Archive for the ‘Kampanyalar’ Category

15 soruda Anayasa değişikliği paketi – Noyan Özkan’dan

01/08/2010

 GİRİŞ

Bu ülkede yaklaşık  40 yıldır demokratikleşme, adalet sistemi, hukuk devleti, insan hakları, doğa koruma için ‘’profesyonel siyaset dışında’’ değişik platformlarda mücadele veren  bir hukukçu yurttaş olarak 12 Eylül 2010 günü halkoylamasına sunulacak Anayasa Değişikliği Paketi hakkındaki görüş ve değerlendirmelerimi internet ortamında sizinle paylaşmak istedim.

Dileyenler, diledikleri kişi ve kurumlara iletebilirler.

 Sevgi, saygı ve dostlukla…

Noyan Özkan, 30.07.2010, İzmir.

1. Anayasa değişikliği gerekli mi ?

Evet..   Elbette, 1961-1971-1982 Anayasalarına hakim olan ‘’önce devlet, sonra yurttaş’’ temel felsefesini tersine çevirecek bir ‘’sivil anayasa’’ gereklidir. Her ne kadar 1982 -12 Eylül-Anayasası nda 17 yasa ile yaklaşık Anayasanın üçte biri değişmişse de temel felsefe aynı kalmıştır. Anayasalar, devlet ve yöneticilerin yönetimlerinin adil ve eşit olmasını sağlayan ve olası devlet zorbalıklarına karşı yurttaşları koruyan temel hak ve özgürlükleri metinleridir.

2. Anayasa değişikliğinde takip edilen yol ve yöntemler yeterli mi ?

Hayır. Önce  2007 yılında İktidar Partisi AKP tarafından bazı hukukçulara sipariş verilen Anayasa taslağı aniden toplumun gündemine getirilmiş ancak Meclis’ten geçmeyeceği anlaşılınca, ‘’mini türban değişikliği tasarısına’’ dönüşmüş ve Anayasa Mahkemesinden geri dönmüştür. Bu defa yine hiçbir siyasi partiye,   sendikalara, baro ve meslek odalarına, üniversitelere ve sivil toplum kurumlarına danışılmadan ‘’ben yaptım oldu’’ zihniyetiyle yaklaşık 30 maddeden oluşan bir paket yurttaşlara dayatılmıştır. Böylece aynen Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi  tartışma ve uzlaşma ortamı sağlanmadan anti-demokratik bir yöntem izlenmiştir.

3. TBMM tarafından kabul edilen ve itiraz üzerine Anayasa Mahkemesi denetiminden de geçen bu paket  milli iradenin ve dolayısıyla demokratik sistemin eseri mi ?

Hayır. Milli irade, 5 yılda bir sandığa gidip,  bir partiyi ve liderini  ülkeyi yönetmek için seçmekle ve sonra TBMM’den çıkan her yasaya itaat etmekle oluşmaz. Her şeyden önce, demokratik, adil ve şeffaf bir seçim yapılabilmesi için yüzde 10 oranındaki  seçim barajını kaldırmak, seçim  propagandası harcamalarını denetim altına almak ve  yurttaşları temsil kapasitesi ve dürüstlüğüne sahip olan kişileri milletvekili seçmek gereklidir. Bugün Avrupa ülkelerinde ortalama seçim barajı % 3 olup en yüksek baraj,

Putin tarafından demir yumrukla yönetilen Rusya’dadır ( Yüzde 7 ) Ülkemizde seçimlerde veya halkoylamaları nda, siyasi partilerin kimden ve hangi kurumdan ne kadar para v.b destek aldığını ve seçimlerde ne kadar para harcadığını tespit eden ve denetleyen bir  yasa yoktur. Böylece, parayı veren düdüğü çalmaktadır.

 4)  Barajın düşürülmesi ve  seçim finansmanının denetimi yeterli mi ?

 Hayır. Siyasi Partiler Kanununda köklü değişiklik yapılmak suretiyle  ‘’liderlik  sultası’’ ve ‘’lidere biat’’ kaldırılmalıdır. Özellikle 12 Eylül faşist askeri darbesinin bir devamı olan Özal hükümetleri sırasında artık teamül haline gelen ‘’mülakatla milletvekili seçme ve liderin onayına sunma’’, ‘’bakanlardan önceden istifa dilekçeleri alma’’ gibi ilkel yöntemler bu ülkede demokratik hukuk devletinin yerleşmesini önlemektedir. Ayrıca, milletvekili dokunulmazlığı; kürsü dokunulmazlığı dışında kalan suçlar için mutlaka kaldırılmalıdır. Böylece, örneğin, yargı kararlarını yüzlerce kez uygulamayan üst düzey bürokratlar , belediye yönetiminde sahtekarlık yapan belediye başkanları , eroin kaçakçılığı suçu işleyen iş adamları, devlet içinde çete oluşturanlar,  ‘’tam yargılama veya ceza alma aşamasında iken’’,  milletvekili dokunulmazlık zırhını takamazlar.

5) Anayasa paketinin 29 maddesinin bir bütün olarak oylamaya sunulması doğru mudur ?

Hayır. Kişisel olarak, böylesine dayatmacı ve despotik bir yöntemin karşısında kendimi ‘’bir çoban  tarafından güdülen koyun” yerine  konulmuş hissediyorum. Bu duygu, aynen seçim barajında olduğu gibi beni çok rahatsız ediyor ve içimi acıtıyor. Beni ‘’koyun’’ yerine koyan bu anti-demokratik dayatmaya karşı isyan ediyorum.  ‘ Ayıptır, yahu’’ diyorum. Çünkü, bu paket içinde ‘’Evet’’ diyeceğim  maddeler var…AKP Hükümetinin 2007 ve  sonrasında anayasa değişikliği girişiminde rehber  olarak sıklıkla başvurduğu Avrupa Konseyi’nin danışma organı olan Venedik Komisyonu ilke ve kararlarını, sıra halkoylamasına geldiğinde adeta yok sayıldığını görüyoruz. Venedik Komisyonu-2006 ve 2010-Referandumlarda İyi Uygulamalar Kılavuzu”na göre;   “İçerik Birliği, özgür oy iradesinin daha da önemli bir gerekliliğidir. Seçmenler, aralarında asli bir bağ olmayan farklı sorulara aynı anda oy vermek zorunda bırakılmamalıdır. Seçmenin sorulardan birini desteklerken bir başkasına karşı olabileceği dikkate alınmalıdır. Bir metinde yapılacak değişiklik çok sayıda farklı unsuru kapsıyorsa, halka bir dizi soru sorulmalıdır.”

6) Halkoylaması sürecindeki tartışma ortamı yeterli mi?

Hayır.Türkiye’de uzlaşma ve tartışma kültürü zaten yeterli değildir. Geçmişte, 1982-darbesi anayasasına ve devlet başkanına % 92 oranında ‘’evet’’ oyu verildiğini unutmayalım. Maalesef, şu andaki Hükümet baskısı ve hukuksuzluk ortamı 7 Kasım 1982 halkoylaması öncesinde yaşadığımız  günlerden çok farklı değildir. AKP Hükümeti ve Başbakan özellikle 2004 yılından bu yana sistemli ve programlı olarak muhalif örgüt ve kişileri sindirmek ve bir ‘’sivil dikta yönetimi’’ oluşturmak amacıyla çok ciddi evrensel ve anayasal  hak ihlalleri yapmıştır, ve yapmaya devam etmektedir. Ülkemizde  yurttaşların tümü telefon/internet v.d iletişim araçlarının dinlendiği kuşkusu ve inancındadır. George Orwell’in 1949 yılda yazdığı 1984.kitabındaki ‘’Büyük Birader’’ ve “Düşünce Polisi”  bugün Türkiye’de yaşama geçmiştir. Üstelik yasal ve yasa dışı dinlemelerin ve ortam görüntülerinin, AKP Hükümetinin politikalarını destekleyen ve muhalifleri karalayan bir strateji ile Hükümet yandaşı medyaya servis yapılması teamül haline gelmiştir. Adeta bir KORKU İMPARATORLUĞU yaratılmıştır. Özellikle muhalif gençlerin ve işçilerin Hükümet’e karşı en ufak protestosu bile  şiddetle bastırılmaktadı r.

