Archive for the ‘Ekolojik sürdürülebilirlik’ Category

Suyun Yolculuğu ve “Permaculture”

23/09/2009

Gezegenimizde vücudumda olduğu gibi  %70 oranında su var. Bu suyun yalnızca %3 u tatlı su olup bunun dasarnic pek azı erişilebilir durumda. Su, bazı ülkelerde petrolden daha pahalı hale gelmiş olup gittikçe dünyanın ekolojik, ekonomik ve sosyal dengelerini zorlayacak bir duruma da gelmiştir.

Permakültür hocalarından Penny Livingston’ı dinlerken anlattığı bilgileri ve daha önceden bildiklerimi de harmanlayıp sizinle paylaşmak istedim. Bugünkü konumuz su… bir süre sonra toprağı da yazmaya çalışırım, yeter ki bu kadar geniş bir konuyu özet haline getirerek başkalarını (özellikle yetişmekte olan kuşakları) daha fazla araştırmaya yöneltecek şekilde motive edebilelim.

Su kaynakları nelerdir diye kafa yorduğumuzda  hep yeraltı ya da nehirlerdeki, göllerdeki sular aklımıza geliyor. Aslında bunları suyun depolandığı yerler olarak düşünüp asıl su kaynağı olarak yağmur suyuna yönelmemiz gerekiyor. Yeryüzünde yolculuk eden suların tuzlanması, hem de mineraller açısından zenginleşmesi kullanım şekline göre toprak için olumsuzluklara neden olabiliyor. Dünyadaki çölleşen toprakların üçte ikisi yanlış tarım teknikleri uygulandığı için çölleşmiş durumda. Yani yanlış sulama teknikleri tüm bu toprakların tuzlanarak çölleşmesine neden olmuş.

Tam bu noktada, sanayide, evlerde, tarımda kullanılan suyun yönetiminde toplumun her kesiminin katılımcı olması gerekiyor. En temel yaşam hakkı olan su, şirketlere bırakılamayacak kadar riskli bir konu. Diğer ülkelerde su özelleştirildiğinde olup bitenleri muhakkak okuyup başaklarına da anlatmalıyız ki, “bakın belediyler, devlet bu işi yapamıyor ama biz yaparız”  aldatmacasına kanmayalım. Örnekleri bilmeyince tatlı sözlere kanmak kolay oluyor.

Yaklaşan su krizlerine hazırlanmak için yağmur suyunu kırsalda ve şehirlerde nasıl toplayıp, depolayıp  en verimli şekilde kullanabileceğimizin yöntemlerine bakmalıyız.  Su gereksinmemizi belirleyerek, bulunduğumuz bölgenin yağış rejimini inceleyerek, suyu evlerin (ve diğer yapıların) altında, çatıların hemen altında (bunlara benzer diğer yerlerde) ne büyüklükte depolarda saklayacağımızı hesaplamamız gerekiyor.

Suyun toprakta ve borularda taşınırken içine karışan bakterileri ve kimyasalları hesaba katarsak belki de yağmur suyunu daha çok değerlendirmeye kafa yormamız gerektiğini anlayabiliriz. Yağmurun içindeki kirliliğin, yeraltı sularında olan kirlilikle karşılaştırılmasını sizlere bırakıyorum. Anlatılanlara bakılırsa ben yağmur sularına (özellikle kriz dönemlerinde) yönelmenin iyi olacağını düşünüyorum. Bu arada suyun bir gıda olmadığını ve besinleri taşıyıcı özelliği olduğunu vurgulamam gerekiyor. Suyun petro-kimya sanayinin bir ürünü olan plastik kaplarda saklanmaması gerektiği de ayrı bir konu (bununla ilgili bir yazı için tıklayın…)

Suyu toprakta tutmamızın çeşitli yöntemleri var. Yamaçlarda oluşturacağımız hendeklerle (swales), küçük barajlarla, özel bitkilerle, örtülemeyle (mulching), toprağı nasıl sürdüğümüzle ya da sürmememiz gerektiğiyle bunu sağlayabiliyoruz. Herbir konu ayrı bir  önem taşıyor. Bunların hepsinin hikayesi uzun, fotoğraflarla uygulamalarla aktarmak gerektiği düşünüyorum.

