Archive for the ‘Genel -sürdürülebilirlik’ Category

Geri Dönüşüm Çevrecilik midir?

17/01/2012

Geri dönüşüm eğer arkasında atık azaltma kampanyası yoksa yalnızca bir aldatmacadır. Çevrecilik konusunda ödül almış bir okulda başarı öykülerini dinlemek üzere çocuklarla sohbete koyuldum. Sınıflar arası yapılan yarışmada bir sınıf büyük bir farkla öne geçmiş. Başarıları da bol bol gazlı içecek içmiş olmaları ve bunun sonucunda da geri dönüşüm için diğer sınıflardan daha fazla atık çıkartmalarıydı.

Geri dönüşüm elbette kaynak ayrılması gereken bir konu fakat örneğin bir okul ya da belediye geri dönüşüm konusunda bir birim kaynak ayırıyorsa atıkları azaltmak üzere on birim kaynak ayırmalıdır. Geri dönüşüm en son çözüm olarak kafalarda kalmıyorsa atık azaltmaya göre geri dönüşüm konusuna daha çok zaman daha çok enerji ayrılıyorsa burada ciddi bir hata yapılıyor demektir. Asıl yapılması gereken sorun daha başlamadan çözüm yaratabilecek düşünen, yaratıcı, çözüm bulabilen çocuklar yetiştirmek, yetişkinleri örgütlemektir.

Bir evden, okuldan ya da mahalleden atık çıkmasını nasıl azaltabilirsiniz?  Buna kafa yormak dururken petleri, tetrapakları geri dönüştürmek üzerine çalışmak sosyal düzene kafa yormadan dilenciye para vermek gibidir. Hastalığın daha fazla yayılmasına katkıda bulunmaktan başka bir şey değildir.

Aslında kullandığımız ambalajların, kapların yani atık olabilecek her şeyin “çöp” olmadan öncesinde de bizleri maruz bırakabileceği pek çok sorun var. Örneğin gıdaları hangi ambalajlarda sakladığımız çok önemli. Çünkü tüm gıdalar içinde bulundukları ambalajlardan etkilenme potansiyeline sahip.

PETROkimya endüstrisinin bir ürünü olan pet şişeler içinde bulundurduğu sıvılar için sorunlu bir kaptır. Tetrapak içi alüminyum, karton ve plastik içeren 6 kattan oluşur. Bu maddelerin birbirinden ayrılıp dönüştürülmeleri farklı maddeler içerdiği için çok zordur. Bu atıkların ancak yüzde 15’i toplanıp ancak ekonomiye kazandırılabilmektedir.  Bunun önemli boyutta ekonomiye kazanç olduğunu kabul ederek daha çok bu tip atık projeleri (geri dönüşüm projeleri) ambalajcılar sektörü için pazarlama projeleridir. Hem ekonomik açıdan pahalı hem de sağlık açısından tartışmalı olan pet şişe ve tetrapak gibi ürünleri üretmeye ve kullanmaya devam ediyor olmak zaten bir sorun teşkil ediyorken atık haline getirdiğimiz bu ambalajları geri dönüştürmeden önce  asıl yapmamız gereken aldığımız, yediğimiz, içtiğimiz ürünün daha en başından atık olmamasına kafa yormak olmalıdır.

En başta petlerin, tetrapakların, camların, metallerin, kağıtların gerçek geri dönüşüm hikayelerini öğrenmemiz ve bunların geri dönüşürken de enerji gerektirdiklerini unutmamamız gerekiyor. Benim aklımı durduran bazı araştırmalar gösteriyor ki bugün bir kilo atıktan söz ederken aslında bu bir kilo atığın yetmiş kere daha fazlası bu atığı oluşturan ürünü çıkartırken oluşturuyoruz. Yani bir pet şişe üretilirken ne kadar atık çıkartıldığına, geri dönüştürürken  ne kadar enerji harcandığına baktığımızda bu pet şişelerin geri dönüşümünden yeniden pet şişe elde edilememekte ve sanayide başka ürünlerde kullanılmaktadır.

Bu akıl almaz tüketim çılgınlığına karşı hiçbir önlem almadan atık yönetimi yürütülemez. Yerli mallar haftasından tutun semt pazarlarının önemine kadar pek çok konuya eğilmek gerekiyor. Daha önemlisi çocuklarımızın içine çekilen yaşam tarzına bakılması gerekiyor. Çocuklarımız hiç gereksinmeleri olmadığı halde tükettikleri gıdalardan pilli oyuncaklara kadar sürekli tüketmeye teşvik eden reklamların, bilgisayar oyunlarının ve filmlerin (yani propagandanın)  kurbanı olmaktadırlar.

Genç beyinler “beşikten beşiğe tasarıma” yönlendirilmeli; tüketerek değil üreterek, sanatla, güzel dostluklarla mutlu olunması için ortamlar oluşturulmalı. Doğadan aldığımızı doğaya vermemiz ve Anadolu’nun unutulmakta olan pek çok değerini yeniden gündeme getirmemiz gerekiyor. Üretim ve tüketim mekanizmalarını gözden geçirmeden el atılan atık projelerinin havada kalacağını düşünüyorum.

Bugün bir okulda bir atık projesi oluşturulacaksa bu geri dönüşüm projesi değil atık azaltma projesi olmalı ve bez torba kullanımından söz edilmeli ayrıca yeniden kullanılan şişelerde ürünlerin alınması teşvik edilmelidir. Buna benzer pek çok yaratıcı atık azaltma projeleri vardır.

Geri dönüşüm bu şekliyle bize batıdan geldi. Bizim köylerimizde atıklarımız çöp olmadan bir şekilde ya toprağa geri dönüyor ya da bugünkü şekliyle bir çöp sorunu yaşanmıyordu. Geri dönüşüm sistemleri uygarlaşma sırasında doğadan aldıklarını doğaya veremediklerini anlayanların çöp gibi inanılmaz boyutlara ulaşan sorunlara çözüm bulabilmek amacıyla atıkları ekonomiye katma çabalarıdır. Batı ve doğu hiç atık çıkarmama üzerine endüstrilerini şekillendirmeye çalışırken geri dönüşüm iyi bir şey olmasına rağmen bizim buna takılıp kalmamamız gerekmektedir.

Çevreciliğin bir aldatmacaya dönüşme eğiliminde olduğu günümüzde gerçek çevrecilik ekolojik değerleri gözetmektir. Nasıl çevrenin temiz tutulması çevreciliğe pek yetmiyorsa aynı şekilde atık azaltma üzerinde yeterince yoğunlaşmadan geri dönüşüm üzerine çalışmak da çevreciliğe kesinlikle yetmemektedir.

Eğer atık azaltmaya 6 birim çaba harcanıyorsa, yeniden kullanmaya 3 birim harcanıyorsa ancak o zaman geri dönüşüm için bir birim harcanması önerilebilir.

Atıklardan proje üretmek pek akıllıca gözükse de, arkasında atıkların hiç oluşturulmamasına dair ne kadar çalışma yapıldığına bakmak gerekiyor. Eğer bu çalışma yeterince yapılmıyorsa nasıl olsa atıklar bir şekilde değerlendiriliyor, benim de atık çıkarmamda hiç sakınca yok diye düşünebiliyoruz. Bunu ne yazık ki ekoloji çalışmalarında üzülerek gözlemedik.

Hata yaptığımızda tabi ki özür dilememiz gerekiyor. Ama asıl yapmamız gereken bu hatanın oluşmasına neden olan ortama neden olmamak, neden olunduysa bu hatanın yeniden oluşmaması için olması gerekeni yapmaktır. Sürekli özür dileyerek pek bir yere varılmayacağı gibi sürekli geri dönüşüm projelerini üretmek de bizi bir yere götürmeyecektir.  Bunun yerine sorunun baştan çıkmaması için genç beyinleri yönlendirmemiz gerekiyor.

Bu konuyu dilim döndüğünce sevgili eğitimcilerin ve dostların dikkatine sunmak istedim.

Erol B. Scott
http://www.erolbenjamin.blogspot.com

Not: Okunması önerilen bir yazı:
https://patikayolculari.wordpress.com/2009/10/12/kompost-yapimi/

“Beşikten Mezara” değil “Beşikten Beşiğe”

20/03/2011

Cradle to Cradle (C2C)

Michael Braungart ve Tuna Öçuhadar

ile EkoYapı dergisi için yapılan söyleşi,

İstanbul 13 Aralık 2010, Tuna Özçuhadar

Henri Laborit, “İnsan ve Kent” kitabında, çağımız insanı için asıl sorunun çevre kirlenmesine yol açan sanayi kaynaklarını ortadan kaldırmak değil, bir sanayi kolunun atıklarını başka bir sanayi kolunun enerji kaynağına dönüştürmek olduğunu söylüyordu.

Laborit gibi düşünen ve “atık” kavramını bütünüyle ortadan kaldırmak isteyen kimyager Michael Braungart ve mimar William McDonough tarafından geliştirilen C2C “Beşikten Beşiğe” sistemi ile bugün büyük adımlar atılıyor. Braungart’a göre gelecekte sadece teknik besinler ve biyolojik besinler olmalı ve artık atık kavramı bütünüyle ortadan kalkmalı.

Ancak bu yaklaşımı salt malzeme bilgisi ve kimyayla ilgiliymiş gibi değerlendirmek de yanlış. C2C “Beşikten Beşiğe” yaklaşımı temelde insanın rolünün ne olduğu ile ilgili. Artık ürünleri farklı tasarlamaya ihtiyacımız var. Bu yeni süreçte, tasarımcılara çok iş düşüyor…

TÖ: Bilindiği gibi insanlar, içinde bulundukları topluluklar doğrusal şablonlarla tasarlanmış bir yapıda ve biyosfer ile etkileşimi düşünülmemiş faaliyetler içerisindeler. Oysa doğa döngülerle çalışıyor ve bu sistem ile sürdürülebilir bir etkileşimde bulunabilmek için döngüsel düşünce biçimleriyle toplumsal faaliyetlerin yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç var. Bize kısaca “Beşikten Beşiğe” yaklaşımının ana fikrini açıklayabilir misiniz?

MB: Genellikle insanlar ürünlerini ‘beşikten mezara’ üretmeyi düşünüyorlar. Bu da sonunda tüm gezegenin bir mezarlık olacağı anlamına geliyor. Eğer siz yıkımı sadece azaltırsanız beşik biraz daha geç mezara dönüşecektir. Hâlbuki yıkımı yavaşlattığınızda tahribat daha da büyük oluyor, çünkü sistem hücresel boyutta hasar görüyor. Hızlı bir çöküş olduğunda sistem hücrelerinden kendini yenileyebilme şansına sahip.

Doğrusal sistemleri düşündüğümüzde, bu gezegenin üstünde çok kalabalığız. Örneğin karıncaların biyokütlesine bakalım; bu gezegendeki karıncaların tümünün ağırlığının insanların toplam ağırlığının 4 katı olduğunu görüyoruz. Kalori tüketimi itibariyle 30 milyar insanınkine denk geliyor. Aslında biz çok kalabalık değiliz, sadece çok aptalız. Tasarımcılarımız yeterince iyi değil. Çöp ürettiğimiz müddetçe çok kalabalığız. Karıncalarla aramızdaki fark; biz çöp üretiyoruz. Öte yandan karıncalar ise diğer canlılara faydası olacak şeyler üretiyor. Brezilya’daki yağmur ormanları karıncalar sayesinde var. Çünkü onlar materyal akışlarını döngülere geri kazandıracak şekilde tasarlamışlar. Tabii ki biz karıncalar gibi yasamak istemiyoruz. Biz çamaşır makinelerimiz, televizyonlarımız olsun istiyoruz, bilgisayarlar gibi teknik ürünlere sahip olmak istiyoruz. Bu yüzden iki döngüyü birbirinden ayırt ediyoruz. Birincisi tükettiklerimizin içinde bulunduğu biyolojik döngü… Gıdalar, deterjanlar, fren balataları, araba lastikleri vb. şeyler. Bunlar biyolojik döngülere girecek şekilde tasarlanmalıdır. İkincisi ise verdikleri hizmetler için kullandığımız şeyler; televizyonlar, çamaşır makineleri, pencere doğramaları vb. şeyler de teknik döngülerde kullanılmak için tasarlanmalıdır. Yani sadece teknik besinler ve biyolojik besinler var ve atık yok. Her şey sonunda bir besin oluyor. Bu yüzden ürünleri farklı tasarlamaya ihtiyacımız var. Tasarımcılar kilit roldeler, çünkü pozitif malzeme listeleriyle materyal akışlarını tasarlamaları gerekiyor. “Filanca içermez” uyarısı yeterli değil! Yani sizi yemeğe davet etsem ve yemek “tavuk içermiyor” desem çok açıklayıcı olmazdı. İçinde ne olduğunu söylemeliyiz. Biz “Beşikten Beşiğe” ile “teknosfer” ve “biyosfer” deki materyal akışlarını tasarlıyoruz. İşte o zaman bu gezegende daha da kalabalık olabiliriz, çünkü bolca girdilerimiz olacaktır. O zaman diğer canlılara da faydamız olacaktır. “Daha az kötü” olmamıza gerek kalmayacaktır.

SADECE YOK OLURSANIZ “KARBON NÖTR” OLURSUNUZ, BUNUN TEK YOLU BU…

TÖ: Yalıtım malzemelerinde ve örneğin PVC, beton gibi yapı malzemelerinde “Beşikten Beşiğe” yaklaşımı nasıl uygulanıyor? “Beşikten Beşiğe” perspektifinden yapılı çevrede tehditler ve imkanlar nelerdir?

MB: Her şeyden önce yapılı çevre bunun için kilit rolde. Çünkü tüm enerji akışlarının ve materyal kullanımlarının üçte ikisi yapı ve onun çevresindekilerle ilişkili. Genellikle ‘eko-verimlilik’ ile işleri doğru bir şekilde yapıyorsunuz. Ama yanlış bir iş yapıyorsanız ve yanlış şeyleri optimize ediyorsanız bunu mükemmel bir şekilde yanlış yapmış olursunuz. Yapılı çevreye geri dönecek olursak,

Danimarka’da veya İsveç’te binalardaki iç hava kalitesi, şehirdeki havadan 3 ila 8 misli daha kötü. Şimdi enerji tasarrufu için binaları sarıp sarmalayarak problemi daha da büyütüyoruz. Bununla alakalı olarak söylüyorum; astım en çok görülen çocuk hastalıklarının başında geliyor. O yüzden öncelikle doğru şeyin ne olduğunu söylemek, ondan sonra optimize etmek gerekiyor. Yoksa yanlış işleri mükemmel yaparak onları mükemmel olarak yanlış yaparız. PVC örneğine bakarsak; PVC başından beri yanlış bir malzeme. PVC pencere doğramalarını geri dönüşüme soktuğunuz zaman eski kurşun ve kadmiyum stabilizatörleri çıkartıp yeni çinko ve kalsiyum stabilizatörleri katarsanız yeni matrisin içinde ağır metalleri seyreltmiş olursunuz. Örneğin PVC zemin kaplamaları veya duvar kaplamalarına baktığımızda bunların %50’ye varan oranda plastikleştiriciler içerdiğini görürsünüz. Bu plastikleştiriciler sodyum hipokloritle (çamaşır suyu) işlem görür, zehirli gaz salımlarına sebep olurlar ve biz bunları soluruz. Yani yanlış işleri mükemmel yapıyoruz. Söylenecek ilk şey: “ Biz binalardaki iç hava kalitesini, dışarıdakinden daha iyi yapmak istiyoruz” olmalı. Ondan sonra optimize edebiliriz. Bunun için “doğru malzemeler nelerdir” diye sormalıyız. “Bunların doğru kullanış biçimleri nelerdir?”, “Ağaçlar gibi binalar yapabilir miyiz?” Havayı, suyu temizleyen, diğer birçok canlıya habitat olabilecek, toprak üretebilecek, “karbon nötr” değil “karbon pozitif” olan… O zaman binaları ağaçlar gibi, şehirleri ormanlar gibi yapabiliriz. Yapılı çevre bu yönden kilit role sahip. Bu demek oluyor ki mimar ve tasarımcılar bir şeyleri sadece güzelleştirmek için değil; materyal akışını, insanın rolünü tasarlamak ve iyi bir ekolojik ayak izini tanımlamaya yardımcı olmak için varlar. Bugün en yeşil binanın hiç inşa edilmemiş olan olduğunu söylüyorlar. Biz ise diyoruz ki; en yeşil bina ağaç gibi davranan binadır. Neden karbon nötr olmalıymışız? Düşünebiliyor musunuz Kopenhag 2025’de karbon nötr olacağına dair bir deklarasyona imza attı. Sadece yok olursanız karbon nötr olursunuz, bunun tek yolu bu. Ortadan kalkmak için mi imza atmışlar? Biz binaları seviyoruz ve en önemlisi doğayı annemiz gibi görüp romantikleştirmiyoruz. Hiç bir anne 1999 burada (Türkiye) olan deprem gibi bir deprem üretmezdi. Bunun büyük bir felaket olmasının sebeplerinden biri de çelikteki bakır oranı o kadar yüksekti ki çelik kırılıyordu. Çelikteki bakır oranı %0.5’den yüksekse çelik çok daha kolay kırılır. Çok da kuvvetli olmayan bir depremde 20.000’in üstünde insan öldü.