 7) Hükümet’in  amacı  12 Eylül Anayasası ve koruduğu ekonomik ve siyasal düzeni   değiştimek midir ?

Hayır. AKP Hükümeti, 12 Eylül darbesinin zeminini hazırlayan ve TSK marifetiyle  yaptıran tekelci sermaye ve destekçisi  ABD’nin yol haritasından sapamaz. 12 Eylül faşist cuntası tarafından ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı görevi verilen eski MESS Genel Sekreteri ve MSP İzmir Milletvekili adayı Turgut Özal, 24 Ocak kararlarının mimarıdır. Turgut Özalın,Faşist  Cunta’nın siyaset yapmaktan yasakladığı Demirel, Ecevit v.d. politikacıları n siyaset yasağının kaldırılması için yapılan halkoylamasında ‘çok aktif biçimde ‘’Hayır’’ kampanyası yaptığını unutmayalım. AKP Hükümeti tüm seçim propagandaları nda Menderes-Özal-Erdoğan posterleri kullanmakta ve Özal’ı manevi liderleri olarak görmektedirler. Ayrıca, AKP’nin Cumhurbaşkanı Gül tarafından faşist cunta lideri Kenan Evren, Köşk’te özel olarak ağırlanmış ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’la birlikte açılış törenlerine katılmıştır. AKP Hükümetinin bu konudaki samimiyetsizliği, 2007 yılında halka sunduğu Anayasa değişikliği taslağının,  1982 Anayasasının bile daha gerisine düşecek hükümler içermesidir. 12 Eylül döneminin en  zararlı kurumlarından YÖK  aynen muhafaza edilmektedir. Hep birlikte marifetlerini izliyoruz…

8) Anayasa değişikliği  paketi   ‘’yargı reformu’’  getiriyor mu?

Hayır,  tam tersine Hükümet tarafından adalet sistemi ve yüksek mahkemeler denetim altına alınmaktadır. Hükümet ,  devlet bankası kredileri ile oluşturulan yandaş medyası ve telekulak operasyonları ve anormal vergi denetimleri ile sindirilen iş dünyası , şirketler medyası ve Üniversitelerin yanı sıra adalet sistemini ve yargı organını boyunduruğu altına almak ve siyasallaştırmak amacındadır. Başbakan, yasama ve yürütmenin yanına yargıyı da alıp ülkeyi orkestra şefi gibi tek elden yönetmek amacındadır. Bu anayasa değişikliği paketi hazırlığı sırasında yüksek mahkeme üyelerine yönelik lekeleme ve karalama kampanyası yürütülmüş, yasa dışı elde edilen telefon ve alan dinlemeleri ve görüntüleri yandaş medyaya servis edilmiş ve ne gariptir ki organize bir suç örgütü tarafından yürütülen bu kampanyanın failleri şimdiye kadar meçhul kalmıştır. Özellikle AKP hükümetinin Adalet Bakanları, yüksek yargı organlarına hasmane tutum ve davranışlarda bulunmuş ve anılan lekeleme ve karalama kampanyasına bir kez olsun bile karşı çıkmamışlardır.

9) İyi ama, adalet sistemi ve yargıda acil reform gerekmiyor mu?

Kesinlikle gerekiyor. Yaklaşık 30 yıldır adliye koridorlarının tozunu yutan, İzmir Barosunun başkanlık dahil tüm kademelerinde görev yapan, adalet sisteminde reform için kafa patlatan bir hukukçu sıfatıyla, bu anayasa paketinde öngörülen değişikliklerinin;  zaten bağımsızlığını ve tarafsızlığını 1971 ve 1982 yıllarında yitiren ve  kör topal çalışan adalet sistemini tamamen batıracağını düşünüyorum. Öncelikle yüzde 1 olan bütçe payının asgari yüzde 3’e arttırılması ve Adalet Bakanlığının lojistik destek dışında yargıdan elini çekmesi gereklidir. Hakim ve Savcı sayısı ve adliye yardımcı personel sayısı arttırılmalı, yaklaşık 50 adede ulaşan Hukuk Fakültelerinin öğretim kadroları yetersiz olanları derhal kapatılmalı, adli yardım sistemi ve savunma güçlendirilmelidir. Bugün yurttaşlar, ağır işleyen adalet sisteminden ve tanık olarak gittikleri mahkemelerde azarlanmaktan haklı olarak şikayetçidir. Anayasa paketinde yargının kangrenleşen sorunları hiç ele alınmamıştır.

10) Anayasa paketiyle HSYK ne olacak?

Adalet Bakanı ve müsteşarının HSYK’dan çıkarılmadığı veya oy haklarının alınmadığı sürece , hangi hükümet gelirse gelsin, yürütmenin yargıya müdahaleleri ve siyasallaştırma operasyonları devam edecektir.  1971- 12 Mart darbesi ve 1982 -12 Eylül darbesi ile Adalet Bakanlarının yönetimine ve keyfine bırakılan HSYK yapısı ‘birkaç makyaj  değişikliği’’ dışında bu pakette  aynen devam etmektedir. Hükümet bu konuda 12 Eylül zihniyetini ve uygulamasını  takip etmektedir. İşte bunun içindir ki, Anayasanın 140/6 maddesinde yer alan ‘’Hâkimler ve savcılar idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.’’ hükmüne hiç dokunulmamıştır. Bu hüküm, Anayasada  yer aldığı sürece aklı başında hiçbir hukukçu ve siyaset bilimci, yargı reformundan bahsedemez.

11) Paket içinde HSYK ile ilgili tuzak maddeler var mı ?

Evet. Anayasa paketinde    “kurulun yönetimi ve temsili kurul başkanına aittir” yolunda yeni bir hüküm eklenmiştir.  Bu ne demek?  Yargıçlardan sorumlu olan HSYK’nın yönetimi yargıçların elinde değil, Adalet Bakanı olan kişinin yani  Hükümet’in elindedir. .Hangi Adalet Bakanı, partisinin başkanı yani Başbakanın emir ve talimatları dışında görevini yerine getirebilir? Mümkün değildir.

Ayrıca Anayasa paketinde, müfettişlerin yargıç ve savcılar hakkında soruşturma yapması Adalet Bakanı’nın oluruna bağlı kılınmıştır.  Bakan’ın istemediği yargıç ve savcılar hakkında HSYK soruşturma açamayacaktır.

HSYK’ya bağlı bir sekretarya kurulacak. İyi, güzel ama  Genel Sekreter, Bakan tarafından atanacaktır.. Böylelikle Adalet Bakanı HSYK’nın  tüm işlemlerini  denetim altında tutacaktır. Kararnamelerin hazırlanması, toplantı gündeminin saptanması gibi konular geçtiğimiz yıl yaşadığımız kararname skandalında olduğu gibi yine Bakan’ın denetiminde olacaktır.. Pakette,  Adalet Bakanlığının sekretaryanın çalışmasını düzenleyecek ayrı bir yasa çıkaracağı öngörülmüştür. Bu yasanın nasıl ve ne amaçla çıkarılacağını takdirinize bırakıyorum.  Bunun dışında, Adalet Bakanı’nın HSYK’yı toplantıya çağırma yetkisi sürecektir. Toplantı için üye tam sayısı gerektiğinden, yedeği olmayan müsteşarın toplantıya katılmayarak ya da toplantıdan çıkarak HSYK’yı bloke etme olanağı vardır.