Çölleri yeşerten Permakültür yöntemleri başarı hikayelerini de beraberinde getiriyor. Sürekli bu yöntemleri geliştirerek yaşam alanlarını ve toplumları gelecek krizlere hazırlamamız gerekiyor.

Suyun arıtılması ve iyileştirilmesi konularını dinlerken birçok yöntemin arasında güneşin de suyu temizleme gücü bana bir halk deyişini anımsattı. “Güneş giren eve doktor girmez.”

Bu topraklarda Mimar Sinan gibi bilgelerin ve bunca gelip geçen uygarlığın bizlere neler bıraktığına bakmamız gerekiyor. Bize bırakılan bilgilere sahip çıkmamız gerekiyor ve bu bilgiler yalnızca başkalarından geldiğinde değil, kendi köylerimizde de (çok hızlı unutuluyor olsa da) buna benzer bir sürü bilginin gün ışığına çıkmak için bizi beklediğini unutmamamız gerektiğini düşünüyorum.

Erol B. Scott, erolbenjamin@yahoo.com

Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

Reklamlar

“Permakültür” Pastoral Vadi’de

21/09/2009

Pastoral Vadi’de, Patika’nın kardeş çiftliğinde Permakültür Kursu’na katılıyoruz. Pastoral Vadi, Buğday’ın TaTuTa

Ormanın içinde eğitim

Ormanın içinde eğitim

 projesi’nin üyelerinden, bu konuya en çok baş koyan çiftliklerinden biri. Ben de bir patika yolcusu olarak buraya gelmişken benim gözümden buraları sizinle paylaşayım dedim…

Pastoral Vadi koşuculara göre bir yer.. 42 dönümlük alanı kaplayan, içinde küçük bir vahşi ağaç topluluğu olan,  meyve bahçeleri, koyunları, tavukları, kurbağaları, kerpiçten / tahtadan / taştan yapılan evleriyle, geleneksel yemeklerin pişirildiği mutfağıyla, yanında akan nehriyle, su sesinin bol olduğu bir  “ekolojik yaşam çiftliği”.  Büyüklüğü ve idealleri yönetimini zorlaştırsa da, bence çok büyük potansiyeli olan bir çiftlik. Daha fazla incelemek isteyenler www.pastoralvadi.com den bakabilirler.

İşte bu çiftlikte Permakültür kursu için hazırlıklar iki gün öncesinden başladı. Çadır yerlerinin temizlenmesinden, toplantı yerlerinin temizliğine kadar pek çok hazırlık yapıldı. Bir başka Permakültür kursu da 4 ünde İmece Evi’nde olacak. Acaba onların hazırlıkları nasıldır diye de aklımdan geçiriyorum.

Dün akşam tanışmayla başlayan kursun alışverişleri gündüzden bir ekip tarafından yapıldı. Pastoral Vadi’de bayram için gelenler de olduğu için,  en zor günümüzdü. 30 kişi olması beklenen permakültür kursuna 50 kişi gelince, bayram için gelenleri de ekleyince 80 kişi gibi rakamlar dönüyordu ortalıkta… mutfağın kapasitesinin eski yöneticisine göre  40 kişi olduğunu düşünürsek, mutfakta bir panik bir panik… arkasından bir yağmur… gönüllü çalışanların olağanüstü çalışmalarıyla Pazar günü sağlam başlandı güne… Sabahtan teorik çalışmalar, öğleden sonra pratik üzerinden gidecek olan programın ilk gününde permakültür prensipleri, tasarım teknikleri ve etik üzerinden konuşuldu. Permakültüre giriş gibi… Öğleden sonra da devam edildi. Bir ara müthiş bir yağmur başladı yine… Restorana koşuldu… aramızda bir grup çalışmasına dönüştü.. son bir saat üzüm toplama işine daldık. Patika çiftliğinde olduğu gibi burada da şarap yapmayı çok seviyorum. Hikayesini anlatıp, ekipleri kurup hemen üzümleri toplamaya, ayıklamaya başladık. 3 kişi üzümleri zeytin değirmeninde ezerken, fotoğraflara poz verdiler… sanırım en çok fotoğraf çekilen kısım, benim çıkanların ayaklarını yıkadığım bölümdü..