Eko-Verimlilik bakışıyla eski arabalardan yapı çeliği imal ediyorlar, “kullanılabilecek doğru çelik hangisi” diye sormak yerine yapı çeliği için araba çeliği kullanırsanız chromium, manganese, cobalt, vanadium, molybdenum, antimony gibi bütün ender bulunan metalleri kaybedersiniz. Bütün bu metaller çeliğin içinde seyrelir ve yapının içinde kaybolurlar. Seyrelterek kaybettiğiniz için daha çok ender bulunan metaller bulmanız gerekir. Buna da “geri dönüşüm” (recycling) diyorlar!! Bu geri dönüşüm değil, bu “aşağı dönüşüm” (down-cycling)!. Çünkü geri dönüşümde bütün değerli materyali kazanırsınız. Her şey bir ortaklık içinde doğadan öğrenebilmemizle ilgilidir. Depremlerin, doğal felaketlerin sürekli tehditleri yüzünden Türkiye, Hollanda gibi “Beşikten Beşiğe” için ideal bir ülke olabilir. Tüm Hollanda “Beşikten Beşiğe”’ye doğru geçiş yapıyor, değişiyor. Bunun nedeni Hollandalılar “doğa”ya anne gibi bakarak onu romantikleştiremezler, çünkü ülkenin üçte biri deniz seviyesinin altındadır. Bu ondan öğrenmek ve diğer taraftan onunla ortaklık etmeyi getiriyor. Anne demişken… Ben 24 yıldır anne sütünün analizini yapıyorum. Kirliliğin yoğunluğu ve örneğin PVC katkılarının yarattığı kirlilik o kadar yüksek ki kanuni sınırları bazen 800 misli aşıyor. Doğa bunu asla yapmazdı. Doğa biyolojik döngülerde birikecek kimyasalları katiyen üretmezdi. Doğadan öğrenebiliriz. Doğa bizim öğretmenimiz olabilir ama annemiz asla. Şimdi artık 30 yıllık çevrecilik tartışmalarının ardından inovasyonlar yapabilir, çok daha iyi ürünler, binalar üretebiliriz.

TÖ: Bu noktada yine anne sütünün 9 aya kadar vazgeçilmez bir tercih olduğunu tahmin ediyorum, doğru mu?

MB: Anne sütünde bulunan kimyasalların yaklaşık üçte birinin direkt olarak yapı malzemeleri ile alakalı olduğunu söyleyebilirim. Bebeklerin ilk 9 ayda karaciğerleri çalışmadığında anne sütü vermek anlamlıdır. Büyük çoğunlukla hiç bir şey metabolizmalarında durmadığından, geçer gider. Anne sütü tabii ki süt tozundan çok daha iyidir. Ama 9 aydan fazla değil. Karaciğer çalışmaya başladıktan sonra bebek için gerçekten sorun oluyor. Hatta ondan önce, sorun olmasaydı bile, bebeğin istemeyeceği 2500 değişik kimyasalı ona vermek haksızlık olurdu. Sonuç olarak yapı malzemeleri ve iç mekân hava kalitesi kilit derecede önemli.

TÖ: Genellikle yalıtım malzemelerinde bulunan brominatli alev geciktiriciler (BFR) ve ayrıca Türkiye de bilhassa toplu konutlarda sıkça karşılaştığımız beton hakkında sormak istiyorum. Bu yapı malzemelerinin kullanımının yarattığı etkilerden bahsedebilir misiniz?

MB: Böyle buna benzer sonsuz sorun var. Bromium barındıran alev geciktiricileri her yerde bulabiliriz. Bunlar bağışıklık sistemimizi tahrip ediyorlar, hormonlar gibi davranıyorlar ve vücudunuzdaki hormon seviyelerini değiştiriyorlar. Bu yüzden somut olarak tarif etmelisiniz içinde ne olduğunu. Ne olmadığını değil! Betonda mesela yaklaşık 300 katkı malzemesi kullanılmakta. Hiç bir şey binalar için tasarlanmıyor, hiç bir şey iç mekân kullanımı için tasarlanmıyor, sadece enerjiden tasarruf etmek için. Ama biz bunu farklı yapabiliriz. Biz Heidelberg Çimento gibi bir firmayla bile havayı temizleyebilen çimento üzerinde çalışıyoruz. Sadece “zehirli olmayan” değil! Bu yüzden çimentonun içinde olabileceklerin pozitif listesi üzerinde çalışıyoruz. “Filancasız” değil! Birçok farklı karakteristiğe sebep olacak özellikte katkı malzemeleri var. Bunlar binanın içinde kullanılacak diye tasarlanmamışlar. Ucuz olsunlar ve bir şekilde işe yarasınlar diye geliştirilmişler. Çimento sanayisinde çok fazla atık yakılıyor ve bundan kaynaklı kirliliği çimentonun içinde daha sonra görebiliyorsunuz. Bu yüzden içinde ne olduğunu pozitif olarak tanımlamalıyız.

AĞAÇTAKİ YAPRAK SADECE “ZEHİRLİ DEĞİL” DEĞİL! HAVAYI TEMİZLİYOR…

TÖ: “Beşikten Beşiğe” çerçeve programında sertifikalandırma konusu nasıl kurgulanmış durumda? Kaliforniya’daki enstitüden biraz bahsedebilir misiniz?

MB: Önceleri Kaliforniya’da adına “Yeşil Ürün İnovasyon Enstitüsü (Green Product Innovation Institude) dediğimiz sonradan adını “Beşikten Beşiğe Ürün Enstitüsü” (Cradle to Cradle Product Institude) olarak değiştirdiğimiz, kar amacı gütmeyen bir enstitü kurduk. Burada elinizdeki herhangi bir materyali gidip sertifikalandırabilirsiniz. Biz birlikte çalıştığımız firmalara, çalışmadığımız diğer firmalardan farklı davranılmamasını sağlamalıydık, yoksa öbür türlü kendi kendimizi sertifikalandırıyor olurduk. Herkesin sertifika alma hakkı olmalı ve bu nedenle bu enstitü kuruldu. Örneğin Desso gibi firmalarla çalışıyoruz, halı üretiyorlar. Bu halılar sadece “kokmuyor” değil, bu minimum olurdu,  aynı zamanda havayı temizliyorlar. Ağaçtaki yaprak sadece “zehirli değil” değil! havayı temizliyor. Çalışmadığımız diğer bütün firmaların da sertifika alma şansına sahip olmalarını sağlamalıyız.

TÖ: Yapı malzemelerine dönecek olursak; geçenlerde bir yazıda ‘Beşikten Beşiğe’ gümüş sertifikasının, üzerinde brominatlı alev geciktiricisi olan bir strafora verildiğini okudum. Kritik bulduğum bir konu olduğundan sormak istiyorum. Bu ne anlama geliyor?

MB: Bunu ben de gördüm. Bana kalsa sertifikalandırmazdım. Ancak burada sertifikalandırılanın ürün değil şirketin stratejisi olduğunu söylemeliyim. Dow, bunun yerine alternatifini 2 yıl içerisinde koyacaktır. Bunun için ellerinde var olanla para kazanmaları lazım. Dow gibi bir firmayı ele aldığımızda ürünlerini %40’ının “Beşikten Beşiğe” için uygun olduğunu görürüz. Fakat bunun reklamını yapamazlar çünkü kalan %60’i uygun değil. Tümünü değiştirebilmek için para kazanmaları gerekir. Desso’ya baktığınızda 2020’de nerede olmak istediklerini tanımlamışlar. Şimdi buradayız ve 2020’de şurada olmak istiyoruz diyorlar. Desso gibi bir firma bile bitumen tabanlı halıları satarak para kazanmak durumunda. Bitumen taban asla “Beşikten Beşiğe”’nin içine girmez çünkü hiçbir şeyi ayrıştıramazsın ve bitumen her şeyi kirletir. Bugün bitumenden sorunlu bileşenleri ayırabilirsiniz, fakat yine de bunları teknik veya biyolojik döngülerin içine sokamazsınız. Şimdilik firma bununla para kazanmak durumunda. Yalıtım malzemesinde sertifikalandırılan, Dow’un bunu değiştirmeye olan niyeti ve atmayı düşündüğü adımlardır. Eğer gerçek bir alternatif ile gelmezlerse sertifikayı 16 ay içinde kaybedeceklerdir.

TÖ: Yani sertifika ürüne değil niyete verildi öyle mi?

MB: Sertifika denildiğinde ‘pozitif olarak tanımlanmış’ demek oluyor. Onlar ilk defa sistematik olarak ürünün içinde ne olduğunu listelediler. Bu birincisi. İkincisi ise biyolojik ve teknik döngülere girmesini planladılar ve A, B, C, X içerisinde yer değiştirecekler. A ideal, B prensip olarak uygun, C tolere edilebilir, X ise aşamalı olarak çıkartılmalı anlamına geliyor. Bromin içeren her şey kesinlikle X kimyasallarıdır, şüphesiz çıkartılmalıdırlar. Eğer 2 yıl içersinde çıkartmazlarsa sertifikalarını kaybederler. Fakat onlar bir plan yaptılar ve bunu nasıl gerçekleştireceklerini söylediler. Biz bu nedenle onlar yanlış ürünü satarken bile orada neyi değiştirmeleri gerektiğini söyleyerek onlara yardımcı oluyoruz. Çünkü materyalin kendisi orada dönüşümün faktörü oluyor. Dediğim gibi biz onların planını ve pozitif malzeme tanımlarını sertifikalandırıyoruz. Onun için sertifikanın mantığına göre anlamlı oluyor. Bana kalsa sertifikalandırmazdım fakat sertifikanın yönergesine göre sertifika alma hakları var.

TÖ: Yine de hala biraz yanıltıcı değil mi?

MB: Evet, tabii. Tümüyle sizinle aynı fikirdeyim. Bunu gördükten sonra duramazdım, bu sebeple şu anda sertifikanın 3.0 versiyonu üzerinde çalışıyoruz. Böyle bir durum bir daha mümkün olmayacak. Sertifikalarını kaybetmemek için 16 ay içinde bir alternatif ile geleceklerini düşünüyor ve onlara güveniyoruz.

İHTİYACIMIZ OLAN ŞEY MİZAH ANLAYIŞI, YARATICILIK, EĞLENCE, İYİMSERLİK, MERAKLI OLMAK,  ÇEŞİTLİLİĞE İLGİ DUYMAK…

TÖ: Peki “Beşikten Beşiğe”nin Türkiye’de kullanımı için neler önerebilirsiniz? Yapılı çevrede başarılı olabilecek değişim için kaldıraçlar nerelerdedir? Nelerdir? Kimlerdir?

MB: Öncelikle doğru yönde basit işler yapmamız lazım. Yoksa ekonomik büyüme çok hassas temellere dayalı. Örneğin yapı malzemelerini değiştirmezseniz bir sonraki deprem, büyümenin de büyük bir kısmını tahrip edecektir.

TÖ: Ulaşılabilir, erişilebilir meyveleri önce toplamak…

MB: Evet. Söylenecek ilk şey “hadi gelin değişik çeşit materyallerle kirlenmemiş sadece çelik olan yapı çeliği üretelim.” İhtiyacımız olan şey mizah anlayışı, yaratıcılık, eğlence, iyimserlik, meraklı olmak,  çeşitliliğe ilgi duymak vb, ve bunların tümü Türkiye ile alakalı şeyler. Burada insanların çok iyi bir kültürel arka planları var, “Beşikten Beşiğe “ye güçlü bir şekilde destek olabilirler. Basit şeylerle başlardım ve derdim ki “Biz iç mekan hava kalitesi dışarıdakinden daha iyi olan binalar istiyoruz”, “Biz karbon pozitif olmak istiyoruz, karbon nötr olmak istemiyoruz,”, “Biz başka canlıların hayatına destek olabilecek binalar inşa etmek istiyoruz.”. Bu nedenle ağaçlar gibi binalar yapalım, böylelikle çabucak ‘Beşikten Beşiğe’ ye çok yaklaşmış oluruz. Bu aynı zamanda insanoğlunun bu gezegendeki yaratıcılığını kutlamakla da ilgilidir. Var olduğumuz için kendimizi suçlu hissetmemeliyiz. Varlığımızla gurur duyabiliriz.

Kadınların ruj sürmesi verimli (efficient) olmayabilir ama etkili(effective) olduğunu hepimiz biliyoruz.

TÖ: Merak uyandıran konuların bazılarından peş peşe birleştirilerek oluşturulmuş bir soru dizisi ile devam edelim. ‘Beşikten Beşiğe’, ‘Biyo-taklit’i nasıl dahil ediyor, permakültür prensiplerini nasıl kullanıyor, tasarımın sosyal yönü ile ilgili bir şeyler söylüyor mu? İnsan ihtiyaçlarını nasıl tarif ediyor? Elektromanyetik radyasyon hakkında ne düşünüyor?

MB: Anlaşılması gereken en önemli şey bu artık “yeşil” hakkında bir şey değil, bu kalite hakkında bir şey. Bu sürdürülebilirlik hakkında değil. Çünkü sürdürülebilirlik yeterli değil. Sürdürülebilirlik sadece kötü yaptığınız şeylerin telafisi ile ilgileniyor. Kimya sanayisi bile bunu anladı. Artık konu “yeşil kimya” değil, konu “iyi kimya”. Basitçe konu iyi mimari, konu iyi tasarım ve bu tümüyle kalite ile ilgili. Bu yüzden tabii ki “biyo-taklit’i dahil ediyoruz. Çünkü doğadan öğrenebiliriz, onunla ortaklık kurabiliriz. The Natural Step de var bunun içinde çünkü sistem koşullarını iyi anlamalıyız. “Beşikten Beşiğe” de ‘yapmamalısın’ ‘etmemelisin’ yok. İnsanların “daha az kötü” olmalarını sağlamak için onları kontrol etmek yerine, onları iyi olmaları için destekliyoruz. Onlara iyi olabilmeleri için şans verirseniz iyi olmak istediklerini biliyorum. İnsanlar toplumda kabul gördüklerini kendilerine güvenildiklerini hissettiklerinde her zaman arkadaş canlısı ve cömert olurlar. Bu bütün kültürlerde böyle. O yüzden insanların “daha az kötü” olmalarını sağlamak için neden onları kontrol edesiniz ki? ‘Beşikten Beşiğe’ batının problemlere ve kavramlara analitik bakışı, doğunun döngüsel düşünce tarzını ve güneyin tüm bunları keyifle yapmasını birleştiriyor. Türkiye bunun tam ortasında ve ‘Beşikten Beşiğe’ için ideal bir ülke.

TÖ: Tasarım süreci nasıl işliyor? Şirketlerin, tasarımcıların karar vermelerine, paydaşlarla hep birlikte tasarım yapmalarına yardımcı olacak bir metot öneriyor musunuz?