12) HSYK üyeleri ile ilgili değişiklik olumlu mu?

Hayır. HSYK’nın yalnızca yüksek mahkeme yargıçlarından oluşan 7 asil ve 4 yedek üyesinin yerine yirmi iki asıl ve on iki yedek üyeden oluşması öngörülmüştür.           Kurulun, dört asıl üyesi, nitelikleri kanunda belirtilen; yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca, üç asıl ve üç yedek üyesi Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca, iki asıl ve iki yedek üyesi Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca, bir asıl ve bir yedek üyesi Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından, yedi asıl ve dört yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından adlî yargı hâkim ve savcılarınca, üç asıl ve iki yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından idarî yargı hâkim ve savcılarınca, dört yıl için seçilir.  Bu durumda Kurul’a hukukçu olmayan ve mesleğin sorunlarını yaşamayan 4 asil üye seçilecek ve ayrıca tamamen Adalet Bakanlığı güdümünde olan Adalet Akademisi tarafından bir asil üye seçilecektir. Birinci sınıf hakimler arasından seçilmesi öngörülen 7 üye olumlu bir yaklaşım olmakla birlikte HSYK^ya siyaset bulaşacaktır.

13) Anayasa Mahkemesi’nde  öngörülen değişiklikler olumlu mu?

Hayır.  Anayasa Mahkemesi 17 üyeden oluşacak. 3 üye TBMM tarafından salt çoğunlukla seçilecek. 14 üye Cumhurbaşkanı tarafından atanacak. Bunlardan dördü Cumhurbaşkanı’nın takdirine bırakılmış. Cumhurbaşkanı’nın atayacağı 4 üye, YÖK’ün göstereceği adaylar arasından atayacağı 3 üyeyle Meclis’in seçeceği 3 üyenin iktidar partisinin görüşlerini paylaşan üyeler olacağı açık. Çünkü, Meclis salt çoğunlukla seçim yapacaktır. Oysa Avrupa ülkelerinin çoğunda Meclis, üçte iki çoğunlukla ve hukukçular arasından  üye seçmektedir. Ayrıca, 12 Eylül mirası YÖK tarafından seçilecek yeni üyeler ile Yüksek Mahkemenin yapısı iyice bozulacaktır.   Böylece  17 üyeden en az 10’unun iktidar partisine yakın üyeler olması güvence altına alınmıştır.

14) Geçici 15.maddenin kaldırılması olumlu mu?

Evet, ama yukarıda belirttiğim olumsuz süreç ve öngörülen tuzak maddelerle bırakınız hukuk devletini, kanun devletinden bile söz edilemez. Ayrıca, 12 Eylül           faşist cuntası üyeleri ve emir komuta zinciri içinde insanlık suçları işleyenlerin yargılanmasında zaman aşımı söz konusu olamaz. Hatta ,ilerici ve demokrat bir yorumla, Geçici 15.maddenin kaldırılmasına gerek olmaksızın taraf olduğumuz İşkenceyi Önleme hakkındaki Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi mevzuatına dayanarak Cumhuriyet Savcıları tarafından bu süreç her an başlatılabilir.

15) Anayasanın 125.maddesinde ne yapılmak isteniyor?

Anayasa değişikliğine ilişkin düzenlemede  , Anayasa’nın 125. maddesine, yargı yetkisinin idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olduğu vurgulanarak, “Bu yetki hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz” cümlesi ekleniyor. İdari Yargılama  Usulü Yasasında zaten mevcut olan bu hüküm neden Anayasa paketine girdi ? Çünkü, AKP Hükümeti, idarenin yargısal denetimini sağlayan Danıştay’dan ve  özellikle ‘’çevre ve kent koruma’’ ve ‘’özelleştirme’’ ile ilgili davalarda verilen kararlardan çok rahatsız. Hatta Başbakan Erdoğan; ’Türkiye’de yasama da yürütme de yargı tarafından kuşatılmıştır’’ ciğerlerimize kadar kan kusturuyorlar kan, ‘’ bunun altından bu belediye kalkar mı, kapıya kilidi vurur ondan sonra da gelsin Danıştay burayı işletsin, yürütsün’ gibi saldırgan söylemlerle  bu değişikliğin ipucunu vermiştir. Çünkü Danıştay, anayasal ‘’kamu yararı ilkesini’’ dayanak yapmak suretiyle yasanın tutucu kalıbını aşan  kararlar vermektedir. Hükümet, Danıştay’a karşı olan alerjisi nedeniyle ve iş dünyasına şirin gözükmek için bu tuzak maddeyi halk oylamasına sunmuştur.

Sonuç olarak;

Hükümete destek için evet oyu kullanmayı düşünen veya ‘’evet ama yetmez’’ diyen veya ‘’sandığı boykot etmeyi düşünen’’ herkesin oyuna ve düşüncesine saygı duyarım. İçlerinde sevdiğim, saydığım dostlarım var. Kimseyi incitmek istemiyorum.

Ben, arz ettiğim olay ve nedenlerle, ve özellikle ‘’yaşadığımız örtülü faşizme dur demek’’  için sandığa gitmeyi ve ‘’hayır’’ oyu kullanmayı  düşünüyorum.

Saygılarımla,

Noyan Özkan, noyanozkan@ttmail. comnoyanozk@gmail. com, 0532 2777397

Editörün notu: Bu yazının elimize geçmesini sağlayan Özgür Gürbüz’de teşekkür ederiz.

ABANT YOK OLUYOR

13/04/2010

Abant Gölü öylesi bir doğa harikası ki mutlaka korunmalı, mutlaka kollanmalı.

Abant Gölü yörenin göz bebeği, o yöreye has bir botanik bahçesi. 70 i endemik olmak üzere 1222 canlı türünün, birçoğumuzun adını sıkça duyduğu Abant Alasının, Abant Çiğdeminin ev sahibi.

Abant Gölü hepimizin korkulu rüyası olan, ancak kabullenip hazırlıklı olmamız gereken depremlerin üreteci, Kuzey Anadolu fay hattının bizlere armağanı olan tektonik bir hediye.

Abant Gölü Milli Parklar Kanununu ve Abant Gölü Tabiat Parkı Uzun Devreli Gelişme Planı çerçevesinde devlet korumasına alınan bir tabiat parkı.

Ancak Abant Gölü üzerinde kara bulutlar var. Bu kara bulutlar hiçbir bilimsel destek olmaksızın uygulamaya konulmuş hummalı bir faaliyet olarak yöre üzerine çökmüş durumda.
Abant’ın doğal dengesine zarar vermiyoruz, tek ağaç bile kesmedik diyen yetkililerin talimatı ile Gölün suları yükseltilmiş, çevresindeki yollar, dolgu toprak ile alabildiğine yükseltmiş ve genişletmiş, birçok ağaç sular altında bırakılmış, yine birçok ağaç yükseltilen yol ile gölün arasında kalmış, fay hattının hafif bir kıpırdanması sonucu dolgu toprağın baskısı ile o ağaçların göle yıkılması, suyun etkisi ile köklerinden başlayarak çürümesi kuvvetle muhtemel.

Evet, iddia edildiği gibi göl kıyısında kesilmiş ağaç görülemiyor.

Ancak Abant Mudurnu arasında kullanımda olan yola paralel açılan yeni yol için yüzlerce kayın ağacı kökünden sökülerek atılmış durumda.

Dahası da var. Göl çevresindeki yolun parke taşları ile dolatılmasını takiben gölün içinden de faydalanmak adına Abant Gölüne yüzer lokantalar, yelkenliler, deniz bisikletleri sokulacak.

Abant yok oluyor. Abant’ın ruhundan başlayarak yok oluşu gözler önünde.
Üstelik Abant kontrol altında yok oluyor.