Toplanan üzümler şimdi şarap olmak için fermante olurken, öbür tarafta Türkiye’deki Ekolojik hareketler sohbeti devam ediyor. Yarın programa baktığımda, toprak, kompost ve verimlilik yönetimi başlıklarını görüyorum. Öğleden sonra da yine bir sürü uygulamalar var. Fotoğrafları bugünden itibaren www.patikadayolculuk.com a ve bu blogdaki fotoğraf bölümüne koyacağım.

Kompost Yapımı

Kompost Yapımı

Patika’yı özlesem de burada olmak hoş. Çevremde bir sürü olmak üzere olan ayva, nar, portakal, mandalina ile dolu bir bahçede olmak, Penny den bir sürü şey öğrenmek güzel. Bu tatlı hislerle, günün tatlı yorgunluğuyla ben uykuya kaçıyorum…

Akdenizin kekik kokan rüzgarları sizinle olsun…

Erol B. Scott, erolbenjamin@yahoo.com
Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

Derin Ekoloji Bilinci

09/09/2009

Amazon ormanları 1Ekoloji çevrebilim demektir. Yeryüzüne ait olan tüm ilişkilerin incelenmesini amaç edinmiştir. Ekolojik felsefe okulu 1970’lerin başında Arne Naess tarafından kurulmuştur. Naes “Derin Ekoloji” ve “Sığ Ekoloji” tanımlarını yapmıştır. Sığ ekoloji insan merkezlidir. İnsanı doğanın dışında ve üstünde, tüm değerlerin kaynağı olarak görür.

Derin ekoloji ise dünyayı birbirine bağlı olaylardan meydana gelmiş bir ağ olarak görür. İnsanları veya herhangi bir şeyi doğal ortamından, çevresinden ayırmaz. Tüm canlı varlıkların içsel değerlerini kabul eder ve insanları yaşam örgüsünün yalnızca bir ipliği olarak görür. Arne Naess’e göre derin ekolojinin özü, bilimsel ve endüstriyel büyümeye, materyalist dünya görüşü ve yaşama biçimine sorular yöneltmektir.

Derin ekoloji hepimizin parçası olduğumuz yaşam ağı ile olan ilişkilerimizi sorgular. Örneğin, evimizde kullandığımız bir malzemeyi – diyelim, ahşap bir masayı, sığ ekolojik açıdan incelersek; onun hangi ağaçtan, hangi malzemeler kullanılarak yapıldığını anlayabiliriz. Eğer bu masayı derin ekolojik anlayışla incelersek, yalnızca malzemesinin ne olduğuna değil, malzemenin nereden geldiğine, bunun için kaç ağacın kesildiğine, kesilen ağaçların, ormanların orada yaşayan bitkileri ve hayvanları nasıl etkilediğine dair sorular da sorarız. Ve bu sorular giderek gezegendeki tüm yaşamı içine alacak denli genişletilebilir. Mevcut teknolojinin sunduğu tüm araçların bu anlayışla gözden geçirilmesi gerekir. Günlük yaşamlarımızın kolaylaşmasının bedeli, gezegenimizdeki yaşamın zarar görmesi olmamalı. Bize sunulan her türlü kolaylığı sorgusuz sualsiz kabullendiğimize “bindiğimiz dalı kesiyor” olabiliriz.

Derin ekolojinin farkında olmak, tüm olayların birbirlerine bağlı olduğunun, insanlar olarak hepimizin doğanın süreçlerinin içinde yer aldığımızın ve sonuç olarak doğaya bağlı olduğumuzun farkında olmaktır. Derin ekolojinin temeli, Arne Naess’in açıkça belirttiği gibi “bireysel özün baştan sona kadar doğa ile özdeşleşmesidir”.