MB: Evet, tabii. Tasarımcılar bunların arasında en önemlileri. Ve mimarlar, mantıken onlar da tasarımcıdır. Her şeyi paket ve içeriği olarak görmeye ihtiyacımız var. Evler insanların ikincil paketleridir. Kıyafetlerimiz de birincil paketimizden başka bir şey değildir. Dergiler, bilginin, eğitimin ve eğlencenin paketidir vb.. Sormamız gereken: “niyet nedir?” Bu ürünü aldığında ne yapmak istiyorsun? Birçok durumda üründen bahsederken aslında onun sağladığı servis ile ilgileniyoruz. Gerçekten yeni bir halı mı almak istiyorsunuz? Yoksa aslında yeni bir akustik ve görüntü mü istiyorsunuz? Yani sorulacak ilk soru; “Ürünün amacı ne?’ sonra dersiniz ki ben bu amaca nasıl hizmet edebilirim? Sonra geliştirdiğim ürün kullanılırken tüketiliyor mu, kimyasal, biyolojik ve fiziksel olarak değişiyor mu? Biyolojik sisteme göre tasarlanmalı. Bugün bütün bu endüstriyel yaşantımızın içinde ürettiğimizden 5000 kat daha fazla verimli toprak tüketiyoruz. Bütün karbonun üçte ikisi petrolde veya kömürde değil, toprakta. Biyokütle için mısır ürettiğimizde örneğin 11 ila 13 ton hektar başına toprak kaybediyoruz. Bunu asla telafi edemeyiz. Örneğin demeliyiz ki; üretilen ürün ayakkabının tabanı olduğunda biz bunu tüketiyor muyuz? Avrupa Birliğinde üretilen bir sandalyeden bir parça koparsanız, parçayı tehlikeli atık yakma tesisine göndermelisiniz. Oldukça sağlıksız bir durum. Bizim seçtiğimiz her şey sizin yiyebileceğiniz şeyler. Çünkü yersiniz, temas edersiniz ya da solursunuz. Böylelikle materyal biyolojik sisteme gidebilir. Kestiğiniz parçaları bahçeye gömebilirsiniz, turba yerine geçer. Yani biyolojik bir besindir. Ya da diyebilirsiniz ki “siz yoksa bunu çamaşır makinesi gibi kullanmak mı istiyorsunuz? Çamaşır makinesini tüketmezsiniz, onu sadece kullanırsınız. Yani biyosfer ve teknosfer’deki, biyolojik ve teknik besinler arasındaki farkı ayırt edersiniz. Sonra bir ürün geliştirirsiniz, fakat sadece ürünü geliştirmezsiniz bunun tedarik zincirini de geliştirirsiniz. Bu tabii ki, bu ürün aynı ürüne yeniden dönüşecek anlamına gelmiyor. Bir sonraki şey ise teknosfer ve biyosferin idaresi için tasarlarsınız. İçinde bulunacak materyallerin pozitif listesini yaparsınız. “Filancasız değil” şeklinde ifade etmek yerine içindekileri tanımlarsınız. Sonra onları biyolojik ve teknik sisteme nasıl sokacağınıza bakarsınız, sonra da bunu nasıl gerçekleştireceğinizin planını yaparsınız. Bu nedenle önce nerede olduğunuzu sonra da nerede olmak istediğinizi tanımlarsınız, bunun için bir yol haritanız olur ondan sonra da müşteriniz dönüşümünüzde size yardım eder. Bu tasarımcıları çok daha önemli kılar.

Gübrelerdeki radyoaktivite ile ilgili kanuni hiç bir sınırlama yoktur. Biz farkına varmadan sürekli arttırdığımız kontaminasyonumuzu gübrelerdeki radyoaktivite ile de alıyoruz. Lösemi düşük doz radyasyon ile çok yakından alakalıdır. Örneğin alçıtaşında kömürle çalışan termik santrallerdekinden çok radyoaktivite vardır. Sonra bunu ve çimento ile birlikte radyoaktivite yüklü uçucu külleri de binanın içine sokuyoruz ve binayı ışınım salan, sağlıksız bir yer haline getiriyoruz. Bu yüzden somut olarak nerede olmak istediğinizi tanımlamalısınız. Sonra oraya nasıl gideceğinizi planlamalısınız. Bunu yapmak için bir engel olduğunu düşünmüyorum. Belki biliyorsunuzdur fosfat her şeyden çok daha değerli. Mimarlar besleyicileri (nutrients) geri getirmeliler. Bakır az bulunuyor, petrol de öyle. İşin enerji tarafını çözeriz, ama materyal tarafından gelen, geri dönen yeterli materyalimiz yok. Anahtar tasarımcılar ve mimarlarda.

TÖ: Karmaşık sistemlerle baş etmek her zaman sorundur. Belli bir amaç için bir kimyasalı onayladığınızda mesela onun kullanım safhalarında hangi başka kimyasallarla çapraz reaksiyona gireceğini asla bilemeyebilirsiniz. Zincirleme reaksiyonları önceden kestirmek mümkün olmayabilir. Örnek olarak birçok diş macununda bulunan triclosan, şehir şebekesinden verilen suyun içindeki klorin ile birleştiğinde, her dış fırçaladığımızda bizi sistematik olarak zehirleyen bir unsura dönüşüyor.

MB: Tabii bunu herkes bilir. Zehiri normal bir banknottan da alabilirsiniz, üstünde stabilizatör olarak kullanılan epichlorohydrin bulunmaktadır. Kirli para ile sürekli kontaminasyona maruz kalıyoruz. Başından itibaren kirli çünkü elle teması düşünülerek tasarlanmamış. Örneğin Avrupa da kullanılan madeni paralara baktığımızda herhangi legal bir üründekinden 200 kat daha fazla nikel bulunduğunu görüyoruz. Kadın kasiyerlerin nikel alerjisi oluyor. Kadınların %15’inde var bu. Bu çok kritik ve işte bu yüzden tasarım çok önemli. Kesinlikle haklısınız, kimyasallar birbirini etkiler. Onun için emin olunması gereken ilk şey onların biyolojik sistemde kalıcı, dirençli olmamaları ve birikmemeleridir. Bu tür kimyasallar “Beşikten Beşiğe” ürünlerinde ve üretim süreçlerinde uzun vadede kullanılamazlar.

TÖ: Sertifika sahiplerinin veritabanlarından oluşan bir geribildirim mekanizması var mı?

MB: Evet. Somut olarak ellerinde olanı ve optimizasyon planlarını tanımlamalılar. Bunu yapmazlarsa 2 yılda sertifikalarını kaybederler. Ben kimyager ve malzeme ile uğraşan bir bilim insanı olduğum için herkes “Beşikten Beşiğe”yi malzeme bilgisi ve kimya ilgili bir şeyler zannediyor. Hayır değil! Bu temelde insanın rolünün ne olduğu ile ilgili. Doğru soruları sorarak birçoğundan daha iyi kimyager olabilirsiniz. Tasarımcı olarak sadece doğru soruları sorarsanız; “Bunu yaktıktan sonra bahçeme gömebilir miyim?” Bu kompost olur mu? veya bunu teknik döngülere tekrar nasıl sokabilirim? vb. kimya bilmenize gerek kalmaz. “Beşikten Beşiğe” nin başarısı ‘evet – hayır’ kararlarından geliyor. Piyasadaki her şey o kadar ilkel ki, doğru sorularla çok parlak bir tasarımcı olabilirsiniz. 3 yıl öncesine kadar piyasada siyah olup da derinize direkt temas ettirmek isteyebileceğiniz hiç bir tekstil ürünü satılmıyordu. Biz bütün bu lüks markaları inceledik. Armani, Gucci, Louis Vuitton, bunların tümü tehlikeli atık sınıfında. Çocuk oyuncaklarını inceledik. Metal oyuncaklarda 700’e kadar sorunlu kimyasallarla karşılaştık. Şimdi Avrupa birliği yasakladığı kimyasalların sayısını 39’dan 64’e çıkarttı. Buna “Ekolojizm” diyoruz, bir şeyi yapıyormuş gibi görünüyorlar. Bu bana nasıl yardımcı olabilir ki, eğer ben dünyanın en büyük çocuk oyuncağı üreticisinin metal oyuncaklarında 700 problemli kimyasal buluyorsam? Çocukların oyuncaklarının içine kadar girmemeliyiz. Daha iyi çocuk oyuncakları en son teknolojiye sahip tasarımlar değil basit olanlar. Bütün materyalleri bilmeniz gerekmez. Burada tasarımcılarda olması gereken mantığı görebiliriz. Çok basit şeylerden başlayabiliriz. Teknosfer ve biyosfer! Sonra kimyagerlere gelir seçenekleri sorarsınız. Birisi “eğer elinde çekiç varsa her şey sana çivi gibi gelir’ demişti. Ben kimyagerim her şeye kimyasal gözüyle bakıyorum. Tasarımcılar için soru bu değil. Çoğunlukla bir şeyleri güzelleştirmek için daha farklı yapabilir miyiz diye bakıyorlar ve bununla mutlu oluyorlar. Bizim gerçekten bir şeyleri değiştirmek isteyen daha değişik kişiliklere ihtiyacımız var, sadece güzelleştirmekle uğraşmayan. Yoksa yanlış şeyleri optimize ederek onları mükemmel olarak yanlış yapıyoruz.

Michael Braungart kimdir?

Prof. Dr. Michael Braungart, 1987 yılında kurduğu EPEA Uluslararası Çevre Araştırma Şirketinin (Hamburg, Almanya) bilimsel direktörlüğünü yürütüyor. Virginia, Charlottesville’deki  McDonough Braungart Tasarım Kimya’nın (MBDC) ve ayrıca 1989 yılında kurulan Hamburg Çevre Enstitüsünün (HUI) da kurucuları arasında yer alıyor. Bu organizasyonlar, bilinçli, estetik ve eko-etkili tasarımlar ile bütünleşen değerler topluğunu paylaşmakta ve Beşikten Beşiğe® çerçevesi içinde ürünleri en iyi şekilde kullanmanın yollarını aramaktadırlar.

Michael Braungart, 1994 yılından beri Lüneburg Üniversitesi’nde (Almanya) Süreç Mühendisliği konusunda profesörlüğünü sürdürüyor. Bunun yanında 2008 sonbaharından itibaren Rotterdam Erasmus Üniversitesi, Hollanda Dönüşüm Araştırma Enstitüsü’nde (DRIFT), Delft Teknoloji Üniversitesi işbirliği ile kurulan kürsünün sorumlusu olarak Beşikten Beşiğe® yüksek lisans programını yürütüyor.

Bu faaliyetlerle birlikte, Prof. Braungart eko-etkili ürünlerin ve yönetim sistemlerinin tasarımı için araçlar geliştirmekte, çeşitli sektörlerden, birçok kuruluş ve şirket ile beraber çalışmaktadır. 2002 yılında Darden School of Business’e konuk profesör olarak davet edilmiş, eko-verimlilik ve eko-etkililik, Beşikten Beşiğe® tasarımı ve bilinçli materyal havuzu oluşturma gibi konularda dersler vermiştir ve bütün dünyada çeşitli üniversitelerinde dersler vermeye devam etmektedir.

Sürdürülebilirlikte İsveç deneyimi; The Natural Step (TNS)

23/09/2010

Sürdürülebilirlik… Dilimize süratle giren bu kavram birçok şekilde tarif edilmeye, tanımlanmaya çalışılıyor. 1987’de Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Komisyonuna bağlı Brundtland Komisyonu, hazırladığı “Ortak Geleceğimiz” adlı raporuyla, sürdürülebilir kalkınma kavramını dünyanın gündemine sokarken “gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama olanaklarını tehlikeye atmadan günün neslinin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi” şeklinde tanımladı. Ardından yıllar içerisinde başka birçok organizasyon tarafından onlarca tanım daha yapıldı ve sürdürülebilirlik ihtiyacı yeni olmasa da, görece yeni olan bu kavram dünyada artık bir çok bireyin, topluluğun, organizasyonun gündeminde daha sık yer almaya başladı. 

Ancak sürdürülebilirlik için atılacak adımlara yol gösterebilmek, strateji oluşturabilmek için, içinde yaşadığımız koşulları tarif edecek, sınırları belirleyecek, sürdürülemezliğin sebeplerini somut ve bilimsel bir tarafsızlıkla ortaya koyacak bilgiye ihtiyaç vardır. Yerel yönetimler, şirketler, vb. kurumlar, kuruluşlar sürdürülebilirlik yolunda pratik uygulamalar için, yeterli kesinlik ve açıklık içeren tanımlara ve metotlara ihtiyaç duymaktadırlar. 

Bu bağlamda sürdürülebilir bir toplum yaratmak vizyonu ile 1989’da İsveç’te kurulmuş kar amacı olmayan bir organizasyon olan The Natural Step (TNS) 20 yılı aşkın bir süredir yüzlerce kuruluşun sürdürülebilirlik yoluna girebilmeleri ve doğru yönde hareket edebilmeleri için aralarında eğitim, danışmanlık ve araştırma hizmetlerinin de  bulunduğu hizmetler vermektedir. Son olarak Kanada’daki 2010 kış olimpiyatlarının yapıldığı Whistler’in de aralarında bulunduğu birçok eko-belediyenin yanı sıra, Interface, IKEA, Nike, Starbucks, Scandic Hotels, Hydro Polymers, Rohm and Haas gibi şirketler TNS ile çalışmaktadırlar.
 
Sürdürülebilirliğin Nobel’i olarak kabul edilen “Blue Planet” dahil olmak üzere bir çok ödülü bulunan İsveçli tıp doktoru Prof. Dr. Karl Henrik Robert’in kurucusu olduğu TNS’nin oluşturduğu Çerçeve Programı (TNS Framework) ise karmaşık sistemlerde planlama yapmak için tasarlanmış, kapsamlı bir modeldir. Organizasyonların stratejik planlamalarının içine sürdürülebilir kalkınmayı entegre ederek uzun ömürlü dönüştürücü değişim yaratmayı amaçlayan bu çerçeve programı temeli bilime dayalı dört sürdürülebilirlik ilkesi ile bütünleşiktir.

Kendi haline bırakıldığı takdirde yerküre sürdürülebilir bir sistemdir. Fakat son iki yüz yıldır devam eden insan etkinliklerinin, süregelen sağlıklı doğal dengeleri günümüzde tehdit etmekte olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyoruz. 1990’ların başına dayanan, iki seneyi bulan çalışmaların sonucunda, uluslararası 200 kadar biliminsanı ve uzman, insanoğlunun doğayı ve yaşam desteği olan doğal fonksiyonları 3 temel şekilde zarara uğrattığının sonucuna oy birliğiyle vardılar. Bununla birlikte insanoğlunu hayatta tutan kaynakların, yapıların ve fonksiyonların devamlılığı için uyulması gereken 3 temel ilke tanımladılar. Son olarak, sosyal ve ekonomik insan etkinliklerinin doğada görülen hızlı yıpranışın baş sebebi olduğunu göz önünde bulundurarak, bu etkinliklere sebep olan ve insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini göz önünde bulunduran dördüncü bir ilke daha eklediler 

 Sürdürülebilir bir toplum için TNS’nin tarif ettiği 4 sürdürülebilirlik ilkesi; 

  Yerküreden çıkarttığımız maddelerin yeryüzünde sistematik olarak birikmelerine sebep olan katkımızı elimine etmeliyiz. (Ağır metaller, fosil yakıtlar gibi)
  Toplumun ürettiği kimyasallar ve bileşenlerin yeryüzünde sistematik olarak çoğalmasına sebep olan katkımızı elimine etmeliyiz (Diyoksinler
  Artan fiziksel bozulmaya, doğanın ve doğal süreçlerin sistematik olarak yok edilmesine katkımızı elimine etmeliyiz. (Aşırı orman hasadı, hassas yaban hayatının yaşam alanlarına yapılan asfalt yollar gibi)
  İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilme kapasitelerinin sistematik bir şekilde engellenmesine olan katkımızı eline etmeliyiz. (Güvenli olmayan ve sağlıksız çalışma koşulları, düşük ücret ile insan çalıştırmak gibi)

İlk okunduğunda, sürdürülebilirlik ilkeleri toplumun tüm madencilik aktivitelerinden, tüm kimyasal madde üretimine ve doğaya her türlü müdahaleden vazgeçilmesi gerektiği mesajını veriyor gibi gelebilir. Ama söylemek istenilen bu değil. Sorunun kaynağı madencilikte; toplumun ürettiği kimyasal maddeleri kullanmamızda, ya da doğal süreçleri bozmamızda ve insanların ihtiyaçlarını karşılayabilme kapasitelerini engellememizde değil. Sorun, var olan endüstriyel sistemin, sistematik olarak doğal kaynakları harcamak ve doğaya yabancı maddeleri sonsuz bir şekilde üretmek üzerine kurulmuş olmasıdır. Kurulu bu sistemin sonucu olarak sadece insanlara değil, oluşması milyonlarca yıl sürmüş doğal süreçlere de zarar veren kirletici maddeler artarak çoğalmaktadırlar.   

Dördüncü sürdürülebilirlik ilkesine gelince; TNS insanın temel ihtiyaçlarından bahsedebilmek için Şilili ekonomist Manfred Max Neef’in tanımlarını baz alıyor. Manfred Max Neef zaman ve kültür ayrılığı gözetmeyen dokuz temel insan ihtiyacı saptamıştır. Bunlar; yaşamı sürdürebilme ihtiyacı, korunma ihtiyacı, şefkat ihtiyacı, anlayış ihtiyacı, katılım ihtiyacı, boş vakit geçirme ihtiyacı, yaratıcılık ihtiyacı, kimlik ihtiyacı ve özgürlük ihtiyacıdır. Max Neef bu temel ihtiyaçların hiçbirinin bir diğeri ile değiştirilerek tatmin edilemiyeceğinden ve herhangi birinin eksikliğinin farklı şekillerde yoksunluğa sebep olacağından bahseder.  