Abant’tan başka bir yerde olmayan, endemik türümüz Salmo trutta abanticus’un, yani siyah benekli Abant alasının, hemen gölün kıyısında yetişen eşsiz güzellikteki Abant çiğdeminin hatırına Abant’a sahip çıkalım.

Bilelim ki bu ülkenin her parçası gibi Abant’ta bizim değil, gelecek nesillerindir.
Bu çerçevede yürütmüş olduğum imza kampanyası (WWW.ABANTYOKOLUYOR.COM) ve kamuoyu oluşturma çabalarıma, ayrıca yapabileceğiniz her türlü destek ile (protesto, basın açıklaması, eylem vs.) doğa ve tabiat harikası Abant için yardım ve desteklerinizi bekliyorum.

Lütfen duyarsız kalmayın ve Abant’ı kurtaralım.

Her türlü görüş ve bilgi için aşağıdaki iletişim kanallarından ulaşabilirsiniz.

http://www.abantyokoluyor.com/

abant@abantyokoluyor.com

abantyokoluyor@gmail.com

Ömer Fatin YERLİKAYA

Editörün notu: Atlas dergisi bu konuyla ilgili haber yapmış.

Doğada Tahribat…

13/04/2010

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın memleketi Rize’nin Güneysu İlçesi’nde süren hidroelektrik santrali (HES) inşaatları nedeniyle oluşan doğa tahribatı, çevre derneklerini harekete geçirdi. Güneysu Handüzü Yaylası Çevre ve Tabiatı Koruma Derneği (YAYÇEVDER) Başkanı Ceyhun Kalender, HES inşaatlarını yargıya taşıyacaklarını söyledi.

Rize’nin başta İkizdere olmak üzere Senoz, Hemşin, Çağlayan ve Arılı vadilerinde yapımı süren HES inşaatlarına karşı çevrecilerin başlattığı hukuk mücadelesi, 3 HES projesinin planlandığı Güneysu vadisindeki çevre derneğini de harekete geçirdi. Gürgen Deresi üzerinde ilk projenin yapımını sessiz sedasız başlatan Asa Enerji, 12 Milyon TL’ye mal olması planlanan 9.70 megawat gücündeki santral projesi inşaatını sürdürüyor.

HES inşaatı çalışmaları sırasında oluşan doğa tahribatı ve döşenen 3 bin 500 metre uzunluğundaki boru hattı nedeniyle Gürgen Köyü’nün ulaşımının sağlandığı yolun tahrip olması üzerine, YAYÇEVDER HES projelerini yargıya taşıma kararı aldı.

‘Dereler kuruyacak’

YAYÇEVDER Başkanı Ceyhun Kalender, bölgede ciddi doğa tahribatlarının oluştuğunu belirterek şunları söyledi:

“Derelerin Kardeşliği Platformu dönem sözcüleri ile ortak hareket ederek konuyu yargıya taşıyacağız. Biz ülkemizin doğal ve kültürel değerlerinin korunmasını istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, kısa vadeli yapılan rant amaçlı yatırımlar uzun vadede büyük çevre sorunlarına sebep olmaktadır. Bu noktada önyargılı olmamak şartıyla sivil toplum örgütlerine büyük iş düşmektedir. Gerçek sivil toplum örgütleri bu gelişmelerin karşısında değil, bunların çevreye zarar vermeden, çevreyle uyumlu olmasından yanadır. İslahiye deresinin tünelle Gürgen deresiyle birleştirilmesi sonucunda, zaten yağışsız aylarda yetersiz olan bu iki derenin zaman içinde tamamen kuruması söz konusudur. Gürgen Köyü yolu boyunca çalışan yüksek tonajlı hafriyat kamyonları yüzünden köy yolu şimdiden büyük hasar görmektedir.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçen yıl Güneysu İlçesi’nde yaptığı konuşmada, hidroelektrik santrallerine karşı çıkan çevrecileri eleştirerek, “Çevrecinin daniskasıyım” demişti.

Haber: Radikal Gazetesi / Muhammet KAÇAR

Doğa Açılımı

08/12/2009

Sarıkeçeliler

Anadolu’da bu zengin doğa olmasa Türk, Kürt, Çerkez, Laz, 72 millet yanyana yaşamazdı. Bu nedenle açılım, hepimizin tek ortak kökü doğadan başlamalı GÜVEN EKEN (Arşivi) Demoktratik açılımla ilgili tartışmaları hayretle izliyorum. Anadolu topraklarını karış karış gezmesem, gerçek manzarayı bilmesem, bir gün gelecek ülkeyi yönetenler Türk, Kürt, Çerkez, Laz hepsine sahip çıkacak diye umutlanacağım. Oysa benim gördüğüm gerçek, bundan çok farklı. Böyle giderse ne Kürt kalacak, ne Laz, ne Çerkez, ne Gürcü ne de Türk… Çünkü hükümet, bir yandan Anadolu’daki uygarlıklara tek tek sahip çıkma söylemini yayarken, diğer yandan icraatlarıyla tüm bu toplulukların Anadolu’daki ortak köklerini yok ediyor. Örnek mi? Yazık ki sayısız. Sarıkeçililer, Türk göçerlerinin Türkiye’deki son temsilcileri. Onlar, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan kadim bir kültürün canlı belgeleri. Hükümet, kendi istekleriyle göçmeye devam eden son Sarıkeçililer’e sırf göçtükleri için milyarlarca lira ceza kesiyor ve onları apartman katında yerleşik yaşama geçmeye zorluyor. Munzur, hükümet tarafından baraj inşaatçılarına satılmış. Dere üzerinde sekiz baraj yapmak istiyorlar. Oysa Munzur, Dersim Alevilerinin kutsal suyu, ibadet yeri. Satmak şöyle dursun, Munzur’a dokunmak bile itina ister. Durum böyleyken, ağzınıza Dersim lafını nasıl alıyorsunuz? Anlamak zor…

Hasankeyf, Türkiye’nin en köklü Arap-İslam yerleşimlerinden. İnsanlar binlerce yıldır Dicle kıyısında yaşıyor ve benzersiz aksanlarıyla Arapça konuşuyor. Dicle kıyısında yetişen narı topluyor, El Rızık Camii’nde ibadet ediyor. Hükümet ise Hasankeyflileri kendi rızası olmadan dağın başındaki TOKİ evlerine taşımaya çalışıyor, Dicle Vadisi’ndeki dünya mirasını sular altında bırakmak istiyor. Ertesi gün ise açılımdan bahsediyor. Çoruh Vadisi’nin tamamını, baraj sularıyla yok etmeye kararlılar. Ne var ki, bu bölge Anadolu’nun en önemli Ermeni yerleşimlerinden. Sayısız köy, kilise ve hâlâ kullanılan geleneksel tarım alanı hükümetin ürpertici su politikası nedeniyle sular altında kalacak, Anadolu’nun binlerce yıllık kültür belleği yerle yeksan olacak. İstanbul’un orta yerindeki Sulukule’ye ne dersiniz? Romanlar da bu toprakların zenginliği, yüzlerce yıldır kardeşimiz değil mi? Öyleyse neden onları her yere uzak TOKİ evlerine sürüyorsunuz? Macahel’de Gürcü kültürü hidroelektrik santralleri nedeniyle nasıl yok oluyor, Tuz Gölü kuruyunca göl kenarındaki Kürt yerleşimleri ne hale geldi, Istranca Dağları’nda Pomaklar nasıl yaşıyor, Küre Dağları Milli Parkı’nın suyunu satmak Türk kültürü için ne anlama geliyor? Konu hakkında daha çok örnek verebilirim. Ancak listeyi fazla uzatmayacağım. Çünkü şunu çok iyi biliyorum: Bir toplumun karakterini, kimliği ve dini inancından çok, yaşadığı coğrafya belirler. Bu topraklarda doğan her bir insanın kökleri, bir ucuyla Çatalhöyük’e, diğer uçlarıyla Orta Asya’ya, İyonya’ya, Mezopotamya’ya ve sayısız başka coğrafyalara uzanır. Bu kökler Türk, Kürt, Laz, Çerkez ve diğerlerini ayırt etmeden hepimizi besler.