Dünyanın derin ekolojik olarak algılanması, yaşam örgüsünün bir parçası olduğumuzla ilgili bir farkındalıktır. Böyle bir deneyimimiz varsa, tüm varoluşa özen göstermeye istekli oluruz. Eğer özgür doğanın korunmasını kendi korunmamız olarak kavrayacak şekilde bir bilinç geliştirirsek özen doğal olarak akar. Bu durumda varlıklara sevgi ve saygı göstermek için dışsal bir baskıya, kurala gerek kalmaz. “Senin özün başka bir varlığı kucaklayacak anlamda genişse, özen göstermek için ahlaksal bir teşviğe gerek duymazsın” [Fridjof Capra; “Web of Life”]

Yaşamın örgüsünü tüm varlıklarla birlikte oluşturduğumuzun bilincine vardığımız zaman, “başkaları” olarak gördüğümüz tüm insanların ve varlıkların bizim uzantımız olduklarını ve onlara yaptığımız iyi-kötü her şeyi gerçekte kendimize yapmakta olduğumuzu da anlarız.

Tutku Çetin, tutkucetin@gmail.com

"Sınır Etkisi"

28/08/2009

Edge%20effect2[2]

Sınır Etkisi

Permakültür içinde pratik çözümler bulundurup, balkonlarımızdan çiftliklere, şehirlerden kırsala kadar pek çok uygulama alanı olan tasarım prensiplerini barındırıyor. Permakültür tasarımları toprağı, bitkileri, hayvanları, suyu, enerjileri, yapıları, insanları göz önüne alırken yalnızca bugün için değil gelecek kuşakların da gereksinmelerini karşılayacak sistemler kurmaktadır.

En önemlisi de adil paylaşımdan ve gezegenimizi insanlarla ve tüm diğer canlılarıyla gözetilmesinden yana olmasıdır.

Permakültür prensipleri doğanın, geleneksel sürdürülebilir tarım sistemlerinin, doğa bilimlerinin yakından gözlenmesi ve sağduyu ile oluşmuştur.

Yukarda söz ettiklerimi bir giriş olarak düşünürsek her bir cümlenin açılması gerekiyor aslında. Ben ise bugün sizinle Permakültür tasarım prensiplerinden (yaklaşık 10 tane) biri olan “sınır etkisi“ prensibinden söz etmek istiyorum.

Sınır Etkisi (edge effect): “sınır etkisi” dediğimizde  suyun toprakla buluştuğu alandan söz ediliyor. Bu geçiş alanları her iki ortamın özelliklerinin bir birinin içine geçtiği alanlar oluyor. Zaman zaman her iki alanın da özelliklerini taşıyarak her iki alanın dışında yeni özellikler taşıyan pek çok canlıya ortam oluşturacak oluşumlar içeriyorlar.  Doğa gözlemlendiğinde bu alanların biyolojik hareketliliğin çok fazla olduğu gözlemlenmiş. Şimdi şöyle bir düşünürsek biz de bunu fark edebiliriz. Nehir kıyılarında birçok hayvanın hareketliliğini görebiliriz. Şehirlerarası yollarda hep yol kenarlarında daha çok bitki çeşitliliği görülür. Duvar altlarının toprakla birleştiği alanlar çoğunlukla daha yeşildir ve çeşitlik daha çoktur. Bu aynı şekilde deniz kenarlarında gündüzün geceyle buluştuğu zamanlarda hep gözlemlenen bir zenginliktir. Buna İstanbul gibi pek çok kültürü içinde bulunduran şehirleri, iki ülke arasındaki sınır boylarını da örnek verirsek sosyal açıdan da pek çok örnekler verebiliriz. Hatta insanoğlu çağlar boyu hep böyle coğrafi geçiş alanlarında yaşamışlardır; nehir kenarları, deniz kenarları, ovanın dağla birleştiği noktalarda olduğu gibi.