TNS Çerçeve Programı yukaridakı sürdürülebilirlik ilkelerinin tanımladığı sistem sınırları içerisinde, planlamasını “Backcasting from Principles” diye bir kavram üzerine yapılandırıyor.  “Backcasting”* kelimesi kulağa tuhaf gelse de yabacısı olmadığımız bir şey. Yeni bir iş olsun, yeni bir ilişki olsun veya sürdürülebilir bir toplum olsun, gelecekte olabilecek bir şeyi düşündüğümüzde genellikle “backcast” ediyoruz aslında. Backcasting yöntemi bugünün koşullarını düşünerek değil, nasıl bir gelecek istiyorsak onun vizyonu ile planlama yapmaya yarıyor. Eğer istediğimiz her şeye ulaşabilseydik, “başarı” diye nitelendirdiğimiz şey ne olurdu? O iş, o ilişki veya toplum nasıl görünürdü? Aklımızda hayalini kurduğumuz geleceğin vizyonuyla  ve bugün nerede olduğumuza bakarak “vizyonumuza ulaşmak için hangi eylemleri gerçekleştirmemiz gerekir?” sorusu ile yola çıkıyoruz. Bu stratejik yaklaşım sayesinde bugünün gerçekleri ile arzulanan gelecek arasındaki köprüyü kurmaya başlayabilir ve gerçekleştireceğimiz pratik eylemlerle oraya adım adım yaklaşabiliriz. 

Genel merkezi İsveç’te bulunan TNS’nin 11 ülkede ofisi bulunmaktadır. Sürdürülebilirliğin kurum ve kuruluşların vizyonuna yerleştirilmesi, bu doğrultuda bilimsel araştırmaların ve TNS çerçeve programı uygulamalarının geliştirilmesi amacıyla Prof. Dr. Karl Henrik Robert’in kurucusu olduğu  Blekinge Teknoloji Enstitüsünde, İsveç’te, bir yükseklisans programı açılmıştır. 2005 senesinde ilk mezunlarını veren program  “Sürdürülebilirliğe doğru Stratejik Liderlik” (Masters in Strategic Leadership towards Sustainability – MSLS) başlığı ile sürdürülebilirlikle ilgili dünyanın en inovatif eğitim programlarından biri olarak kabul edilmektedir.

*Backcasting: Geleceği tahmin (“Forecasting”) ederek hareket etmekten farklı olarak “Backcasting” arzulanan bir gelecek tarifinden bugüne doğru düşünerek gelecek ile bugünu birbirine bağlayan köprüyü uygun politikalarla ve programlarla kurmak olarak yorumlanabilir. 

Kaynak: www.thenaturalstep.org

Ece Utkucan,

Pınar Öncel,

 Tuna Özçuhadar

Daha fazla bilgi için e-postayla erişmek için towardsustainability@gmail.com

Editorun notu: Bu yazı EKOYAPI (http://www.ekoyapidergisi.com/e_dergi/ekoyapi.swfdergisinde yayınlanmak üzere yazılmıştır.

Ekoloji değil, Akort Dizge…

03/04/2010

Ne kadar narin ve ne kadar uzak görünüyor. 

Bu narin uzaktalığın resmi, uzay yarışının ikinci aşaması 1968 Yılbaşısı’nda, Apollo 8 mürettebatı  tarafından çekildi..

Yeryüzü ve üzerindeki incecik katmandaki canlı hayat, bu kocaman ıssız  evrende  serapsı bir vahaydı sanki.

Ay’ın ufkundan yeryüzünü böyle görmek ve zarif kırılganlığının farkına varmak,  bakış açılarımızı da değiştirdi.

O zamanlar henüz tohum aşamasında olan çevrecilik hareketinin arkasındaki ana güç, işte bu değişen bakış açıları oldu.

Bu tıpkı, insanın başka bir ülkeye gittiğinde kendi ülkesinin farkına varması gibi bir aydınlanmaydı.

  Dünya’mızın ne kadar küçük ve kırılgan olduğunun  farkına varmamız için bizim de Ay’a gitmemiz gerekti.

Ekoloji, 1968’de uzaya fırlatılana kadar bir bebekti.

Ekoloji, uzayda o yüksekliğe ulaştığında kendi görüntüsü karşında donup kaldı. Kendine ilk kez ötekileşti.

Meğer, hiç de öyle güçlü kuvvetli ve sonsuza kadar dayanıklı bir şey değilmiş.

Hele, sonsuz ve ıssız evrenin merkezinde hiç değilmiş. Öylece kenarda  duran küçücük ve kırılgan bir  bebekmiş.  

Ekolojiinin Ay’dan kendine ilk bakışı, bir bebeğin ilk kez kendinin farkına varması gibiydi. 

Ötekileşmek ve çevreleşmekti  bu.

Acı veren bir kendi dışına çıkma ve kendinin farkına varma deneyimiydi bu.

Ay’dan yansıyan değişen bakış acılarının yol açtığı bu yeni hareket, neden “çevreci” olarak nitelendi?

Oysa ki, “çevre” kavramı içinde bir “merkez” kavramının olmasını zorunlu hale getirir.

Kopernik ve Galileo sayesinde  bencilliğimizin evrenin merkezinde yer almadığını güç bela kabul ettik

Fakat henüz bencilliğimizi yeryüzünde, içinde yaşadığımız doğanın da merkezine koyarak, yetkilendirmekten vazgeçemedik.

“Çevre” diyerek, bencilliğimizi doğanın merkezine ve zirvesine koyduk.

Çünkü bu kavramsal çerçeve, doğunun ölçülü birlik ve beraberlik bakış acısı yerine, batının ölçüsüz bölücü bakış acısı tarafından üretildi.

İnsan, doğa içinde bu ölçülü birlik ve beraberliğin ürettiği  doğaya ait en ileri bilinç seviyesidir.

Bu nedenle doğadaki birlik ve beraberliğin ürettiği en ileri bilinç seviyesi olarak Ay’a gidebildik.

Ay’a giden aslında insan kılığında doğaydı.

Topraktan…Havadan…Sudan…Ateşten…Odundan…Madenden bir özneydi.

Bu nedenle, doğa insan için  çevre olamazdı.  İnsanın ta kendisiydi çünkü.

“Ekoloji” terimi de nedense köken bilim açısından yetersiz geliyor bana: “Oikos”, Yunanca “ev” demek.

“ev” kavramı da doğanın hak ettiği özne olma yetkisini elinden alıyor ve onu insanın çevresi yani nesnesi haline çeviriyor.

 insanı, doğadan bölüyor  ve ayırıyor. Doğanın birlik ve beraberliğini bozuyor.

Ekoloji yerine, akort kavramından “Akordoloji” kavramına ne dersiniz?

Neden “akordoloji”?

Köken bilimsel olarak, akort kelimesi dilimize Fransızca “accord”  kelimesinden kazandırılmıştır.   

“accord” kelimesini köken bilim acısından Türkçe’den Fransızca’ya oradan da Latince’ye kadar izleyebiliyoruz.

Latince “ac-cord”un ac’si, “ad” dan gelir. “ad” takısı da Latince “-e doğru” anlamındadır. Kalan “cord” eki ise, gönül ve/veya şuur anlamındadır.

Öte taraftan, sürdürülebilir üretkenliğimiz için hovarda Dionisos yanımızla, aklı selim Apollon yanımızın birlikteliğidir bu. 

Bu nedenle Türkçeleşmiş “Akort”un köken bilimsel anlamı, gönül ve/veya şuura doğrudur. 

Gönül ve şuur kavramları ise, doğanın kendini sürekli akort  eden birlik ve beraberliğinin insanda en üst seviyesine ulaşmış bir ürünüdür.

Bu nedenle, “akordoloji” ve “akort sistem” terminolojisini , “çevre” veya “ekoloji” terminolojisi yerine öneriyorum.

Deniz Postacı

Not: Kendisi sürdürülebilir yaşam kolektifi (www.surdurulebiliryasam.org) üyelerinden olup diğer yazıları http://adcordis.wordpress.com dan erişebilirsiniz.

Beslenmenin Demokratikleştirilmesi

22/10/2009

 (Sohbetlerine doyamadığımız hocamız Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL yazısını çok kritik olan gıda konusu gündemimizi zorlarken bu yazısını sizinle paylaşmak istedik. )

 
gıdaDemokrasinin en önemli tanımlarından biri, kişinin yapmak istemediği bir şeye zorlanamamasıdır. Diğer taraftan “başkasının ne yiyeceğine hükmeden kişi en güçlü kişidir” (1). Bizler ne yiyeceğimize karar verme yetisinden yoksun bırakıldığımıza göre bugünkü durum insan onuru ile bağdaşmamaktadır.Kentlerimizdeki beslenme alışkanlığını anlayabilmek için lokantalarda sunulan besinler ve marketlerin besin reyonlarına göz atmak yeterli olur. Herhangi bir Avrupa ülkesi ya da ABD’den hemen hemen hiç bir fark kalmamıştır. Marketlerdeki besin reyonlarında koridorlarca meşrubat, bisküvi, gofret, çikolata, şekerleme gibi temel besin maddesi sınıfına girmeyen, çoğu Türkçe olarak adlandırılmamış binlerce ürün ile karşılaşılmaktadır. Bu ürünlerin hiçbiri sağlık için gerekli olmadığı gibi insan sağlığını çoğu zaman ileri derecede tehdit edici niteliktedirler. Temel besin maddeleri olan ekmek, et, süt, sebze, meyve gibi ürünlerin ise hangi koşullarda üretildiği takibi yeterince yapılmamaktadır. Bunların besleyici özelliklerine de kuşku ile yaklaşmak, hatta atalarımız için sağlık kaynağı olan bu besinlerin sağlığımızı ne oranda tehdit ettiğini düşünmek ve araştırmak zorundayız.Lokantalardaki durum da çok farklı değil, hamburgerler, sosisler, çiftlik balıkları, laboratuar tavukları v.b. ileri derecede sanayileşmiş tarım ve hayvancılık ürünleri. Daha çok değil, birkaç onyıl önce tavuk yendiğinde en çok 5-10 kilometre ötedeki bir çiftlikte serbest dolaşan ve doğandan neyi bulduysa onunla karnını doyuran, hiç bir ilaç (antibiyotik) ya da kimyasal madde kullanmayan gerçek tavuklar yenirdi memleketimizde. Dana ve koyun için de benzer koşullar geçerliydi. Domates ya aynı ilden ya da en çok komşu ilden pazara gelirdi. Şimdi domatesin nereden geldiği belli değil ayrıca kendisi değil fotoğrafı geliyor. Bu domatesin tohumu muhtemelen İsrail’den gelme, zirai mücadele ilacı muhtemelen ABD’den,  hibrit tohum olduğundan gübresi de muthemelen yine yurt dışından gelmektedir. Bu şekilde üretilen domates ismen ve şeklen domatestir. Biolojik olarak domates olduğundan şüphe duymak gerekir. Verimi yükselttik diyerek, sadece tohum, gübre ve pestisit üreticilerinin kar verimliliğini yükseltmiş olduk. Ne pahasına? Besi değeri yarı yarıya, hatta daha da aza inmiş sebzeler uğruna. Domates seyretmek için üretilmez. Domates insana vitamin, mineral, antioksidan sağlasın diye üretilir. Bu maddeler “modern” diye tanımlanan endüstriyel tarımda en iyimser bakışla asgari yarı yarıya azaldığına göre, besin maddesi verimi de yarı yarıya azalmış demektir. Hani verim artmıştı..! Diğer taraftan hibrit tohumlar fazla su gerektirdiğinden yapılan hatalı sulamalarda topraklarımız tuzlanmakta, tarım için elverişsiz hale gelmekte. Ülkemizde kişi başına ekilebilir tarım arazisi 1990-2005 yılları arasındaki 15 yılda %25 oranında geriledi (2) . Hani verim artmıştı..!Ülkemizde 4 milyon şeker hastası var (3). Eskiden çok az kalp hastalığı görülen illerimizde dünya metropolleri ile yarışabilecek hasta sayısına ulaşıldı. Tüm nüfusta ama özellikle çocuklarda belirgin bir şişmanlama göze çarpmakta.Ne oldu da bu durumlara geldik? Bunu anlamak için gıda emperyalizim tuzağına nasıl düştüğümüzü tarih sayfalarını geriye çevirerek incelememiz gerekir.Her şey Marshall Yardımı ile başladı. Avrupa 2. Dünya Savaşı’ndan çok ağır hasar görerek çıktı. 1946 ve 1947 yıllarında buna çok soğuk geçen iki kış da eklenince Avrupa’da açlık çok büyük bir sorun haline geldi.Aynı dönemde ABD savaştan hiç zarar görmemiş, 1920’li yıllardan beri sürdürdükleri araştırmalarla hibrit tohumculuğu geliştirmiş, endüstriyel tarıma geçmiş olduklarından çok büyük tarım ürünü stoklarına ulaşmışlardı. Bu ürünleri ülke içinde tüketmeleri olanaklı değildi. Ürünlerini dış pazarlara taşımaları zorunluluk kazandı. ABD’de tarım ürünleri fazlalığı, Avrupa’da açılık denklemi 1948 yılında “Avrupa Kalkınma Planı”nın doğumuna yol açtı. Hedef, Avrupa’lılara bir bölümü hibe bir bölümü ise kredi tarzında parasal yardımda bulunarak, verilen paralarla ABD ürünlerini Avrupa’lılara satmaktı. Türkiye’de bu plana dahil edildi. Türkiye Avrupa’lı ya da savaştan ağır zarar gördüğü için plana dahil edilmedi. 1947 yılında komünizmi önlemek için yaşama geçirilen Truman doktrini nedeniyle Türkiye ve Yunanistan’a askeri yardım yapıldı ve aynı gerekçeyle Türkiye “Avrupa Kalkınma Planı”na katıldı. Ülkemizde daha çok planın fikir babası olan Marshal’ın adıyla anılan bu yardım paketi, yardımdan çok bir sömürme paketiydi. Birçok alanda tavizlere neden olan bu plan (4) (5),  gıda açısından bağımlı hale gelmemizin başlangıcı oldu.ABD dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. Geçmişte de bu böyleydi. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmek için değişik yollar aramıştır. Bunlardan biri de mısırözü yağı ihracaatıdır. İşte Marshal yardımının koşullarından biri ABD’den mısırözü yağı almamızdı (6). Aynı açılımla Türkiye’de ilk margarin fabrikası kuruldu (7). Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısırözü yağına ve margarine alıştırıldı. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmadı; halbuki zeytinyağı dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir. Zeytinyağını kötüleyen türkü yapıldı (Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman. …). Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde derlenmiştir (İhsan Kaplayan, Repertuar numarası 1133). Milyonlarca zeytin ağıcı kesildi o dönemde. ABD zeytinyağımızı Dolarla satın alıyordu, teşvik edici olsun diye. Türk halkı zeytinyağına sırtını döndükten sonra ise başlarda TL karşılığı bize satılan mısırözü yağı artık Dolarla satılmaya başlandı. Zeytinyağımızı ise almaktan vaz geçtiler, zaten satacak pek zeytinyağı da kalmamıştı. Türk toplumu sıvı yağ dendiğinde mısırözü yağı, katı yağ dendiğinde ise margarin anlar olmuştu.

1960lara gelindiğinde mısırözü yağına alternatif bir yağ ülkemize girmiştir. Bir Amerika bitkisi olan ayçiçeği esas ülkesinde çok rağbet görmemiştir. 1500 yıllarında İspanya’ya getirilen ayçiçeği Avrupa’ya bir süs bitkisi olarak yayıldı. İlk kez 1716 yılında İngiltere’de ayçiçeği tohumundan yağ elde edilmesi ile ilgili patent hakkı alındı fakat yağ üretimine başlamadı (8). Ayçiçek yağı ilk kez Rusya’da 1769 yılında elde edilir, 1830 yılında sanayi üretimine geçilir (9).

1960’lı yıllarda Bulgaristan üzerinden ülkemize gelen ayçiçek yağının halen en çok Trakya’da üretilmesinin ana nedeni de budur. Yanlış anlaşılmasın, bu yağ da çok uluslu şirketler aracılığı ile gelmiştir.