Bu nedenle ülkenin yöneticileri, bu topraklardaki çeşitliliğin kendisi kadar, Türkiye insanlarının ortak köklerini de korumakla mükelleftir. Çünkü bugün şahidi ve parçası olduğumuz bu çeşitliliğin asıl nedeni, işte bu köklerdir. Anadolu insanının kökleri yok olduğunda, çeşitliliğin kendisi de, açılım da imkansız hale gelecektir. Bir toplumun ortak kökleri, yaşadığı yerdeki doğa ve kültür mirasından başka bir şey değildir. Bu mirasın varlığını tehdit eden her türlü girişim, o toplumun köklerine de telafisi mümkün olmayan zararlar verecektir. İşte bu nedenle hükümetin eylemleri ve açılımla ilgili söylemleri, birbiriyle olduğu kadar, ülkenin gerçek menfaatleriyle de çelişiyor. Ülkeyi yönetenler, Anadolu’nun miras coğrafyalarını benzeri görülmemiş bir hızla satıp savıyor ve burada yaşayan insanları, köken ayırt etmeden, yüzlerce yıldır yaşadıkları toprakları terk ederek büyük şehirlere göçmeye zorluyor.

Doğadan başlasın

Türkiye’nin zenginliğine sahip çıkmak için, bu coğrafyada yetişmiş insanların adlarını zikretmek yetmez. Daha anlamlı olan, bu insanların ortaya çıktığı coğrafyaların değerini anlamak ve oraları yaşatmaktır. Çatalhöyük’ün, Hasankeyf’in, Munzur’un, Fırat’ın, Çoruh’un ve bize miras tüm coğrafyaların önünde saygıyla eğilmektir. Çünkü Konya’nın sazlıkları ve Çatalhöyük olmasa, Mevlana’nın şiiri yarım kalırdı. Dicle ve Hasankeyf olmasa, El Cezeri gibi bir İslam alimi yaşamazdı. Munzur akmasa, Dersim Alevileri benzersiz bir kültür yaratamazdı. Anadolu’da bu zengin doğa olmasa Türk, Kürt, Çerkez, Laz, 72 millet yan yana yaşamazdı. İşte tam da bu nedenlerle suyu satan, ormanları parselleyen, dağları maden şirketlerine veren, Anadolu’daki kırsal bilgiyi hiçe sayan ve Anadolu’yu insansızlaştıran bir anlayış, ancak kâğıt üzerinde açılabilir. Sahada ise kaybeder. Belki 72 milletin adı kalır, ancak aslı kaybolur. Coğrafyası elinden alınmış Anadolu medeniyetleri, birer birer dünya sahnesinden silinir gider. Bana göre çok tartışılan açılım, hepimizin yegâne ortak kökünden, doğadan başlamalı. Açılımın sathı, sözcükler alemi değil, üzerinde yaşadığımız toprak olmalı. Açılım bizi sadece birbirimizle değil, geçmişimiz ve geleceğimizle de buluşturmalı. En nihayetinde, böyle bir açılımın gücü, sadece bugünün Türkiye’sinin insanlarını değil, bütün kainatı kucaklamalı. Bu söylediklerimin imkânsız olmadığını, er ya da geç göreceğiz. Çünkü her insanda bir ağaç gizlidir. Her sözcük bir meyve ve her düşünce bir tohumdur. Yeter ki elimizde o ağacın kök salacağı bir karış doğa kalsın.

GÜVEN EKEN, 29/11/2009

Genleri Değiştirilmiş Organizmalar Konusunda Farklı Düşünenler de var. Ve buna olan yanıtı da Ozan arkadaşımız verdi.

17/11/2009
GDO lu misir

GDO lu mısır

Yeşiller Partisi Tarım Çalışma Grubu’nun kamuoyunu bilgilendirmek için hazırladığı GDO’lar hakkındaki slayt gösterisinin e-posta listelerinde paylaşılmasından rahatsız olan “Türk Tohum Endütrisi Derneği Eski Başkanlarından” Yavuz Batur’un Slayt gösterisine ilişkin gönderdiği yalanlama ve GDO savunusuna karşı alışma Grubu koordinatörü Hakan Ozan Erzincanlı tüm çarpıtmalara geniş ve açıklayıcı cevaplarla karşılık vermiştir.

Aşağıda hem Yavuz Batur’un GDO savunusunu ardından da Yeşiller Partisi Tarım Çalışma Grubu Koordinatörü Hakan Ozan Erzincanlı’nın cevaplarının tam metnini yayınlıyoruz.

 Metin uzun olmasına karşın GDO konusunda tüm kuşkuları giderecek bilgileri ortaya koyuyor olması nedeniyle özellikle gündemde olan konun merak edenlerce tüm detaylarıyla anlaşılabilmesi açısından önemli olduğunu düşündüğümüzden hiçbir kısaltmaya tabi tutmadan tam metni yayınlamak gereğini hissettik.

 Türk Tohum Endüstrisi Derneği Önceki Başkanlarından Yavuz BATUR’ un Yeşiller Partisi Tarım Çalışma Grubu Tarafından Hazırlanan “GDO Gerçeği” Adlı sunum ile İlgili Eleştirileri (Zeytindostu E-posta Grubunda 02.10.2009’ da yayınlamıştır)

 Sayın Yeşiller Tarım Çalışma Grubu,

Göndermiş olduğunuz yanlışlıklarla dolu sunumu sonuna kadar zar zor izleyebildim.

Maalesef neresinden tutsam elimde kaldı !

Önce “GDO gerçeği” diye çok iddialı bir başlık ! sunumu açan ve konu hakkında fazla bilgisi olmayan saf ve bakir kardeşlerimiz “tamam şimdi gerçeği öğrenebileceğiz” diyecek ancak maalesef sonra ki sayfaları tıklayıp kulaktan dolma, yalan yanlış derlenmiş, özensiz iddialar ile karşılaşacaklar …

Sunum “öncelikle türk çiftçisinin ucuz fiyatla kendisine verilen GDO lu tohumlara (genetiği ile oyananarak ??? değiştirilmiş) alıştırıldığını” söyleyerek başlıyor ! tamemen yalan ve iftira. Ülkemize şimdiye kadar belirli Zirai Araştırma Enstitülerinde denenmek için getirilenler hariç hiçbir şekilde GDO tohumu girmemiş ve satılmamıştır ; madem bu hassas konuda bildikleriniz var, ülkenizi çok seven, sorumlu kişiler olarak niçin bu kişileri ihbar etmiyorsunuz ? bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu ?

Ben de iddia ediyorum ki, ülkemize çoğaltım, üretim amaçlı hiçbir GDO tohumu girmemiştir,

*            çünkü ithalleri yasaktır ;

*            çünkü tüm ithalatçı firmalar Bakanlığa her ithal ettikleri tohumluk partisi için GDO içermediğine dair taahhütname vermişlerdir ;

 *            çünkü gene kendilerini “gönüllü çevre koruyucusu” olarak ifade eden kişi ve kuruluşların çok tenkid ettikleri 2 sene önce çıkan “tohumculuk yasası”na göre bir kez yanlış yapan tohum firması 10.000 TL para cezası, ikinci kez yaparsa 5 sene kapatma cezası ile karşı karşıyadır (yağ karışımı yapanların cezasız kalmasından şikayet eden zeytindostları nın kulakları çınlasın) ;

 *           çünkü ABD’de dahi Monsanto firmasından GDO lu tohum satın alabilmek için kimliğinizi, nereye ekeceğinizi bildirmek ve kanıtlamak zorundasınızdır. Yani öyle gideyim, satın alıp bavulda 10 kg tohum getireyim demek te hemen hemen imkansızdır.