Bu zenginlik, bu çeşitlilik Permakültür tasarımlarında önemli bir faktör haline gelmekte. Permakültür doğayı taklit etmeye çalıştığı için biz de bu “sınır etkisi” ni gözlemleyerek tasarımlarımızı ona göre yapabiliriz. Çok dar alanların bizim için sorun olduğunu düşünürken böyle sınırların geçiş alanlarının çokluğunu avantaj olarak kullanabiliriz.

“Edge Effect” ti sınır etkisi olarak çevirdim başka önerisi olan varsa duymak isterim.

Sözünü ettiğimiz “sınır etkisi”nin tasarıma nasıl yansıdığına bir somut örnek vermek gerekirse bahçemizde biyolojik hareketliliği çoğaltmak için bir küçük gölcük oluşturmak istiyorsak bunu tam bir yuvarlak yapmak yerine daha “S” gibi yaparsak yüzey alanını sabit tutmuş ama suyun toprakla olan sınırını çoğaltmış oluruz. Bunun canlılar için anlamı: beslenme, sosyalleşme, barınma alanlarını çoğaltmış olmamızdır. Fazladan onların yararlanabileceği bir micro klima yaratmış oluyoruz. Bu da bahçemizin totalde biyolojik hareketliliğini arttırmış oluyor.

Edge%20Effect%201[1]Yaklaşık 10 yıl önce Permakültür Tasarım Eğitiminde tanıştığım en sevdiğim prensiplerinden biridir Permakültürün. Sanırım nedeni sosyal yaşama da uyarlanabilen bir yaklaşım olması.  Bu prensibi biz Patika da çok kullandık. Arazinin her aşamasında sınırları çoğalttık. Araziyi mümkün olduğu kadar setli bir hale getirmekle kalmayıp, aynı seviyede bile bitkilerle ve yapılarla üç boyutlu farklılıklar, uzun sınırlar oluşturmaya çalıştık. Sonuç asmalar, ağaçlar büyüdüğü zaman aralarında dolaşırken belli olacak. Kendimize göre tasarlananlar ne sonuç verecek diye bekliyor ve bu aşamanın heyecanını yaşıyoruz.

Çeşitliliğin çok olduğu alanlar hep doğa ve sosyal yapılar açısından bir zenginlik olarak dikkatimizi çekebilsin diye dilim döndüğü kadar bu konuda okuduklarımı paylaşayım dedim. Diğer prensiplerini de zaman içinde bir bahçıvanın gözünden anlatmak isterim.

Erol B. Scott, erolbenjamin@yahoo.com

Editörün Notu: Erol Benjamin Scott, Avusturalya’da bulunan Crystal Waters ekoköyünün tasarımcılarından Max Lindegger tarafından 1997 yılında Hocamköy’de  Türkiye’nin ilk Permakültür Tasarım Sertifikası almış olan 17 öğrenciden biridir. Erol Benjamin Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

Permakültür üzerine bir söyleşi(*)

17/07/2009

Parmakültür ile nasıl tanıştınız sizin için hikayesi nedir?erolpermakultur

Yıllar önce Hocamköy Anadolu Ekolojik Ortak Yaşam Girişimi çalışmaları sırasında Avustralya’dan gelen Max O. Lindegger bize sertifikalı bir Permakültür Tasarım kursu vermişti. Benimde hemen orada öğrendiklerimi uygulama şansım oldu ve Patika’yı Permakültür prensiplerine ve yöntemlerine göre tasarlamaya çalıştım. Yaklaşık 10 yıldır bu konuya kafa yoruyorum.

Permakültürün çıkış noktası nedir?

Doğaya karşı değil doğayla birlikte çalışmalıyız diyor. Doğanın bizim rehberimiz olması gerektiğini zaten doğanın bugün var olan sorunlarımıza çözümleri barındırdığını vurguluyor. Doğayı örnek almamız gerektiğini belirtiyor.. Bugün farkında olmadan doğaya yabancılaşmış durumdayız. Tabii bu hop diye olmadı. İnsanlık çok uzun süredir doğayı alt etme mücadelesi içinde, tüketme çılgınlığı içinde bizler doğanın bir parçası olduğumuzu unutmuş durumdayız. Doğaya insan merkezli bakıyoruz sanki doğa insanlık için yaratılmış gibi. Halbuki kendimizi kolladığımız kadar toprağı ve toprakla gelen bitkileri, hayvanları, suyu da gözetmemiz gerekiyor. Elde ettiğimiz tüm ürünleri adil bir şekilde paylaşmak da permakültürün önemli prensiplerinden biri.