Aynı yıllarda ABD’de hibrit tohumculuğu zirveye ulaşmıştı, fakat dünyada hiç kimse bu tohumları istemiyordu. Hibrit tohumları nasıl satabiliriz araştırmasına giren ABD’nin “Avrupa Kalkınma Planı”nda oynadıkları açlık kartı akıllarına geldi ve yine aynı oyunu oynadılar: “Dünyada bir milyar aç insan var, bunları ancak verimi yüksek tohum kullanarak doyurabiliriz” dediler ve “Yeşil Devrim” diye anılan projeyi başlattılar. Bu proje ile ilk olarak Pakistan ve Hindistan’a bedava tohum verdiler. Bu tohumlar bazı koşullarda yerel tohumlardan daha yüksek verim vermektedir (kilo bazında, besi değeri bazında değil, bkz. önceki bölüm). Bunun için ama çok fazla suya ve özel gübreye gereksinimleri vardır. Ayrıca zirai mücadele ilaçları da özel. Tohumu pazarlayan şirket gübre ve zirai mücadele ilacını da parzarlıyor.  Bu tohumlar başlangıçta kısır olduğundan sadece bir kez ürün vermekteydiler, ertesi yıl ekildiğinde ürün alınamamaktaydı. Tepkiler üzerine şirketler kısır tohum uygulamasını bitirdiler. Ancak yine de sebze üreticisi ürününden elde ettiği tohumu ektiğinde bitki çıkmakta meyvesini vermemektedir. Hindistan ve Pakistan ilk yıldan sonra bu tohumları ve gerekli diğer maddeleri satın almak zorunda kaldı. Hala da aynı durumda. 1980 yılında Türkiye de Yeşil Devrim programına katıldı(10). Hibrit tohum, Anadolu tohumuna göre çok daha fazla su gerektirdiğinden, halen de sulama yöntemimiz %94 oranında vahşi sulama olduğundan (11) geniş tarım arazileri tuzlandı, tarım yapılamaz hale geldi. Damla sulama ya da yağmurlama tarzı sulamaya geçilmesi düşünüleceğine yüzlerce sulama barajı yapılarak suyun ekosistemi bozuldu. Bu tercihli politikalarla 1955 yılında kişi başına 8500 metreküp su rezervi olan Türkiye (12), şimdi kişi başına 1466 metreküp su rezervi ile suyu kıt ülkeler sınıfına girmiş bulunmaktadır .(13)

1999 İMF kapitülasyonuyla Türkiye özellikle tarım alanında oldukça köşeye sıkıştırıldı. Bu emperiyal baskı ile 2001 yılında şeker yasası çıkartıldı. Türkiye Dünya’nın dördüncü büyük şeker pancarı üreticisi olduğu halde nişasta bazlı şekere (NBŞ) %10 kota tanındı. Bakanlar kuruluna da yıllık bazda %50 azaltma ya da arttırma yetkisi verildi. O yıldan beri bakanlar kurulu genellikle yetkisini %50 arttırma yönünde kullandı. Her ne kadar NBŞ üreticileri kendi  ürünlerinin ayrı bir pazarı olduğunu bu nedenle de pancar üretimine rakip olmadıklarını iddia etseler de, bu insanı saf yerine koymaktan öte bir iddia değil, çünkü sanayide NBŞ üreticilerinin ürünleri ile yapılan her şey önceden pancar şekeri ile yapılmaktaydı. Sanayici ucuzluğu yüzünden NBŞ ürünlerini tercih etmesi başka, yapılabilirlik başka.

Nişasta bazlı şeker, doğada bulunan bir nişastanın kimyasal ve enzimatik yollarla glikoz ya da früktoza dönüştürülmesidir. Nişasta ham maddesi olarak mısır kullanılmaktadır. Nişasta binlerce glikoz molekülünün biraraya gelmesi sonucu oluşur. Bu nedenle kimyasal yollarla nişasta yapı taşı olan glikoza dönüştürülebilmektedir. Glikozu früktoza dönüştürmek için ise enzimler kullanılmaktadır (14). Bu enzimlerin elde edilişi çok ilginç. Doğal enzimler oldukça az bulunduğundan ticari amaçla ucuz enzim elde edebilmek için genetik yapısı değiştirilmiş mikroorganizmalar (bakteriler) kullanılmaktadır. Ancak genetik teknoloji ile bu enzimlerin ticari kullanımı mümkün olmuştur. NBŞ üretiminde bir yandan genetik yapısı değiştirilmiş ithal mısırların kullanım riski vardır diğer yandan ise zaten üretim sürecinde GDO’lu bakterilerden elde edilen enzimler kullanılmaktadır . (15)

Genetik yapısı ile oynanmış organizmalardan elde edilen maddelerin insan sağlığına etkileri henüz tam olarak bilinmemektedir. Ancak bugüne kadar yapılan araştırmalara göre antibiyotiklere direnç, hayvan deneylerinde sakat doğumlar gibi oldukça ürkütücü bulgular saptanmıştır (16). GDO kökenli maddelerin sağlık sonuçları tam olarak aydınlatılmadan topluma sunulması ciddi bir sorumsuzluk örneğidir.

NBŞ’lerin diğer bir sakıncası pancardan elde edilen şekerden daha fazla früktoz içermesidir. Çağımızda gelişmiş ülkelerde ve özellikle ABD’de son 30-35 yıldır görülen şişmanlık hastalığının (toplumun %60’ı obez) ana nedenlerinden birinin mısırdan elde edilen, früktozdan zengin NBŞ olduğu bilim çevrelerinde kabul edilen bir gerçektir (17). Früktoz insanda bağırsaktan emildikten sonra hemen karaciğere taşınır ve trigliseritlere (kan yağlarına) dönüştürülür. Bu yağlar hem şişmanlamaya yol açar, hem de kolesterolü oksitleyerek oksi-kolesterol oluştururlar. Oksi-kolesterol damar sertliğinin (ateroskleroz) ana yapı taşıdır. Ayrıca früktoz insan vücudundaki tüm hücrelerin insüline direnç kazanmalarına yol açarak şeker hastalığı oluşumunu kolaylaştırır (18). Bakır metabolizmasını bozarak yine damar sertliği, osteoporoz (kemik yumuşaması), yüksek tansiyon gibi kronik hastalıklar diye adlandırılan geniş bir hastalık grubuna yol açar .(19)

Gıdalarla alınan glikozun metabolize edilebilmesi için insülin gerekli olduğundan, bağırsaktan glikoz emilir emilmez daha karaciğere varmadan insülin reseptörleri uyarılarak insülin salgılanmasına neden olur. İnsülin salgılanmasıyla olumlu bir gelişme de olur: insülinle birlikte tokluk hormonu olan “leptin” de salgılanır. Böylece insan tokluk hissettiğinden yemeye ara verir. Früktoz insülin salgılatmadığı için leptin salgılanması da oluşmaz, böylece de tokluk hissi gelişmez. Bu da aşırı kalori alınımına ve şişmanlığa yol açar. Kronik hastalıkların oluşumunda şişmanlık kilit bir öneme sahiptir. Hem kalp-damar hastalıkları hem de bazı kanser cinsleri şişman hastalarda çok daha fazla görülmektedir (20).

İnsanı şişmanlatan en önemli madde früktozdur. Bilinçli olarak besin maddesi demiyor, sadece madde olarak adlandırıyorum, çünkü insan organizmasının hiçbir işlevi için früktoza gereksinim yoktur. Beslenmek beden gereksinimlerinin sağlanması olduğuna göre bedenin hiç gereksinim duymadığı bir maddeyi de besin maddesi olarak adlandırmak olası değildir. Aynı şey glikoz için de geçerlidir. Bu nedenle bu iki şekerin gıdarla alınması insana “boş kalori” verir. Boş kalori çünkü hiçbir beslenme işlevini yoktur. Sadece şişmanlatır.
Yukarıda da belirtildiği gibi hem früktoz hem glikoz şişmanlatıcı etkiye sahiptir. Ancak früktoz glikoza göre daha tehlikelidir. Bu nedenle NBŞ’lerden uzak durmak gerekir. Aslında şekerden tümüyle uzak durmak en doğru davranış olur.

18. YY’lın başlarında Avrupa’da yıllık şeker tüketimi bir tatlı kaşığı kadar iken (21), günümüzde kişi başı yıllık tüketim ortalama 70 kilograma yükselmiştir.

İki yüz yıl öncesine kadar şeker sadece şeker kamışından üretildiği için oldukça pahallı bir üründü. Amerikan kıtasıyla yapılan ticaret hacminin artmasıyla 18 YY boyunca şeker fiyatı giderek düştü ve Almanya’da ılıman iklimlerde yetişen şeker pancarından şeker üretilebileceğinin keşfedilmesi ve 1801 yılında ilk fabrikanın kurulmasıyla şeker fiyatı daha da ucuzlayarak yaygın kullanıma açılmış oldu. 1805 yılında İngiltere’de yıllık tüketim 5 kg’a yükselmişti.

Son iki yüz yıldır insan bedeni hiç gereksinimi olmadığı halde aşırı şekere maruz kalmaktadır. Bu ülkemiz insanı için de ne yazık ki böyle. Şeker fabrikalarının yıllık üretimi 2.2 milyon ton, kaçak olarak ülkemize giren şeker miktarının 1 milyon ton olduğu tahmin ediliyor ve NBŞ üretiminin de yıllık 300 bin ton olduğunu düşünürsek, yeni doğan bebekler dahil kişi başı yıllık şeker tüketimini yaklaşık 50 kilogram olarak hesaplamak mümkün. Doğu-Batı, ya da kent-köy alım gücü farkı göz önünde bulundurulursa özellikle batıdaki kentlerde şeker tüketiminin Avrupa’nın ortalama şeker tüketimi olan 70 kg dolayında olduğu tahmin edilmektedir. Bu nedenle de Avrupa’da görülen kronik hastalık artışının aynısı kentlerimizde de görülmektedir.

İnsan bedeni günde yaklaşık 15 gram früktozu yağa dönüştürmeden metabolize edibilmektedir. Pancardan ya da şeker kamışından üretilen şeker (“sakaroz”, bir yapay tatlandırıcı olan sakarin ile karıştırılmamalı) bir molekül glikoz ve bir molekül früktozdan oluşmaktadır. Bu nedenle sakaroz (kesme şeker, toz şeker) yendiğinde eş miktarda glikoz ve früktoz alınmış olur. Bedenimiz 15 gram früktozu yağa dönüştürmeden metabolize edebildiğine göre günde yediğimiz meyvedeki şeker de dahil edilmek koşuluyla 30 gramdan fazla şeker (sakaroz) yenmemelidir. Bu da yılda 11 kg’a denk gelir. Zararsızca metabolize edebileceğimizden 5-7 kat fazla şeker tüketilmesi bunun bir kısmının da früktozdan zengin NBŞ olarak alınması, bugünün hastalık tablosunu açıklayan çok önemli bir unsurdur.

Belli bir yasal zorlamayla olmasa da ticari baskılar sonucu hayvancılığımızda da köklerimize göre belirgin farklılıklar oluştu. Onbinlerce yıldır Anadolu ekosisteminin oluşturduğu yerli ırk inekler et ve süt verimi yüksek (?) yabancı ırklarla melezleştirildi.  Ya da tümüyle yabancı ırk hayvanlar ithal edilerek bunlar beslendi.  Veteriner hekimlik okullarında sürdürülen eğitim, bu hayvanlardan nasıl en çok süt  ya da karkas elde edilebileceğine göre ayarlandı. İnsan sağlığı hiç hesaba katılmadı, sanki bu ürünler uzaylılara pazarlanacakmış gibi davranıldı, hayvan sağlığı ile de sadece sermaye kaybı olmasın diye ilgilenildi. Onbinlerce yıldır meralarda, steplerde beslenen hayvanlar ahırlara tıkılarak kendi pislikleri için boğulmalarına göz yumuldu. Hijyenik olmayan bu ortamda hasta olmamaları (sermaye kaybı) için antibiyotiklerle şişirildiler. Süt verimi artsın diye hormonlar (ülkemizde yasak olduğu iddia edilmekte) verildi. Merada otlayacağına önüne pancar küspesi, mısır silajı, arpa, saman gibi nişasta ağırlıklı besinler verildi. Nişasta ve dolayısıyala şeker nasıl insanı şişmanlatıyorsa hayvanda da semirmeye yol açıyor. Hayvanın beslenmesindeki bu değişim insan sağlığında büyük kayıplara yol açmıştır.

Çayır otu, yonca gibi yeşil bitkilerde ağırlıklı olarak var olan yağ asidi (yağların yapı taşı yağ asitleridir) omege-3 yağ asididir. Doğada birkaç çeşit omega-3 yağ asidi bulunur. En yaygın olan 3 tanesinin biri bitkilerde bulunan alfa linolenik asittir, diğer ikisi ise hayvanlarda bulunan eikosapentaen asit (EPA) ve dokosahekzaen asittir (DHA) . Çayır otu ve yonca gibi yeşil bitkilerde şeker ve nişasta ya hiç bulunmaz ya da ihmal edilebilecek miktardadır.

Mısır, arpa, buğday gibi tahılların ana yağ asidi omega-6 yağ asididir. Ayrıca bu bitkilerde bol miktarda nişasta bulunur. Nişastadan zengin ya da pancar küspesinde olduğu gibi şekerden zengin besin verildiğinde, hayvanın iç yağında ve süt yağında belirgin değişiklikler olur. Merada otlayan hayvanın iç yağında başlıca doymuş yağ asidi stearik asittir. Stearik asidin erime derecesi 37 derecenin üzerinde olduğundan fakat insan vücut ısısı 36,5 derece olduğundan tüm stearik asit eriyerek emilmemektedir. Yine de eriyip emilen stearik asit vücutta hızla oleik aside dönüşür. Oleik asit zeytinyağının ana yağ asididir. Diğer bir ifade ile; dedelerimizin Adana kebaba koydukları iç yağ aslında zeytinyağı idi. Nişasta ve şekerden zengin besinler alan hayvanların iç yağının ana doymuş yağ asidi palmitik asittir. Bu yağ asidi daha düşük ısıda erir, bu nedenle de tümüyle bağırsaktan emilir. Palmitik asit damar sertliğine yol açan üç doymuş yağ asidinden biridir (diğer ikisi laurik asit ve miristik asit). Bu üç aterojenik (damar sertliğine yol açıcı) yağ asidi kolesterolü oksitleyerek oksi-kolesterol oluşumuna yol açar. Daha önce de belirtildiği gibi oksi-kolesterol damar sertliğinin yapı taşıdır. Diğer taraftan insan sağlığı için vazgeçilmez olan omega-3 yağ asitleri de sadece merada otlayan hayvanlarda bulunmaktadır.

Bir de süte bakalım. Merada otlayan hayvanın sütünde ağırlıklı olarak doymamış yağ asitleri vardır. Aterojenik doymuş yağ asitleri çok az bulunur. Nişasta ve şeker ağırlıklı beslenen hayvanın sütünde ise %41 oranında miristik asit (daha önce adı geçen üç aterojenik yağ asidinden biri) bulunur. Bu nedenle bugün marketlerden ya da pazarlardan alınan süt ve süt ürünleri insan sağlığını tehdit edicidir. Ayrıca merada otlayan hayvanın sütünde olup da yapay beslenen hayvanın sütünde olmaya 3 çok önemli madde vardır.

– Bunlardan biri omega-3 yağ asidi, günümüz yaşam koşullarında sadece balıktan aldığımız yaşamsal yağ asidi. Aldığımız denilse de ne yazık ki toplumun çok az bir bölümü dışında kronik omega-3 eksikliği mevcut. Bu durum birçok kanserin oluşumundan sorumludur ve kalp-damar hastalığı ve inme gibi çağımızın ana ölüm nedenlerinden birini oluşturmaktadır.

– Diğer bir madde yine bir yağ asidi; konjüge linoleik asit (CLA). Bu madde sadece merada otlayan hayvanları sütünde bulunur ve insan sağlığı açısından çok önemli iki işlevi vardır. CLA doğada bilinen en güçlü antioksidanlardan biridir. Hem damar sertliği ve buna bağlı hastalıkların önlenmesinde hem de bazı kanserlerin gelişmesinin engellenmesinde çok güçlü etki gösterir. Nitekim CLA’dan zengin beslenen kadınlarda meme kanseri gelişme riski aynı yaş ve risk grubu diğer kandınlara göre %60 daha azdır. CLA’nın diğer özelliği ise şişmanlamayı (yağlanmayı) engellemesidir. Bu nedenle bazı insanlar CLA hapları kullanmaktadır. Ancak hap olarak satılan CLA’lar aspir çiçeğinden elde edildiğinden inek sütünden elde edilenden farklı bir üç boyutlu yapıya sahiptir. Aspir çiçeğinden elde edilen CLA esas CLA’nın bazı özelliklerini gösterse de kalp kasını zayıflatarak kalp yetersizliğine yol açabilmektedir, asla kullanılmamalıdır.

