur vesilesi…

Ben kabarmayan hamurumu ne mi yaptım? Yakın komşuların hiç birinde ekşi maya yoktu, bende de…Hemen bira mayası kabarttım, biraz un ve su ekleyip hamuru yeniden yoğurdum ve elektrikli battaniyenin altına mayalanmaya bıraktık. İki saatten sonra iki katı kabarmış bir hamurumuz vardı artık. Safinaz Teyze hamurları iki tepsiye döşedi. Büyük tepsi için beş ayrı “toka” hazırladı, dört tokayı kenarlara, birisini de ortaya koydu. Diğer tepsiye de “gelin kız çöreği” döşedi. Tek parça hamuru düz bir şekilde tepsiye yaydı. Birisi büyük biri küçük bardakla hamurun üzerine desenler yaptı, aralara çatalla desen yaptı. Her yuvarlağın ortasına dikine birer karanfil soktu. Badem olsaymış aralara badem de koyarmış.  Kızlarını evlendirirken dünürlerine öyle güzel çörekler döşeyip göndermiş ki, günlerce konuşulmuş. Hamurları kuzinenin yanına koyduk, hemen hemen bir saat daha “el mayası” aldırdık. Bir kapta yumurtayı azcık suyla çırptık ve ekmeklerin yüzeyine sürdük. Üzerine de susam ve dereotu ektik.  Ekmeğin üzerine az sulu yumurta sürünce ince kabuk olurmuş…Önce büyük tepsiyi koyduk  kuzunenin fırınına. Hamur öyle bir kabardı ki, fırının içine bile aktı…Bir saatte ancak pişti.  Gelin kız çöreği daha ince olduğu için onun pişmesi biraz daha az süre aldı. Çörek kabuk atmasın diye hamurun tam ortasına incecik  bir portakal kabuğu dilimi soktuk. Dün gece  Safinaz Teyze’nin küçük taş evinde benim hamurum yüzümden gece yarılarına kadar ışıklar yandı ve bacalar tüttüJ)

Tüm itirazlarına rağmen tokalardan birini Safinaz Teyze’ye bıraktım. Mecit ekmekleri eve taşıdı. Eve gelir gelmez de bir tokanın yarısını zeytinyağlı- kekikli lor ve salça ile afiyetle, iştahla yedim. Mayası tutmamış olsa da nohutlu ekmeğin kokusu bir başka.

Ekmeğimin macerasını Gülşen duymuş, onun yorumuna göre; Öncelikle o küçük mayadan hamur tutup mayayı çoğaltmalıymışım, büyüyen hamurla yeni hamur yoğurmalıymışım. Mayam az gelmiş…

Deneyimler  çok önemli…Bir dahaki sefere Gülşen’in söylediklerini dikkate alacağım. Ama hamuru ziyan etmedik ya, bira mayalı da olsa güzel bir ekmeğimiz oldu. Kafamızı da kırdırmadık, şaka şaka…

Süheyla Doğan, Nusratlı Köyü/ÇANAKKALE

Editorun notu: Patika’da yaptığımız ekmekleri de böyle zengin içerikli yapmalıyız diye düşündük. Nohut mayasını geçen yaz proje kampında denediğimizde çok hoşumuza gitmişti. Sürekli organik un kullandığımız için kendi verdiğimiz emeğe değdiğini düşünüyoruz. En temel besinimiz olarak görülen ekmeğe başka bir gözle bakmamızı sağladığı için Süheyla kardeşe bizimle deneyimlerini paylaştığı için teşekkür ediyoruz…