Yaşamımızı sürdürmek, tarımı sürdürebilmemize bağlı. Peki ya sürdüremezsek?

Ne güzel bir soru… Sanırım bunu günlük koşuşturma içinde pek düşünecek zamanımız olmuyor. Tarımı gelecek kuşakların gereksinmelerini de düşünerek daha da önemlisi tarımı gezegende var olan tüm canlıların gereksinmelerine göre ele almamız gerekiyor. İşte bu noktada sürdürülebilir yaşam kavramını gündeme getirmemiz gerekiyor.

Sürdürülebilir Yaşam Çalışmaları ve Permakültür Türkiye’de ne durumda? Yaygınlaştırılması için neler yapılması gerekiyor?

Sanırım önce kavramlardan başlamak gerekiyor.  Permakültür yalnızca toprakla ilgilenmiyor. Tasarımının içine suyu, toprakta yaşayan canlıları, atıkları, enerjileri, yapıları… içine alıyor. Bir açıdan baktığımızda bizim Anadolu’daki köylerin 100 yıl öncesinden söz ediliyor. Anadolu’daki köylerdeki bilgiyi korumamız ve bunlara doğa dostu yeni bilgileri eklememizden söz ediyor.  Bize yabancı bir kültürden söz ediyormuş gibi ama aslında elimizde var olanı korumamız ve buna yeni bir şeyler katmamızdan söz ediyor. Bu yeni kültürün yayılması için üniversitelerde, bölgesel olarak kurulan enstitülerde, ele ele veren organik tarım üreticilerinin kooperatifleri çalışmalar yapmalı.. Sivil toplum örgütlerinin, tüketici derneklerinin teşvikleriyle bu kültürü yaymamız gerekiyor. Anadolu’da bugüne kadar yapılanları taradığımızda Köy Enstitüleri gibi bunların örneklerine rahatça ulaşmamız mümkün. Gelecek kuşakların bu kavramları yalnızca bir toprak konusu değil yaşamlarının bir konusu olarak ele almalarını sağlamamız gerekiyor. Zaten permakültürün biraz içine girince bu kültürün bir kısmını günlük yaşantımızda da uyguladığımızı yada uygulamamız gerektiğini fark edebiliriz.

 

Nüfusun büyük çoğunluğunun şehirlerde yaşadığı Türkiye gibi ülkelerde, permakültür nasıl bir yaklaşımla benimsenmeli?

Evet.. haklısınız.. yanılmıyorsam verilen bilgilere göre 2020 yılında dünya nüfüsunun da üçte ikisi şehirlerde yaşıyor olacakmış. Fakat şehirler bu şekliyle kesinlikle var olamazlar. Çok yakında enerji, petrol, su, gıda sorunlarıyla yeni çözümler bulmak zorunda kalacaklar. Ekoloji ayak izimizin veya başka bir deyişle karbon ayak izimizin çok düşük olacağı permakültür gibi uygulamarı araştırıp hemen devreye sokmaya başlamamız gerekiyor. Bazı ülkelerde üniverisetlerde bile permakültür dersleri verilmekte… tarım alanlarının dışında pek çok yerleşim alanında permakültür uygulamaları yapılmaktadır.

Şehirdeki permakültür uygulamalarından bahsedebilir misiniz?