– Üçüncü madde insüline benzer büyüme hormonu (insuline-like growth hormon) dur. Bu madde insan vücudundaki tüm hücrelerin kendini yenilemesine yardımcı olmaktadır.
Görüldüğü gibi salt mera otları ile beslenen hayvanın sütü, tereyağı, yoğurdu, peyniri sağlığımızı koruyucu çok değerli bir besin iken “modern” hayvancılıkla elde edilen süt ve ürünleri insanı hasta eder özelliktedir. Ekolojik hayvancılık yasamız, hayvan beslenmesinde verilen tüm besinlerin ekolojik tarımla elde edilmiş olmasını öngörüyor fakat %10 oranında endüstriyel besinlere izin veriyor ve nişasta ve şeker gibi hayvanın geleneksel beslenmesinde hiç yeri olmayan besinleri kısıtlamıyor. Bu nedenle bio-süt, ya da ekolojik süt ürünleri insan sağlığını sadece kısıtlı olarak koruyabilirken, insan sağlığına zararlı maddeler de vermektedir. İnsanı koruyucu hayvancılık sadece türe özgü doğal beslenme ile sağlanabilir.

Bu yazının giriş bölümünde dile getirildiği gibi temel besin maddelerinin üretimleri de ne yazık ki insan sağlığını tehdit edici niteliktedir.

Son 60 yılda besin maddelerimizi, dolayısıyla da sağlığımızı bu şekilde kaybettik. Fakat bu doğru olamaz çünkü aynı süre içinde ortalama yaşam süresi beklentisi heriki cinste de 5-10 yıl kadar uzayarak bugün 70 yaşın üzerine çıktı.

Yaşam süresi beklentisinin uzamasının 4 ana nedeni var:
1.Ülkemizde yenidoğan ölümleri belirgin oranda azaldı (2005’te binde 22,8) (22).
2.Doğuma bağlı anne ölümleri çok azaldı.
3.Aşılama ve antibiyotiklerle enfeksiyon hastalıklarına bağlı ölümler azaldı.
4.Savaşlar azaldı.

Yaşam süresi uzaması bu nedenlerle oldu. Son 60 yıl içinde gıdalarımızı bozmasaydık ortalama yaşam süresi beklentisi çok daha yüksek olabilirdi. Nitekim sanayileşmiş ülkelerde son yıllarda sürekli yükselen ortalama yaşam süresi beklentisi 2 yıldır artık düşüşe geçmiştir. Bu özellikle son 40-50 yıldır giderek yapaylaşan, şeker içeriği, trans yağ asidi içeriği, aterojenik yağ asit içeriği yüksek gıdalara bağlanmaktadır.

Beslenme emperyalizminin ölümcül kıskacından kurtulmanın yollarını bulamazsak 20’li yaşlarda kalp krizi, çocukluk yaşlarında şeker hastalığı ve evlenme çağına gelmeden kanser olan insanları görmeye kendimizi şimdiden alıştırmamız gerekir.

Tabii ki böyle olması gerekmez. Neler yapılabileceğine göz atmadan önce büyük filozof Noam Chomsky’nin neoliberalizm ve küresel dünya düzeni başlıklı yazsına göz atmakta yarar var: „Stabiliteyi tehdit eden ulusal hükümetler başka ülkeleri de hasta edebilecek „virüsler“ olarak adlandırılırlar. 1948 yılının İtalya’sı bunun için bir örnektir. Aradan 25 yıl geçtikten sonra Henry Kissinger (ABD’nin eski dışişleri bakanı) Şili’yi toplumsal değişim olasılığı bağlamında yanlış mesajlar verebilecek ve başka ülkeleri hastalandırabilecek bir virüs olarak adlandırmıştır” (23). Noam Chomsky bu yazısında kapitalistlerin şu görüşünü de açığa vurur: „ulusalcı hükümetler CUŞ’ları (çok uluslu şirketler) en çok tehdit eden hükümetlerdir ve bu nedenle gerekirse zor kullanılarak ulusalcı iktidarlar yok edilmesi gerekir“.

O halde yapılacakların başında ulusalcı yapımızı var güçle korumak gelmektedir.

Bunun dışında neler yapabiliriz sorusunun elbette tek bir yanıtı yok, fakat kestirmeden gidilmek istenirse küçük çiftçiliği korumak ve geliştirmek yanıtı verilebilir.

Sayın tarım bakanı kırsal kesimde çalışanların sayısının %26’ya gerilemesinden övünç duymaktadır. Sanayileşen ülkelerde sanayinin gereksinimi olan çalışma gücünün kırsal alandan çekilmesi doğal ve durdurulmaz bir gelişmedir. Ancak çiftçinin tarım yapmasını engelleyici yasalar çıkartarak kırsal alanda varoluş olanaklarını kaybettirerek çiftçiyi köyden uzaklaştırıp kentlerin varoşlarına mahkum etmek, sağlıklı bir toplum oluşturmak için yapılması gerekenin tam tersidir.

Dünya Sağlık Örgütünün Avrupa Bürosu kronik hastalıkların önlenmesi için başlatmış olduğu CINDI programı kronik hastalıkların önlenmesinde tarımla ilgili bazı önerileri de olmuştur (24). Bu öneriler, tarımsal üretimin yerel yapılıp yerel tüketilmesi ilkesine dayanır. Bu ilkenin birkaç gerekçesi vardır:

-İnsan sağlığına en uygun gıda kendi ekosisteminde yetişen ürünlerdir.

-Yakın çevreden edinilen sebze ve meyveler tüketiciye varana kadar uzun bir yol katetmek zorunda olmadığından henüz olgunlaşmadan toplanması gerekmez, dalında olgunlaşmasına izin verilebilir, böylece vitamin, mineral ve antioksidan içeriği daha yüksek olur.

-Besinlerin ülkeler hatta kıtalar arasında taşınması için çok büyük enerji gereksinimi olmaktadır. Nitekim ABD’de bir yılda tüketilen enerjin toplamının %17’si gıda taşımacılığına harcanmaktadır (25). Küresel ısınmanın yerküremizi tehdit ettiği çağımızda bunun ne kadar önemli bir konu olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Küçük çiftçilik ile üretilen ürünler besi değeri açısından endüstriyel tarımla elde edilenlerle karşılaştırılamayacak kadar üstündür. Fakat bu sadece bir özelliği. Küçük çiftçilik toprağı da koruduğundan gelecek nesillerin de beslenmesini güvence altına almaktadır.
 
Küçük çiftçiliği desteklemek toplumumuzun geleceğini desteklemek anlamına gelir. Bu amaçla son yıllarda emperyalist baskılar sonucu çıkartılmış olan şeker yasası, tohum telif yasası, tohumculuk yasası, tarım yasası gözden geçirilip Türk tarımını ÇUŞ’lara peşkeş çeken maddeler çıkartılmalıdır. Yıllardır bekletilen biyogüvenlik yasası çıkartılarak ülkenin GDO cennetine dönüştürülmesi engellenmelidir.

Sigmar Groeneveld „Gıdanın Ölümü“ başlıklı yazısında global stratejiler ölçeğinde bakıldığında genetik teknoloji CUŞlar için çok önemli bir araçtır. Kabaca söylemek istenirse genetik teknoloji küçük çiftçiyi yok etmeye yönelik en güçlü silahtır, demektedir (26). Küçük çiftçimizi korumanın başlıca koşullarından biri biyogüvenlik yasasının çıkartılmasıdır.

Sonuç olarak beslenmenin demokratikleştirilmesi, küçük çiftçinin, topraklarımızın, suyumuzun ve hayvanlarımızın özgürleşmesi ile sağlanır.

Bu önerilerle toplumu beslemek olanaklı değil, bilime karşı mı geliyorsunuz, bizi orta çağa geri mi götürmek istiyorsunuz diye karşı çıkanlar elbette olacaktır. Karşı çıkanlara bir hesap sunmak istiyorum:

2009 bütçesinden tarım desteğine ayrılan pay 4,95 milyar TL, yasal olarak 11 milyar TL ayrılması gerekirken (yasa: bütçenin en az %1’i tarım desteğine ayrılır). Tarımın bu şekilde ihmal edilmesinin sonucu hatalı beslenme kaçınılmaz olmaktadır. Başlıca hatalı beslenme, tütün kullanımı, hareketsiz yaşam sonucu gelişen kronik hastalıkların tedavisi tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de sağlık harcamalarının yaklaşık %70’ini gerektirmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2005 yılında Türkiye’de kişi başına sağlık gideri 592 Dolar olarak verilmekte, ülke nüfusu ise 73.922.000 olarak bildirilmektedir (27). Buna göre 2005 kuruna göre Türkiye sağlık giderleri 58 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Bunun yaklaşık %70’i kronik hastalıkların tedavisine harcanması gerektiğine göre Türkiye 2005 yılında 40,7 milyar TL bu uğurda harcamıştır, çok uluslu ilaç ve tıbbi araç-gereç firmalarının yararına.

Tarıma sadece 4 milyar destek verilir ve küçük çiftçi tasfiye edilirse karşılığında 40 milyar TL tedaviye para harcanır. İnsanların hastalanması sonucu oluşan sosyal ve psikolojik yara da cabası.   

Aklını kullanma cesareti göster!  (28).

Prof. Dr. Kenan Demirkol
İstanbul Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi AD
34290 Çapa-İstanbul
0212 4142000 Dahili: 31621
demirkol@isbank.net.tr Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Dipnotlar

(1) Maguelonne Toussaint-Samat. History of Food. Blackwell Publishing, Sayfa 16, 1994.
(2) http://nkg.tuik.gov.tr/tum.asp?gosterge=48&Submit=G%F6r%FCnt%FCle
(3) Sağlık Bakanlığı Kronik Hastalık Raporu, yıl 2006.
(4) Nadir Avşaroğlu. Marshall planı, Amerikan dış kredileri ve Türkiye madencilik sektörüne etkileri. http://www.maden.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=2865&tipi=5&sube=0
(5) Geçmişten Günümüze Hava Ulaşımı “Tayyareden uçağa bir montajın öyküsü”. Mühendis ve Makina Dergisi, Sayı:491, Aralık 2000
(6) Osman Nuri Koçtürk. Yeni sömürgecilik açısından gıda emperyalizmi. Toplum Yayınları 1966.
(7) http://www.unilever.com.tr/ourcompany/aboutunilever/unileverataglance/
(8) http://www.sunflowernsa.com/all-about/default.asp?contentID=41
(9) http://www.sunflowernsa.com/all-about/default.asp?contentID=41
(10) CIMMYT and Turkey. CIMMYT E-News, vol 2 no. 11, November 2005
(11) “Türkiye’nin Su Reçetesi”,  Türkiye’nin Su Politikaları Görüşü , http://www.dogadernegi.org/data/pdf/Su_gorusu.pdf?sayfa=su-gorusu,
(12) Adel Darwish. The next major conflict in the Middle East: Water Wars. Geneva conference on Environment and Quality of Life, Haziran 1994.
(13) Çevre ve Orman Bakanlığı 2008 Bütçe Sunuş Konuşması, Aralık 2007.
(14) Prof. Dr. Nevzat Artık. Nişasta ve Nişasta bazlı endüstri inceleme raporu.
Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü, Ankara, 2008.̈
(15) Mark Anthony, Ph.D. Nutrition Beyond the Trends: The Devil and High-Fructose Syrup. http://www.foodprocessing.com/articles/2006/145.html
(16) Effect of diets containing genetically modified potatoes expressing Galanthus nivalis lectin on rat small intestine. Lancet, Vol 354, No 9187, pp 1353-1354, Oct 1999.
(17) Stanhope, KL, Havel, PJ. Fructose consumption: potential mechanisms for its effects to
 increase visceral adiposity and induce dyslipidemia and insulin resistance. Current Opinion in    Lipidology 19:16–24, 2008.
(18) Elliott SS, Keim NL, Stern JS, Teff K, Havel PJ. Fructose, weight gain, and the insulin resistance syndrome. Am J Clin Nutr;76:911–22, 2002.
(19) Sanda, B. The Double Danger of High Fructose Corn Syrup. http://www.westonaprice.org/modernfood/highfructose.html
(20) Wardle J. Obesity and Cancer. http://www.google.com.tr/url?sa=t&source=web&ct=res&cd=3&url=http%3A%2F%2Fscience.cancerresearchuk.org%2Freps%2Fpdfs%2Fobesity.pdf&ei=EEuGSbPDGpid-ga-7rQa&usg=AFQjCNFKxaXVSO8pY6HtSW3Y-GrOmZRm-g&sig2=Pii7fnbn7oHJZTo6Cn0wNw         
(21) Braudel F. The Structures of everyday life. Sayfa 226. University of California Press, 1992.
(22) Sağlık Bakanlığı Sağlık İstatistikleri.  http://nkg.tuik.gov.tr/tum.asp?gosterge=2&Submit=G%F6r%FCnt%FCle
(23) Noam Chomsky. Neoliberalismus und Globale Weltordnung. Dinge der Zeit, Ağustos 1997
(24) CINDI dietary guide. Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bürosu, yıl 2000.
(25) Seedling Biodiversity, Rights and Livelihood. Agrofuels special issue. Temmuz 2007.
(26) Sigmar Groeneveld. Vom Aussterben der Nahrung: Gentechnologie und Lebensmittel
umwelt •medizin•gesellschaft • 15(2), Sayfa 135, yıl 2002.
(27) http://www.who.int/countries/tur/en/
(28) Immanuel Kant, 1784

Mülkiye Dergisinde (Bahar 2009, sayı: 262, s: 313-324, Ankara) yayınlanmıştır.

Beşikten Beşiğe IV – İyi Olma Heyecanı

20/09/2009

William McDonough ve Michael Braungart’ın “Beşikten Beşiğe” kitabının giriş bölümünün başlığı: “Bu kitap bir ağaç değildir”. Bu ünlü mimar ve kimyager aktarmak istediklerini o kadar net dile getiriyorlar ki. Gündelik yaşamdaki şartlanmalarımız, medyanın beklenti ve isteklerimiz üzerindeki etkisi, yaşamın getirdiği yükümlülüklerimiz ve arzularımız bizi yaşama ve dünyaya dair çok daha dar bir bakış açısına sokabiliyor. Evet, bazen hipnoza giriyoruz sanki. Bir gözü açık uyku haline giriyoruz sanki. Bilmiyor değiliz, ama gördüğümüzün de aktif bilincinde olmadığımız bir hal. Özellikle çevre ile ilgili konular hakkında ilgisiz değiliz, ama aktif bir şey yapmak konusunda adını koyamadığımız bir hareketsizlik içindeyiz. Sadece biz Türkiye’de yaşayanlara özgü değil bu anlaması zor uyku hali, ama ülkemiz için sorun hale gelmeye başlayan çevre kirliliği uyanma vaktinin gelip geçtiğini hatırlatıyor. İstanbul’dan Dalaman’a uçup Fethiye’ye giderken, hele eğer gündüz saatleriyse etraftaki ormanları seyretmeyi çok severim. Gözlerim çam ormanlarının yeşiline dalıp gider. Sanki otobüsün kapalı camlarından çamların kokusu burnuma gelir. Yüreğimi bir sevinç ve heyecan alır. Çoğu zaman. Bazen de gözlerim Dalaman Fethiye arasındaki karayolunun kenarlarına atılmış olan pet şişelere takılır. Ağırlıklı olarak onlar gözüme çarpar, ama metal kutular, cam şişeler de vardır o 45-60 dakikalık yolun güzergahı boyunca. Düşünüyorum, bu kadar güzel bir doğanın içinden geçen bir yolcu hangi ruh hali ile o pet şişeyi yolun kenarına atmıştı? Ne düşünmüştü? Düşünmüş müydü? Arabanın sürücüsü kimdi? Kadın mı? Erkek mi? Genç mi? Yaşlı mı? Anne miydi? Dede miydi? Arabada çocuk varsa ne söylemişti, o da mı camı açıp şişeyi bırakıvermişti?

 Benim ilkokul ve ortaokul yıllarımda çevreyi temiz tutmak konusunu hem derslerimizde işlerdik, hem de öğretmenlerimiz bizi bu konuda ısrarlar uyarırdı. Geri dönüşüm konusu benim ilkokula gittiğim 1970’lerde henüz gündemde yoktu. Çevre kirliliğini genel anlamı ile konuşurduk. Yaşım ilerledi gitti, ve bugün Dalaman Fethiye yolundan geçen sürücülerin büyük bir kısmı benden yaşça oldukça genç olmalı.