 Bir sonra ki sayfada yetiştiricilere satışı yasak olan ancak iddialarına göre satılmış olan tohumlar verilirken bunların “kısır” oldukları, yani “tekrar üreme kabiliyetlerinin olmadığı söylenmedi” denerek gene tamamen yalan yanlış, kulaktan dolma bilgi kirliliği yapılmaktadır.

 İlgi duyan grup mensupları ekte sizlere ilettiğim ve Tohumcular Derneği tarafından hazırlanmış bir broşürden alıntı belge içerisinde “hibrid = melez tohum”, “kısır tohum”, “kendine döllenen tohum”, “GDO tohumu”, vs. tüm bilgileri kısa ve öz bir biçimde bulabilir, ve bu sunumda ileri sürülen iddiaların hiçbir geçerliliği olmadığını anlayabilirler.

Kaldı ki “yeşiller tarım grubu” konudan o kadar uzak ki, bir sayfa önce kısır olduğunu iddia ettikleri tohumların bir sayfa sonra doğada serbestçe diğer bitkiler ile döl alıp verdiğini, çevreye bulaştıklarını ileri sürmekteler. Bir birey ya kısırdır ya doğurgan ! siz hiç doğuran katır gördünüz mü ? eşek tamam, at da tamam ama katırın doğurma ve doğurtma yeteneği olabilir mi ?

Neyse fazla kafanızı şişirmeden konuyu toparlamaya çalışayım ; ülkemiz maalesef gün be gün cehaletin ve bilgisizliğin pençesine düşmekte ve bunun acı sonuçlarına katlanmaktadı r. Çok hassas bir konu olan GDO lar konusunda :

1. Öncelikle şunu kabul edelim ki GDO lu ürünleri nasıl düşünürseniz düşünün, artık dünyada yaşayan canlıların hayatından atmak olanağı yoktur ; bu teknoloji 21 nci yy. damgasını vurmakta ve vuracaktır (sadece tarımda 2010 yılında 100 milyon hektar alanda GDO lu bitkilerin tohumları ekilecek olup, tıp alanında GDO lu ürün kullanımı farkında olmadan pek yakın gelecekte günlük hayatımıza girecektir),

2. O halde milletçe karşıyım, tarafım diyerek 2 takıma bölünüp yobazca kavga etmek yerine (zaten etsek te bilimde sınıfta kalmış 70 milyonluk bir ülkenin tercihi dünya ölçeğinde kimin umuruna olacak o da ayrı bir konu) hiç vakit geçirmeden bu teknolojinin artısının, eksisinin böyle yalan yanlış değil bilimsel olarak incelenmesini sağlamalıyız,

3. Eğer meydanı bu tür magazin düzeyinde ki boş bilgilere, bilgi kirliliğine bırakırsak, konu şimdi olduğu gibi rayting peşinde ki gazetecilerin sakızı olarak biraz çiğnendikten sonra tükürülecek ve ülkemiz bir konuda daha belki birşeyler kazanabileceğ i bir teknoloji trenini daha kaçırmış olacaktır,

4. Tarım Bakanlığının elinde bulunan teknik ve idari personel bir çok nedenle (politik kaygılar, hiyerarşi, vs…) maalesef bilimsel çalışma yapacak, ülkemiz için doğru uygulamaları böyle kritik bir konuda seçecek ve savunacak durumda olmadıklarından, İznik’te ki Cargill fabrikası olayında olduğu gibi bir gün ABD Başkanı gelip bizim Başbakanımızdan ricacı olup, bir gecede hem de bambaşka bir boyutta GDO ları hayatımıza sokabilecektir.   Bu durumda her zaman tarımsal üretimimizde niş bir pazar payını geçemeyecek olan “ekolojik üretim ve pazarlar” karnımızı doyurmağa yetmeyecektir. Bu nedenle özellikle GDO lara karşı olanların sağlam gerekçeler, doğru analizler ile ortaya çıkmaları, tartışmaları yönlendirmeleri şarttır.

5. Şimdiye kadar bilimsel olarak GDO ların sağlam kanıtlanmış bir zararları saptanamamıştır (doğal olarak böyle olması bundan sonra da olmayacak demek değildir). Bu nedenle lütfen yalan – yanlış, yarım – yamalak gürültüden kaçınıp, bu tür temelsiz söylemlerle donanmış bilgi kirliliğine sebep olmayalım, bilimsel olmaya çalışalım.

Bu tür altı boş sunumlar ile kimse uyanmaz, uyandırılmaz ! ancak kitleler korkar ve akıl pusulaları şaşar…

Bu konuda “yeşiller tarım grubu” mensuplarına nacizane konuya biraz daha fazla vakit ayırıp, dünyada gerçek karşıtların neleri tartıştıklarını izlemelerini tavsiye ediyorum; belki ancak bu sayede ülkemizde de bu tartışmaları da daha akıllı bir seviyeye çekebilirler ; sadece bu şekilde tartışmalar ülkemiz için faydalı sonuçlar doğurabilir.

Yavuz BATUR, Türk Tohum Endüstrisi Derneği

 önceki başkanlarından

 Önemli Not: Konuya ilgi duyanlar belki hatırlayacaklardır; 2 sene önce yeni tohumculuk yasası çıktığında da kendilerini “muhalif” olarak

 isimlendiren aynı gruplar, “yandık bittik GDO lu tohumlar serbest bırakıldı” diye bir iki ay her fırsatta bilgi kirliliği yaratmıştılar !

 Ancak bugün yeni yönetmelik çıktıktan sonra anlıyoruız ki “o dönemde serbest bırakılmaları diye birşey” yokmuş …

 Hergün TV lara çıkan aynı kişiler (bunlar arasında Profesör, Doçent, Dr. gibi önemli bilimsel sıfatları olanlar da var)

 hiç kendilerini sorgulamazlar mı ?

 Ayna – ayna, neredesin ?

Türk Tohum Endüstrisi Derneği Önceki Başkanlarından Yavuz BATUR’a Yeşiller Partisi Tarım Çalışma Grubu Tarafından Hazırlanan “GDO Gerçeği” Adlı Sunum ile İlgili Eleştirileri Hakkında Cevap

Sayın Yavuz Batur,

Sunumumuzu izlemenize çok sevindik. O sunum yanlışlıklarla dolu değildir. Ara nüansları çok detaylı düşünülüp, tartışılarak araştırılarak yazılmış basın açıklamamızın sunum haline getirilmiş şeklidir.

Sunumu açan ve konu hakkında fazla bilgisi olmayan, sizin deyiminizle saf ve bakir kardeşimiz burada anlatılanlar ile ilk defa gerçekleri öğrenme şansına kavuşmuştur.

İddialarımızda yalan ve yanlış yoktur. Sunumu ön yargılı değil empati ile izleseniz siz de görürdünüz.

Tamamen yalan ve iftira dediğiniz ifademize bakalım. Tam olarak şöyle demişiz: “Önce planlı olarak Türk çiftçisi ucuz fiyata gdo’ lu (genetiği ile oynanarak yapısı değiştirilmiş organizmalar ) tohumlarla tanıştırıldı, yüksek verim sağlıyor denildi.”

Siz de bunun üzerine demişsiniz ki “ülkemize deneme harici hiç GDO tohum girmemiştir.”

Bu sizin bakış açınıza göre kısmen doğru olabilir. Çünkü GDO şu şekilde tanımlanmış: “Çiftleşme ve/veya doğal rekombinasyon yoluyla doğal olarak meydana gelmeyecek bir şekilde, modern biyoteknoloji kullanılarak genetik materyali değiştirilmiş olan, insan haricindeki bir organizma”

Bu tanımı ulusal biyogüvenlik yasa taslağında aldım. Sanırım tanımda hemfikiriz.