Yine çok uzağa gitmeye gerek yok istanbul’un içlerinde hala bahçecilik yapıldığını görebiliriz. Bunlar eskiden çok daha fazlaydı. buradaki ürünler hemen ne yakın pazarlara üreticiler tarafından getirilerek hiç aracı olmadan satılabiliyordu. Gıda üretiminin özellikle organik olarak üretilen gıdanın bina yapımından hatta çarpık şehirleşmeden çok daha önemli olduğunu keşfedildiği zaman zaten permakültür benzeri uygulamaların önü açılmış olacak. Bir de mahellelerde komşular el ele vererek mahlelle aralarında kalmış toprak alanlarda üretim yapabilirler, balkonlarda, teraslarda, bahçelerde güneş alan her mekanda bir şeyler üretilme şansı var. Lastiklerin içine toprak konarak patates yetiştirme teknikleri bile uygulanıyor. Ben pek çok evde tenekelerde marul, balkonlarda maydanozlar, reyhanlar, evlerin çatılarına kadar ulaşan asmalar gördüm. Bazı bahçelerde mısır, fasülye, kabak kardeşliği çok iyi bir örnek oluşturmakta permakültür tasarımları için. Bunların örnekleri çoğaltılabilir.

Dünyadaki en başarılı örnek nedir?

Küba.. evet Küba… Hatta bununla ilgili bir film bile var. Halkın Gücü: Küba Petrol Krizini Nasıl Aştı filminde Küba’ya Amerika’nın uyguladığı ambargo sonucunda büyük bir sarsıntı geçiren Küba’yı yaşanılanları anlatan bu film Küba’nın permakültür uygulamaları ile bu tür krizlerde nasıl dünyaya örnek olabileceğini anlatıyor. Herkese bu filmi seyretmesin öneririm. Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi geçen yıl film festivali düzenliyerek buna benzer filmlerin Türkiye ye kazandırılmasını sağlamıştır.

Şu anda Türkiye’de bu bağlamda neler yapılıyor? Neler yapmalı?

ÖDTÜ deki birkaç öncü hoca sayesinde Sürdürülebilir Yaşam Çalıştayları başlatıldı. Bu çok önemli bir gelişme. Çünlü sosyal, ekolojik ve ekonomik sürdürülebilirlik adına yapılacak bir çok çalışmanın bu tür çalıştaylarda önü açılmış oluyor. Bu sonbaharda iki tane permakültür kursu açılacak. Bir tanesi imece evinde olacak. Bu yoldaki bir diğer ağırlık vermemiz gereken konulardan biri de organik pazarlara daha çok insanın ziyaret etmesinin sağlanması ve bu pazarların çoğalmasını talep etmek gerekiyor. Bebeklerinin ve çocuklarının zehir yemesini istemeyen annelerin-babaların çırpınışları yetmiyor tüm toplum olarak bu konulara eğilmemiz gerekiyor. Bu hem sağlıklı beslenmemiz için önemli, hem gen havuzumuzu korumamız için önemli, hem de ekonomimizin direncini arttıracak güçlü bileşenlerden birisi olduğunu düşünüyorum. Küçük çiftçinin üretimini koruyan yasaların bir an önce çıkması sivil toplum örgütlerinin bu alandaki çalışmalarını biraz daha ses getirecek şekilde yürütmeleri gerekmektedir. Bunların hepsinin önünde bilgilendirme çalışmalarına özellikle gelecek kuşaklarin bu konularda bilgilendirilmelerinin bu sorunu temelden çözeceğine inanıyorum.

Siz neler yapmayı düşünüyorsunuz?

Biz PATIKA’yı bu alanda bir “deneyim merkezi” haline getirmeyi hedefliyoruz. Yalnızca Permakültür kurslarına ev sahipliği yapmakla kalmayıp uygulama yapmak isteyen ve çalışmlarında destek isteyen insanlara gönüllü danışmanlık vermeyi hedefliyoruz. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneğinin TaTuTa çiftliklerinden biri olan Patika, sürdürülebilir yaşama baş koyan diğer üyeleriyle birlikte bir aile olarak şehirde de permakültür seminerleri ile, film gösterimleriyle, okullarda yapılan çalışmalarla, sürüdürülebilirlik için tasarım fikirleriyle gönüllü çalışmalarımızı yürütüyoruz.

 (*) Food & Travel dergisi – Evren Mutlu
Erol B. Scott
erolbenjamin@yahoo.com, 533 650 80 70

Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.