 Okullarda bu konular küresel ısınma ve çevre sorunları ile ilgili olarak daha çok işleniyor bildiğim kadarı ile. Peki, aradan geçen 30-35 yılda ne yol kat ettik diye merak ediyorum ben? Ortada bir yanlış var – öğretemiyoruz – çevrenin üzerindeki insanın olumsuz etkilerini öğretemiyoruz, sorumluluk almayı öğretemiyoruz, zarar vermemenin hazzını öğretemiyoruz. Anlatıyor olabiliriz, söylüyor olabiliriz ama öğretemediğimiz kesin. Dalaman Fethiye arasındaki karayolu bunu söylüyor. Çevre temizliğinin ötesinde yolda yatan plastikler geri dönüşüm kavramanın anlatılmasında ne kadar yoğun bir çalışma yapılması gerektiğini de ortaya koyuyor. Herkesin önemini anlattığı plastik, kâğıt, metal, cam gibi atıkların toplanması konusunda ülkenin idarecilerinin önderlik etmesi gerekiyor. Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, Bakanlarımız, Milletvekillerimiz, Meclisimiz, Belediye Başkanlarımız kendi atıklarını geri dönüştürüyorlar mı, neyi ne kadar dönüştürüyorlar merak ediyorum. Bu konuda aktardıkları bir veri veya bilgi var mı merak ediyorum. Onların aileleri geri dönüşüm konusunda neler yapıyorlar merak ediyorum. Ağabeyim son on yıldır geri dönüşebilen hiçbir malzemeyi çöpe atmadığını anlattı geçenlerde. Bu gerekirse metal bir kutuyu, bir pili, bir plastik şişeyi uzun mesafeler boyunca taşımak anlamına gelse de, atıkları ayırmak için zaman ayırmak anlamına gelse de. “Vicdanım daha rahat,” diyor ağabeyim. “Atık üretiyorsam bunun çevreye en az zararı vermesi için elimden geleni yapmalıyım.” Tabii McDonough ile Braungart’a göre az kötü olmak yeterli değil. Dünyadaki her birey çevre anlamında tamamen iyi olmak üzerine çalışmalı. Atıkların hiç fire vermeden tamamen hammadde olarak yeniden kullanılması veya doğaya besin olarak geri dönmesi gerekiyor. Fakat bunun tam anlamı ile gerçekleştiği ana gelene kadar hem ürünlerin yeniden tasarlanması ve yeni üretim planları yapılması gerekiyor, hem de hali hazırda bulunan imkânların en etkin şekilde kullanılması gerekiyor. Geri dönüşümde kullanılması mümkün olan maddeler dolgu sahalarına gidiyor; geri dönüşüm tesisleri kapasitelerinin çok altında çalışıyor. Elimizden geleni yapmazsak yarınlara ne kalacak?

 “Beşikten Beşiğe” kitabı gündelik yaşamda kullandığımız birçok eşya ve malzemenin sağlığımıza zararlı etmenlerine de dikkat çekiyor. Geri dönüşüme göre tasarlanmamış malzemelerin geri dönüşümle yeniden kullanıma kazandırılmaya çalışıldığında, yarardan çok sağlığa zarar verdiğini gözler önüne seriyorlar. “Oturduğunuz koltukta hareket ettiğinizde kumaştaki hangi maddeler ortaya çıkıyor, neleri soluyorsunuz?” diye soruyorlar. Günlük yaşamımızda etkileşimde olduğumuz yüzlerce binlerce madde var. Ve onların nelerden yapıldığı sağlığımız için farkında olduğumuzun üzerinde önemli. Bir eşyanın sağlığımıza ve çevreye etkisi sadece atık olarak sayıldığı aşamada değil, tasarım, üretim ve kullanım aşamalarında da çok önemli. Bilgiye ulaşmak eskisinden çok daha kolay. Türkçe’de olmadığını gördüğüm kitaplar ile her karşılaşmamda büyük bir bilgi eksikliği içinde olduğumuzu düşünsem de. Ama anlıyorum ki farkı yaratan şey bilgimizin fazlalığı değil. Biz bildiklerimizi ne kadar uyguluyoruz? Bildiğimizi uygulamanın sınırlarına göre nerelerde geziniyoruz? Ve yaşamın bize kendimize çeki düzen vermemiz için sunduğu uyarıları ne kadar görmezden gelebiliriz? Atıkların yakılması sonucu çevreye yayılan dioksin kimyasalının etkileri konusunda yeterli bilgimiz var mı mesela? Klorla beyazlatılan kâğıt gibi ürünlerinde yakılmasında bu çok küçük oranları bile çok tehlikeli dioksinin salınmasına neden oluyor. Plastik üretimi, çelik üretimi gibi üretimler sonucu da ortaya çıkıyor. “İnsanoğlunun yarattığı en tehlikeli kimyasal” olarak adlandırılıyor. Doğada çok uzun süre kalan, yağda çözündüğü için dokular tarafından emilip muhafaza edilen bu kimyasal gıda yoluyla yayılarak canlıları zehirlemeye devam ediyor. Farkında mıyız?

Zeynep Kocasinan

Beşikten Beşiğe III Ne Söylüyor

13/09/2009
Beşikten Beşiğe tasarım ve üretim yaklaşımı üzerine bildiklerimi yazarak paylaşmak istiyorum. Üzerine pek fazla Türkçe kaynak bulunmayan bu kavramın dünyanın çevre ve atık sorunları için uygulanabilir ve etkili çözümler getirdiğini düşünüyorum.
Dünya son ikiyüz üçyüz yıl içinde binlerce yıllık yaşam şeklini tamamen değiştiren bir sanayi devrimi yaşadı. Doğanın zorlu koşullarına karşı verdiği yaşam mücadelesinde insan öncelikle bu şartları kontrol altına alan ve hatta hükmeden olmak istedi. Ancak insanoğlu doğa ile giriştiği mücadelede belki de bu kadar güçlenebileceğini ve yaşadığı sonsuz görünen dünyasını bu kadar etkileyebileceğini düşünmedi.
Çevre konuları gündeme geldiğinde endişe, çaresizlik ve ümitsizlik hisleri hâkim olur. Karşılaştığımız büyük problemlerin nasıl çözülebileceği zihinleri zorlar. Bireysel olarak yapabileceklerimiz yapılması gereken karşısında anlamsız kalacak kadar küçük görünebilir. Mimar William McDonough ve Michael Braungart ’ın kitabı “Beşikten Beşiğe” yaptıklarının doğruluğuna inanan ve doğruyu yapmaya gayret eden insanların birey olarak yapabileceklerini ve dünyada nasıl bir değişimi başlatabileceklerini gösteriyor.
McDonough ve Braungart insanlara olumlu değişimler yapma güçlerini hatırlatıyorlar. Prensiplerinin temelinde yatan inanç bu: İnsan başarabilir. Kendisi, çevresi ve dünyası için tamamen iyi olabilir.
Dünyanın bir hammaddeyi alan, istediği bir şeyi yapma için bunu kullanan ve sonra atan sistemi bırakması gerektiğini, atma kavramını hayatımızdan çıkarmamız gerektiğini önemle vurguluyorlar. Onların Beşikten Beşiğe adlı kitabı bir manifesto olarak adlandırılıyor. Onlar çevre sorunlarına çözüm odaklı yaklaşılması gerektiğini vurguluyorlar. Yakınmak, şikâyet etmek, üzülmek, suçlamak sorunları çözmüyor.
İnandıkları bazı temel prensipler var:
– Üretimde kullanılan bir hammadde geri dönüşümde ilk hammadde özelliğini yüzde yüz korumalı.
– Üretimde zararlı atık seviyesini azaltmak yeterli değil, yaratmamak gerekiyor.
– Çözüm yasaklarda ve denetimde değil. Eğer tasarım doğru yapılırsa, denetime ve kontrole gerek kalmaz.
– Tasarım ve üretim için doğayı örnek almamız gerekiyor, doğanın ürettiği her şey işe yarıyor.
– Doğada atık gelişim için besindir.

– Bir atık varsa bu insan ve doğa için sağlıklı ve kullanılabilir olmalı.

– Eğer yüzde yüz besin haline gelebiliyorsa atık problem değildir. Besin ya doğa için ya da üretim hattı için besindir.
– Geri dönüştürdüğümüz malzemelerin hammadde özelliğini düşürmediğimiz gibi bilgi ve teknolojimizi kullanarak kalitesini yükseltelim.
– Her malzeme tamamen faydalı olmalı.
– Hammadde kaynakları sonsuz değil.
– Toprak yaratılmıyor. Oluşan toprağın binlerce katı hızda verimli zirai üretim toprağını yitiriyoruz. Toprağı korumamız ve beslememiz gerekiyor.
– Sadece insanlar alıyor ve doğaya bir şey vermiyor.
– Bina ağaç gibi olmalı, şehir orman gibi olmalı.
– Ürünler geri dönüşüm açısından kolay ayrılabilir, demonte edilebilir olmalı.
– Üreticiler tedarikçilerinden çevreye zararsız hammadde talep etmeli.
– Hedef temiz hava, temiz su, temiz toprak.
– Bir mekânı değerlendirirken şu soruya cevap vermek gerekiyor: Çocuklarımın burada oynamasını ister miyim?
– Çatılarda bahçe yaratılması, yeşil çatı uygulaması ile, yağmur suları doğal olarak arındırılabilir ve UV ışınlarına karşı korunma sağlar. Bu çatıları korur ve tamir bakım maliyetlerini azaltır.
– Çözümleri tasarım aşamasında düşünmek maddi anlamda kar sağlar.
– İnsanları bırakıp gitmek istemeyecekleri köyler yaratalım.
– Paketleme konusu büyük değişim ve fayda sağlanabilecek bir alan.
– Bir ürünün paketi başka bir firmanın girdisi olabilir.
– Kullanılan enerji yenilenebilir kaynaklardan olmalıdır.
– Güneş enerjisi kullanılması gereken çok önemli bir kaynaktır.
– Karbon ayak izimiz mutlaka dikkate alınmalıdır.
– Toprağa giden her şey güvenli olmalı.
– Tüketicisi, satıcısına, aldığı ürünün üreticisine, işim bitince bu ürüne ne olacak, nasıl geri dönüştüreceğim diye sormalıdır.
*
Bu uzun listeye belki eklenebilecek daha çok madde var, ama insana, doğaya ve canlılara saygı ve insanın hiç zarar vermeden yaşama yaklaşımını tarif eden prensipler bunlar. Ve uygulanabiliyor. Bu özeni gösteren firmalar tasarlıyor, yeniden tasarlıyorlar ve bu saygıyla üretiyorlar. Belki önce çözmek zorunda kaldıkları çevre denetim ve kısıtlamaları onları bu yöne sevk ediyor, ama bu sorumluluğu çok daha ileri seviyeye taşıyanlar var. Örneğin büyük bir Amerikan tekstil firması 1997 yılında tamamlanan genel merkezinde, enerjiyi verimli kullanılması ile ilgili yasaların istediği oranlardan %30 daha verimli kullanıyor.
Birey olarak bilmemiz ne sağlayabilir? Michael Braungart iki önemli noktanın altını çiziyor. Birincisi birey olarak satın aldığımız ürünlerin özelliklerini ve kullanım sürelerinin sonundaki durumlarını üreticilerine sormak önemli bir momentum yaratıyor. Bu olumlu değişimleri tetikliyor. İkincisi bir değişimin gerçekleşmesi için ilgili herkesin konu hakkında bilgili olması gerekmiyor. Braungart Michael Gorbaçov ile olan bir konuşmasını paylaşıyor. Gorbaçov’a nasıl başarabildiniz diye sorduğunda, Gorbaçov “Bir konunun başarıya ulaşabilmesi için bir topluluğun %5’inin konuya inanması yeterlidir,” diye cevap veriyor.
Haydi yüzde beşteki yerimizi almaya…
Zeynep Kocasinan
www.zeynepkocasinan.blogspot.com
www.zeynepkocasinanenglish.blogspot.com
www.yoluyurumek.blogspot.com

BEŞİKTEN BEŞİĞE II – HAYAL Mİ, GERÇEK Mİ?

03/09/2009

CradletoCradleBooks“Beşikten Beşiğe/Cradle to Cradle” mimar William McDonough ve kimyager Michael Braungart tarafından yazılan ve 2002 yılında yayınlanan bir kitabın adı olduğu gibi bir tasarım ve üretim yaklaşımının da adı aynı zamanda. Dünyada bir devrim yaşanıyor ve gönlüm Türkiye’nin bu çevre devriminin içinde yer almasını diliyor.

Beşikten Beşiğe her ürünün tasarım aşamasında tüm yaşamını ve kullanım ömrü sonunda ürünün nasıl değerlendirileceğini dikkate alan bir yaklaşım. Ürünün tüm malzemelerinin ve tüm üretim aşamalarının insan ve çevre sağlığını korumasını şart koşan, doğaya ve insana az zarar vermeyi değil tamamen yararlı olmalarını şart koşan bir sistem. Beşikten Beşiğe ürünlerinin kullanım ömürleri sonunda atık olmamaları gerekiyor. Bu kavrama göre atık esasında bir besin, aynen doğada olduğu gibi. Nasıl doğada bir ağacın ürettiği her şey geri dönüşebiliyor ve doğa için besin oluyorsa, bir ürünün tüm üretim aşamaları da doğa için besin üretmeli ve ürün de atılacağı zaman ya doğada ayrışmalı ve doğal sistemler için besin olmalı ya da üretim hatları için hammadde olmalı. Hiçbir fire söz konusu olmamalı, yani beşikten beşiğe bir ürünün hiçbir parçası dolgu sahasına giden bir atığa dönüşmemeli, doğaya kesinlikle zarar vermemeli. Üretim sisteminde geri dönüşüme tabi tutulacak olan malzeme ya hammadde özelliği  %100 korumalı ya da doğada tamamen çözülmeli. Günümüzde Türkiye’de geri dönüşümde atıkların toplanması konusunda eksiklikler var. Dönüşmesi mümkün olan büyük miktarda atık hala dolgu sahalarına gidiyor. Ancak geri dönüşüm ile ilgili sıkıntı burada bitmiyor. Geri dönüşümden sonra işlenen malzemeler birbiri ile karıştığı içim hammadde özelliklerini yitiriyorlar. Eski arabaların araba çeliği, boyalardan ve diğer malzemelerden tam olarak ayrılamadığı için tekrar araba çeliği olarak kullanılamıyor; onun yerine örneğin binalarda kullanılan çelik hammaddesi olabiliyor. Plastikler birbirleri ile karışarak kimyasal özelliklerini gittikçe yitiriyorlar. Er ya da geç ömürlerini bir dolgu sahasında tamamlıyorlar. Burada çevre zararına ek olarak büyük bir ekonomik kayıp meydana geliyor. Sıfır atık kavramını bile doğru bulmuyor Beşikten Beşiğe kavramın yaratıcıları McDonough ve Brungart. Atık kavramını yaşamımızdan çıkarmamız gerektiğini söylüyorlar. Onlara göre atık kötü tasarımın bir sonucu. Odaklandığımız şeyi yarattığımıza inanan ikili, insanoğlunun içindeki potansiyele dikkat çekiyorlar. Bilgi, zekâ ve teknolojiyi kullanarak faydalı ürünler yaratabileceğimize inanıyorlar. Esasında inanmaktan fazlasını yapıyorlar; bunu nasıl gerçek olabileceğini gösteriyorlar. Beşikten Beşiğe kitabı 2002 yılında yayınlandı ama bu kavram 1990’lı yılların başında William McDonough ve Michael Braungart’ın New York’ta tanışmaları ve doksanlı yıllarda dünyanın farklı yerlerinde uygulamalar yapmaları ile oluşuyor. Kitap bu süreç ve tecrübeleriyle oluşuyor. William McDonough 1999 yılında Time dergisi tarafından “Gezegenin Kahramanı-Hero of the Planet” seçiliyor. Çevreye yönelik çalışmaları nedeni ile ödüller alıyor. Bu ikili doğruluğuna inandıkları şeyleri söylüyorlar; ama söylemekle kalmıyorlar teknik bilgilerini de kullanarak bunların hayata geçirilebileceğini ispatlıyorlar. Örneğin yine1990’larda İsviçre’deki bir tekstil firması atık problemleri nedeni ile William McDonough’a başvuruyor. McDonough Michael Braungart’ı ekolojik kimyager olarak projeye davet ediyor. Bu fabrikanın tüm ürünleri ele alıyorlar ve sadece zararsız hammadde ve boyalardan üretilmek üzere yeniden tasarlıyorlar. Kullandıkları ana prensip: Atık=Gıda. Bu formül beşikten beşiğe kavramının temel taşı. Bu prensip ile fabrikanın ürünlerini ve üretim hattını yeniden tanımlarken tüm ürünlerin doğal malzemelerden oluşmasına ve atık olarak adlandırılabilecek her şeyin biyolojik yaşam veya sanayi üretimi için bir besin-hammadde olması sağlanıyor. Sonuçta fabrikanın atık suyu fabrikaya giren şebeke suyundan daha temiz hale geliyor. Yani atık sorununu çözmekle kalmıyorlar, suyun kalitesini arttırmış oluyorlar. McDonough ve Braungart “Çözüm yasaklar ve denetim değil,” diyorlar. Onlara göre “Çözüm doğru tasarım. Doğru tasarlarsan denetime gerek kalmaz.” Üretim için enerjinin yenilenebilir kaynaklardan, özellikle güneş enerjisinden gelmesi önemli prensiplerinden bir tanesi. Aynı zamanda su kalitesinin korunmasının gerekiyor. Hatta “Korumak yeterli değil kalitesini arttırmalısınız,” diyorlar ve bunu başarıyorlar. Örnekler gerçekten çok ve etkileyici. Tasarladıkları binalarda çalışanlar arasında devamsızlık azalıyor mesela. Fabrika çalışanlarının idare ile olan ilişkilerinde düzelme oluyor. Binalarında dikkate aldıkları faktörlerin başında aydınlatmanın doğal ışıkla yapılması ve mekân için hava kalitesinin çok iyi olması geliyor. Binaların içinde yaşayanlara saygılı olması gerektiğine inanıyorlar. Ve binaların aynı zamanda içinde bulundukları çevre ile uyumlu olması gerektiğine. “Üretken olalım ve bu da iyi olsun,” diyorlar. Tasarladıkları binaların ağaçlar gibi olması gerektiğine inanıyorlar. Bir bina kendi enerjisini sağlamalı, havayı ve suyu temizlemeli. Amerika Birleşik Devletleri’nde Oberlin Üniversitesi’nde tasarladıkları bina kendi atık suyunu doğal yollardan temizlediği gibi harcadığından daha fazla elektrik üretmeyi de başarıyor. McDonough ve Braungart Beşikten Beşiğe kavramını bir yaşam prensibi olarak moleküler seviyeden şehir planlaması seviyesine kadar taşıyorlar. Braungart bir kimyager olarak ürünlere giren her maddeyi moleküler seviyesine kadar incelerken McDonough sadece binaların değil şehirlerin beşikten beşiğe prensipleri ile tasarlanması için çalışıyor. Hollanda’da beşikten beşiğe kavramını benimseyen şehir ve bölgeler var. Hollanda Hükümeti bu kavramı bir ülke politikası olarak sahiplenmiş durumda. Dünyanın diğer bir köşesinde, Çin’de bu kavram ile yeni şehirler planlanıyor. Çin bu yaklaşımı döngüsel ekonomi prensibi olarak yaşamına entegre etmek için büyük gayret gösteriyor. Onların çalışmalarından etkilenen ayakkabı firmaları tasarımlarında zehirli maddeleri çıkarıyorlar ve ürünlerini bu prensipler ile yeniden tasarlıyorlar. Bir ofis mobilyası firmasını tesislerini buna göre yeniliyor, yeni ürünler tasarlıyor, eski popüler ürünlerini bu prensiplere göre yeniden tasarlıyor. Dünyada binlerce firma şampuandan temizlik ürünlerine, inşaat malzemelerinden sanayi ara maddelerine, halıdan tekstil ürünlerine, paketleme malzemelerinden mobilyaya, yer kaplamalarından sörf cila tahtasına birçok ürünü beşikten beşiğe prensipleri ile üretiyor. Bu prensipler ile üretilen ve kullanılıp atılan kısmı tuvalete atılıp dönüştürülebilen bir bebek bezi bile var. William McDonough ve Michael Braungart’ın ortaklaşa kurdukları bir firmaları var ve çok dikkatli bir süreç ile beşikten beşiğe prensiplerine uyan firmalardan isteyenleri sertifikalandırıyorlar. Bu sertifikayı almış altıyüzü aşkın ürün var, ve binlerce ürünün de sırada olduğu biliniyor. Bu yeni tasarım ve üretim akımı ile üreticiler ve tedarikçileri kendilerini yeniliyorlar, tüm ürünlerini ve üretim süreçlerini teker teker yeniden ele alıyorlar. Kolay bir süreç değil. Ancak dünyanın karşı karşıya kaldığı çevre sorunlarının çözülebilmesi içinde böyle radikal ve kökten değişimler gerekiyor. İnsanoğlu özündeki kuvvet ve yaratıcı zekâsı ile gurur duyduğu çözümler yaratabiliyor. İsterse ve seçerse.