Peki bu tanım gerçekten GDO’ yu tarif ediyor mu? Üzerinde uzlaşılmış bir tanım mıdır bu? Yoksa birileri oturup “işte bu budur, ben dedim oldu” diyerek mi yazmıştır?

Hibrit ve kısır tohum da aslıda GDO’ dur (meraklanmayın açıklayacağım). Bakınız sizin derneğinizin dokümanından hibrit tohum tanımı:

“Hibrid veya melez tohum, aynı bitki türüne ait ve uzak akraba konumunda olan iki doğal bitki kümesi veya popülasyonundan (örneğin A ve B) seçilen saf hatların veya bireylerin birbirleri ile çaprazlanması (A x B) sonucunda elde edilen ilk nesil (f1) melez tohumlara verilen isimdir.”

Konuyu açmak içi detaylandırmak zorundayım. Hibrit tohum şöyle yapılır:

1-     İki tane saf ırk tohum hattı bulunur. Bunlar özel bakıma alınır.

2-     Bunlar uzun süre belli özellikleri geliştirilmek üzere klasik ıslaha maruz bırakılır ve bu hatların akrabalılık oranı sürekli arttırılır. Artık öyle bir noktaya gelinir ki ilk aldığınızda doğada neslini kolayca sürdürebilen bu hatlar, aşırı akrabalılık stresinden yaşam döngüsünü zor devam ettirebilir hale gelir.

3-     İşte bu zavallı hale gelmiş iki tohum hattı birbiri ile melezlenir. Ortaya çıkan yeni hat ise hibrit, yani melez ancak doğru tanımı ile “melez azmanı” olur.

Şimdi lütfen önce kanun taslağındaki GDO tanımına, sonra sizin hibrit tanımınıza ve en son da benim hibritin nasıl oluşturulduğuna dair olan tanımıma bakın.

Soruyorum:

–         Normal bir çiftçi, bir hibrit tohum yapabilir mi?

–         Siz tek başınıza bir hibrit tohum yapabilir misiniz?

–         Ben yapabilir miyim?

Yapamayız. Çünkü bunu yapmak için büyük ve modern bir teknolojik altyapıya sahip olmak zorunluluğu var. Böyle bir altyapınız olacak ki bu tohumlar doğal ortamlarından belki kilometrelerce uzakta bir araştırma sahasında, laboratuarda aslında doğada asla sahip olamayacakları bir genetik yapıyı kazanıp melez azmanı olsunlar!

Kabul ediniz ki hibrit tohumlar hiç doğal olmayan bir şekilde ve modern biyoteknolojik teknikler kullanılarak (örneğin çeşitli gen analizleri, doku kültürü tekleri vs.) genetik materyali değiştirilen tohumlardır.

GDO tanımının bu şekilde, yani aslında GDO’ yu bizlere tam olarak tarif etmeyecek şekilde kimler hangi amaçla çıkardılarsa çıkarmış olsunlar, bu eski ve hatalı tanım değişmek zorundadır. Ve kabul edilmelidir ki melez azmanı hibrit tohumlar GDO’ dur.

Gördüğünüz gibi bu hassas konuda bildiklerimiz var. Ancak sorumluları ihbar edemeyiz çünkü kavramlar o kadar karışık ki sorumlular ne kadar büyük bir felaketi tetiklediklerinin kendileri de farkında değiller. Farkında olsalardı eminiz ki onlar da bu yanlıştan acilen dönerlerdi. Biz sorumluları öncelikle bilgilendirmek ve uyarmayı tercih ediyoruz. Ve izlediğiniz sunumda olduğu gibi bu sorumluları bizim gerçek meclisimiz olan halka ihbar ediyoruz.

Siz “iddia ediyorum hiç GDO tohum girmemiştir” diyorsunuz. Ben de “iddia ediyorum girmiştir” diyorum. Hem de hibrit değil, yukarıda yasa taslağında belirtilen GDO tanımı olan tohumlar ! Evet. Nasıl biliyor musunuz? :

1-     Bir gün bir tohum firması bir tohum ithal ediyor ve diyor ki “benim tohumum klasik ıslahla üretilmiştir.“

2-     Kâğıtlar, dokümanlarla kafa karıştırıp bunu tüm yetkililere de kolayca kabul ettiriyor. (Bu gerçek bir örnektir ve bu ayçiçeği tohumu, Trakya’ da yıllardır çok yoğun olarak ekilip biçilmektedir.)

3-     Ancak bitki biyoteknolojisinden yüksek lisans yapan bir ziraat mühendisi bir bakıyor ki klasik ıslah ile üretildiği iddia bu tohumun herkesin anlayacağı tabirler söylemek gerekirse anneannesi GDO! Ancak bir şekilde bu durum es geçtirilmiş. “GDO değil de klasik ıslah sanki işte % şu kadar GDO vs” derken bir şekilde bu kadar karışık ve teknik bir konuda oyunlar yapılarak bu tohum kabul ettirilmiş.

4-     Konuyu tezinin savunması sırasında üç jüri üyesinden ikisine ispatlıyor.

Yukarıda anlattığım olay sizce doğru olabilir mi Yavuz Bey? “İddia ediyorum hiç GDO tohum girmemiştir” derken biraz aceleci davranmış olabilir misiniz?

Bu hikâyeyi bir yerden duymadım.

Hikâyede bahsedilen yüksek lisans öğrencisi bizzat benim.

Ve söz konusu tohum bir ayçiçeği tohumu. Bu tohum Trakya’ da yıllardır çok yoğun olarak ekilip biçilmekte. Kimse de GDO’ lu olduğunu bile iddia edememekte.

O bahsettiğiniz cezalar, yasalar vs. özellikle tohumculukta kolayca esnetilebilir. Siz bunu beden çok daha iyi biliyorsunuz. İşini bilen bir tohumcu istediği izni alır, asla da yakalanmaz. Çünkü en temelinde Türkiye’ de bu konuda kesin kararlar, cezalar verilmesini sağlayacak teknik laboratuar alt yapısı yetersizdir.

Siz de iyi biliyorsunuz ki bu belirsizlik ortamında kimse sorumluluk almak istemez. Olaylar firmaların isteği doğrultusunda sürer gider ve olan her zamanki gibi vatandaşa olur.

Tohumlar isteğe göre kısır yapılabiliyor. Bunu siz de biliyor ve zaten söylüyorsunuz.

Firmalar tohumların genleri ile oynayıp en sağlıklısı değil ama karlısı nasılsa onu yapıyorlar. Buna göre bazı tohumlar kısır olup bir sonraki sene döl vermiyor, melezlerin tamamı yeni tohum verse de genetik açılma sebebi ile ilk ıslah edildiği saf hattan bile daha verimsiz oluyor ve bu tohumlar büyük oranda yabani hemcinsleri ile tozlaşabiliyor. Kısır olması demek çiftleşme sonucu fertil (üreyebilir) birey oluşturamaması demek. Yani ana-baba genleri birleşmiyor. Ancak ananın veya babanı geni bir yabani akraba ile birleşebilir.

Sunumda bu bağlamda da yalan, yanlış ve hata yok.

Aslında en büyük sorun, bir kafa bulanıklığı yaratarak masum tüketicilere nasıl üretildiğini bilmediğimiz, neler içerdiğinden bihaber olduğumuz tarım ürünlerinin hiç sorun yokmuşçasına tükettirilmesi.

Maddelerinize gelecek olursak:

1) Evet maalesef artık GDO’ yu hayatımızdan atmamız neredeyse bir hayal. Bu tohumlardaki genetik kodlar bir kere değişip de yabani akrabalarını etkiledikleri zaman bu işin geri dönüşü yok. Kocaman tohum bankaları da yapsanız tam olarak eski, GDO’ dan tamamen uzak dünyayı geri getirmemiz çok, ama çok zor. Bu konuda hemfikir olmamıza sevindim. Umarım bu tespitinizin doğru olmasının, yani örneğin bir daha asla 50 yıl önceki gibi bir Çengelköy hıyarı yiyemeyecek olmamızın üzüntü verici olduğunda da hem fikirizdir.