Zeynep Kocasinan

Çok Daha Az Tüketerek Yaşamalıyız

22/08/2009

 (Aktüel Dergisi 197. sayıda “Sade Yaşam” dosyası için Nejla Bayraktar’ın Erol Scott la  yaptığı röportaj)

Projenizin amacı ne, sizi harekete geçiren neydi?Alinca6

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi biz de bir avuç insan bir araya geldik.  Sosyal, ekolojik ve ekonomik açıdan nasıl sürdürülebilir yaşamlar oluşturulabilir bunlara kafa yoruyoruz, doğanın bilgeliğinden bir şeyler öğrenmeye çalışıyoruz.  Şu anda insanoğlu bu gezgende yalnız kendi varmış gibi tüm kaynakları sömürmekle kalmayıp insan merkezli bir düşünce yapısıyla tüm dünyadaki canlıların yaşamını cehenneme dönüştürmek üzere.  Üstelik bizden sonraki kuşakların gereksinme duyacağı her şeyi de tehlikeye atmış durumda… Bir şeyler yapmak için yalnız 20-30 yılımız olduğunu söylüyor bilim adamları. Bu bizim her sabah ne yapabiliriz sorusuyla kalkmamıza neden oluyor…

 Var olan durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, önerileriniz neler?

Ekonomik ve sosyal sorunların hepsi bir yana şu anda dünyanın en önemli sorununun küresel ısınma olduğunda artık herkes hem fikir.  Fakat bu sorunun nasıl çözümleneceği çeşitli tartışmalara neden olmakta… Benim görüşüm, bu çok ciddi sorunu kullanarak insanlığın kendine çeki düzen vermesi gerektiği yönünde.  Çünkü eğer bu sorunu insanlık olarak çözebilirsek zaten dünyamızla ve kendimizle daha barışık yaşamayı da öğrenmiş olacağız. Şu anda bir değişim gerekiyor. Bu değişimi gerçekleştiren her şeyin kendi içinde bir değişime uğraması ve eski düşünce tarzlarını ve yapıları bir kenara bırakması gerekiyor.  Sanırım başlangıç noktamız şehirlerdeki doğaya yabancılaşmayı kırıp şehirde bile doğanın parçası olduğumuzu hatırlatan doğadaki döngüleri oluşumları taklit eden sistemler ve alanlar oluşturmamız gerekiyor.

 Bireysel ve toplumsal olarak daha iyi yaşamak için ne yapmamızı önerirsiniz?

Daha yalın yaşamamız gerekiyor: Bugün var olan tüketim çılgınlığına hiçbir kaynak dayanamaz. Eğer reklamlarda/filmlerde gördüğümüz yaşantı tarzlarını devam ettirirsek 5-6 dünyaya daha gereksinmemiz var ve bu tüketim hızıyla küresel ısınmayı durdurmamız mümkün değil.  Şu anki ekonomik yapı ancak bizim borçla satın alabildiklerimizle ayakta duran bir şekilde yapılandırılmış durumda. Dahası bugün hiç gereksinmemiz olmayan şeyleri alarak ekonomiyi canlandırmamız bizden isteniyor.  Bizlerin asıl yapması gereken ilişkilerimizde, gıdada, kullandığımız her türlü araç-gereçte, enerjide gerçek gereksinmelerimizi tespit edip bundan fazlasının hem kendimize hem de dünyamıza bir zarar olduğunu bilerek hareket etmek.  Hatta başkalarını da buna teşvik etmek.

 Kendi başımıza yapacaklarımız sınırlı olduğuna göre muhakkak örgütlenmeliyiz… Bizim değerlerimizi paylaşan… yaşamın her yönüyle sürdürülebilir olmasına inanan bireylerin küçük gruplar halinde bir araya gelerek,.tüketici derneklerinde, çeşitli projelerin içinde, kampanyalar oluşturarak, sosyal-ekolojik-ekonomik sürdürülebilirlik yolunda çalışmalar başlatmalıyız. Örgütlenme diyorum çünkü değişim için gerekli gücü ancak ve ancak örgütlü grupların oluşturdukları örneklerle, baskı gruplarıyla, hayalleri projelere dökerek bir yerlere gidebiliriz.

 Muhakkak uygulama… Evet, çok konuşarak uygulama yapmayan bireylere çok rastlıyoruz. Onların önerileri ve teşvikleri doğrultusunda muhakkak toprakta, kırsalda, şehirde, evimizde, çalıştığımız yerde, hükümette söylediklerimizi hemen uygulamaya geçirecek alanlar oluşturmamız gerekiyor. Uygulama olmadan ne kendimizi ne de başkalarını harekete geçirebiliriz.  Gerektiğinde imkansızlıklara yönelebilme motivasyonu için küçük kazanımlar oluşturarak bunları kutlamalıyız. Anadolu gibi yerel değerlerin bizlerin her zaman yanımızda olduğunu, bizden önceki kültürlerin bize enerjileriyle/bilgelikleriyle destek olduğunu hiç unutmamalıyız.

 Bizden sonraki kuşaklara daha iyi bir dünya bırakabilmek için kendimizi, çevremizdekileri ve içinde yaşadığımız sistemleri önce sosyal açıdan değiştirmemiz gerekiyor.  İletişimden tutun, sorun çözmeye, proje yönetim tekniklerinden örgütlenme modellerine kadar pek çok alanda kendimizi geliştirmemiz gerekiyor…

 Sizler bu durumda neler yapıyorsunuz?

Dünyada bazı insanlar var el kremlerini ellerine soğuk sürmemek için krem ısıtıcısı alıyorlar. Bazıları ekolojik ayak izlerini arttırdığı için et yemek yerine yalnızca meyvelerle beslenme yolunu seçiyorlar. Bu farklı yaklaşımlarda bizler yalnızca yaşadıklarımızla örnek olmanın dışında Patika’yı (www.patikadayolculuk.com) tüm alternatif hareketler için deneyim/öğrenim merkezi haline dönüştürmek için çalışıyoruz.  Kırsalda ve şehirlerde başlayan dönüşüme kendi çabalarımızla katkıda bulunmaya çalışıyoruz.  Patika Projesi adını koyduğumuz projeyle sürdürülebilir yaşam projelerine ortam sağlamaya ve onların sağlıklı bir şekilde yürümeleri için destek olmaya çalışıyoruz. Çocuk kamplarından dans kamplarına, yoga kamplarından Permakültür kamplarına kadar pek çok alanda tasarımlar yapıyoruz. Daha yolun başındayız. Ancak bir araya geldiğimiz Sürdürülebilir Yaşam Kolektifinden (www.surdurulebiliryasam.org) arkadaşlarımızla birlikte yolculuklarımızda daha çok insana ulaşabileceğimiz projeleri hayata geçirebilmek için tasarımlar yapıyoruz bahçıvanlıktan kalan zamanımızda… (http://patikadayolculuk.wordpress.com/)

 Projelerimizde daha çok çocuklara/gençlere yani gelecek kuşaklara yönelmeye çalışsak da yapmaya çalıştığımız her kesimden insanı harekete geçirebilmek.

BEŞİKTEN BEŞİĞE I

05/08/2009

CradletoCradleBooksTasarım ile ilgili çok önemli bir kavram var. Tasarımcı değilseniz ya da sürdürülebilirlik konuları ile yakından ilgilenmiyorsanız belki de henüz çok duymadığınız bir kavram olabilir bu, ama herkesin farkında olması gereken bir kavram diye düşünüyorum. Bilinçli tüketici olmak sadece haklarımızı korumak anlamında değil çevreyi korumak anlamında daha da önemli hale geliyor. Kavramın adı Beşikten Beşiğe / Cradle to Cradle. Tasarıma ve geri dönüşüme bambaşka bir anlam getiriyor. Bazen C2C şeklinde de ifade edilen bu tasarım şekli atık ve atıkların yeniden kullanımına yeni bir yaklaşım getiriyor.

William McDonough ve Michael Braungart ’ın “Cradle to Cradle, Remaking the Way We Make Things” İngilizce okuma şansınız varsa Beşikten Beşiğe kavramına dair önerebileceğim bir kitap. Türkçe olarak dergilerde çıkan yazılar dışında ben henüz bu konuda bir kitaba rastlamadım. McDonough ve Braungart’ın kitabının kendisi bile bir şeylere dikkat etmeye çalışıyor. Kâğıttan değil suya dayanıklı sentetik kâğıttan yapılmış bir kitap. Ağaçların kâğıt olarak tüketilmesine bir alternatif sunarak giriyorlar konuya ve daha ilk sayfalardan insanın ilgisini çekmeyi başarıyorlar. Tasarımın doğayı ve çevreyi koruyarak nasıl daha etkin kullanılabileceği konusunu gündeme getiriyorlar. Kitabın ilk baskısının yapıldığı 2002 yılında beri büyük bir farkındalık yaratmayı başarıyorlar. Türkiye’de maalesef henüz yaygın olarak tanınmıyorlar.

Kitapta yazarlarının deneyimlerinden genel farklı hikâyeler, bilgiler var. Aklımda kalan önemli bir cümle var: Tasarım niyetin işaretidir. Ne kadar çok şey söylüyor bu cümle. Yaşamlarımızda, kasabalarımızda, şehirlerimizde, ülkelerimizde –  ne kadar çok şey söylüyor. Nelere niyet ediyor ve bunları nasıl yansıtıyoruz?

Ve yazarlar diyorlar ki, doğadaki canlıların çevreye zarar verme anlamında bir tasarım sorunu yok. İnsanoğlunun var. Atık ve çevre problemlerinin insanoğlu tarafından yaratılanlarına insanların çözüm bulması gerekiyor. Hem de acilen.

Bu kitap ve bu yaklaşım bana yeni bir ufuk açtı. Atığı azaltmak gereği ile karşı karşıya olduğumuzu gördüğüm bu günlerde bu yaklaşım “atık kavramını yaşamımızdan çıkarmayı” öneriyor. Atık dediğimiz şeyin nasıl uzun dönemler boyunca kullandığımız farklı ürünlerde ham madde olarak kullanılabileceğine ışık tutuyor. Ne kadar farklı bir bakış açısı değil mi?

Dünyada şu an da üretilmekte olan ürünlerin en azından yüzde doksanı beşikten mezara mantığı ile üretilmekte. Yani kullandığınız bir ürünün kullanım ömrü bittiğinde muhtemelen bir dolgu sahasına atılmak üzere göndermektesiniz. Yazarların kitapta net olarak vurguladığı gibi gerçekten tüketilen gıda malzemeleri dışında milyarlarca liralık malzeme, doğal kaynak dünyanın her yerinde toprağa gömülüyor. Bu sadece çevre sorunu değil aynı zaman da büyük bir ekonomik kayıp. Endüstri devrimi ile dünyada üretim, ham maddenin işlenmesi ve bundan bir ürün yaratılması ve sonrada bu ürünün işi bitince atılması sistemi üzerine kurulmuş. Ancak bu üretim ve tüketim yaklaşımı dünyayı ve insanoğlunu bir iki yüzyıl içinde büyük kaynak tüketimi ve çevre koruma sorunları ile karşı karşıya bırakmış durumda. Dünyanın bitmez tükenmez görünen kaynakları tükeniyor ve bozulmaz sanılan ekolojik dengeler sallanır durumda. Geleceğimizi toprağın altında gömüyoruz ve hızla yaklaşmakta olduğumuz sıkıntıların gerçekten farkında olup olmadığımız incelemeye değer.

O kadar çok yaraya o kadar güzel dokunuyorlar ki bu kitapta. Hangilerini paylaşsam. İnşallah Türkçeye en kısa sürede çevrilir. Mimarların, mühendislerin, kimyagerlerin, tasarımcıların, çevrecilerin, tüketicilerin, herkesin okuması gereken bir kitap. Konuya gerçekten yaşamını adamış ve anlattıklarını deneyimlemiş kişilerin inandıkları ve uyguladıkları şeyleri anlattıkları bir kitap. Dünyanın üretim ve tüketim sorunlarına gerçek bir çözüm getirebilir. Atmak için değil kullanmak için tasarlamak, tekrar tekrar ve tekrar kullanmak için. Atıkların ham madde olabildiği bir yaşam tasarım sistemi. Yaşamı atık yaratmayacak şekilde tasarlamak. Tasarım ile insanoğlunun ihtiyaç duyduğu konforu zarar vermeden, gerçekten insana ve çevreye zarar vermeden sağlamak. Evet, inanıyorum ki bu konuda bir şeyler yapmak mümkün. Eğer istersek, denersek ve buna göre tasarlarsak.

Haydi Türkiye artık eskimeye başlayan bu yeni tasarım yaklaşımına uyan.

Zeynep Kocasinan