2) Bu teknolojiye tarafım diyen pek yok. Bizlere yeni yeni ulaşa bilgilere göre bu coğrafyada yaşayan insanların % 90’ dan fazlası GDO’ ya karşı.

Bu arada halkın karşı olduğu bir şeye neden bilim adamları karar vereceklermiş ki?
Bilim adamları araştırıp bulgularını sunarlar halka, halk da karar verir. Ve halk istemiyor.
Geleceğine sahip çıkmak isteyen halka GDO’ ları zorla mı yedireceksiniz?  (Ayrıca gördüğüz gibi bu konudaki bilim adamlarından biri de benim ve benim gibi düşünen çok bilim adamı var.)

3) Umarım bu kadar yazdıklarımdan sonra sunumdakilerin yalan yanlış olduğunu hala düşünmüyorsunuzdur. Medyaya ve dolayısı ile konuyu en doğru şekilde anlatmak bizlerin ve sizler gibi derneklerin en temel sorumluluğudur. Bu kaçırılacak bir teknoloji treni değildir. Zeplinler de bir ara çok revaçta idi. Ancak bir gün bir tanesi havada saniyeler içinde yanıp kül olunca bu teknolojiden vazgeçildi.  Gen teknolojisi söz konusu olduğunda durum çok daha vahim çünkü artık sizi de dediğiniz gibi geri dönüş neredeyse imkansız.

4) Evet bahsettiğiniz gibi GDO’ lar konusunda kukla durumundayız. Yöneten değil yönetileniz. Bu sebeple bunları asla sınırlardan içeri sokmamalıyız.
“Küçük niş pazar, dünyayı beslemez” dediğiniz ekolojik tarım önümüzdeki 15 yılda dünyanın açlıktan tek kurtuluş yoludur. Lakin açlığın temel sebebi üretim eksikliği değil, dağıtım sorunudur. Ekolojik tarımın temelindeki “yerel üretim, yerel tüketim” modeli ile hem işsizlik hem açlık sorunu çözülür. Dünyadaki mevcut tarım arazilerinde ekolojik tarım yapılarak insanların beslenmek için ihtiyaç duyduğu kalorini 55 katı kalori sağlayacak gıda üretilebilir. Şaşırdınız ve inanamadınız değil mi? Bunu detaylı olarak http://www.tarimsal.com/makaleler/ekolojik_tarim_dunyayi_besler_mi.htm web adresindeki makalemde anlattım. Okuyunuz.
Eğer şaşırmaz da siz de bizim gibi “başka bir dünya mümkün” diyecek cesarete sahip olabilirseniz buyurunuz partimize katılmak için başvuruda bulununuz. Kabul edilirseniz, toplumu bilgilendirip canavar GDO’ ların Anadolu’ yu istila etmesini engellemek için beraberce çalışırız.

5) GDO’ ların çok fazla zararları vardır. Siz sanırım “Şu ana kadar GDO’ ların insan sağlığına zararı saptanamamıştır” demek isteyip kısa geçtiniz.

GDO’ nun zararlarını anlatmadan önce size benzer bir teknoloji ile ilgili bir kronoloji sunayım:

-1894 yılında DDT denilen bir kimyasal ilk kez sentezlendi.

– 1939 yılında bu ilacın harika bir böcek öldürücü olduğu keşfedildi.

– 1948 yılında İsviçreli kimyager Paul Hermann Müller DDT’ nin böcekler üzerine yaptığı etkiler konusunda yaptığı çalışma ile Nobel ödülü aldı.

-1962 yılında biyolog Rachel Carson “Sessiz Bahar” adlı bir kitap yayınladı. Bu kitapta DDT’ nin kuşları hızla öldürdüğü (bu sebeple kitabın adı sessiz bahar. Eskiden kuş sesleri dolu ormanlar bir anda sessiz kalmış) ve insanlarda kansere yol açtığını iddia etmiş.

-1972 yılında ilk olarak ABD, DDT’ yi yasaklamış.

Ben diyeyim 100 yıl, siz deyin 20 yıl sonra yasaklanmış DDT. İlk keşfinden 50 yıl sonra mucidine Nobel verilmiş !

DDT öyle zararlı bir kimyasal ki günümüzde bir zamanlar insanların nasıl olup da bu kimyasalı kullandıklarını, faydalarını savunduklarını, sizin GDO’ lara yaptığınız gibi “Ne yapalım elimiz mahkum bu teknolojiyi kullanmak zorundayız” demiş olduklarını anlayamıyorum.

Sözün özü, şu ana kadar GDO’ ların insan sağlığına zararı konusunda çürütülemeyecek tezlerin mevcut olmadığı iddiası, bu frankeştayn gıdaların zararsız olduğunu asla ispatlamaz.

Kaldı ki alerjik kişilerde ölüme varan sorunlar çıkardığı bilimsel olarak ispatlanmıştır. Ayrıca yapılışı dolayısı ile mecburen antibiyotiğe dayanıklılığı arttırır.

Bunun yanı sıra kesin olarak ispatlanmıştır ki GDO’ lar yerel floradaki (bitki örtüsü) gen havuzunu geri dönüşsüz olarak bozarak doğayı tahrip eder. Bu amaçla GDO yetiştirilmesine izin verilen ülkelerde bile GDO tohum ile tarım yapmak için polen kaçışı, tampon mesafeler ve birlikte yetiştirilebilirlik (coexistence) konusunda çok sıkı kurallar vardır. Ancak bence bu kurallar pek bir işe yaramaz ve göstermeliktir.

GDO girdiği coğrafyayı zapt eder.

Sevgili Yavuz Bey, “Yeşiller Tarım Çalışma Grubu” olarak bize dünyada gerçek GDO karşıtlarını takip ederek tartışmayı daha iyi bir seviyeye çekmemizi tavsiye etmişsiniz.

Takip etmemizi önerdiğiniz ülkeleri GDO’ lar çoktan zapt etmiştir. Keşke örnek verdiğiniz ülkelerdeki fikirdaşlarımız bizim kadar iyi savunuyor olsalardı bu doğruları. Böyle bir durumda her gün GDO’ lu gıda yemek zorunda kalmazlardı.
Bu ülkelerde yaşayanların yerel tohumlarla üretilmiş yerel ve doğal tarım ürünlerine ulaşmaları neredeyse hayaldir. Onlara domates İspanya’ dan, yağ İtalya’ dan, nar İran’ dan, kiraz Türkiye’ den, elma Ukrayna’ dan gitmektedir.

Ne mutlu ki ülkemizde hala sınırlı da olsa doğal beslenmek mümkündür. Bizler gibi halka doğruları hiçbir çıkar amacı olmadan (sizler dernek olarak elbette endüstriyel GDO’ lu tohumu savunmak zorundasınız, sizi anlıyoruz) anlatanlar oldukça ve toplum bize destek verdikçe de umut devam edecek.

Saygılarımızla,

 Yeşiller Tarım Çalışma Grubu Adında

H. Ozan Erzincanlı, (Biyoteknolog) Ziraat Yüksek Mühendisi

GDO’ya inat köylü tohumları ekiyoruz

17/11/2009

“Politikaları değiştiremiyorsan, kendini değiştir.” Yunan Peliti Tohum Paylaşım Ağı lideri Panayotis Sainatoudis’in Türkiye’nin yeni gelişen Tohum Ağı’na verdiği mesajı buydu: “GDO, hibrit tohum, endüstriyel tarım kimyasalları ile mücadele edemediğin noktada, yaşam tarzını değiştir ve yerel tohumları bulmayı, ekmeyi, büyütmeyi, saklamayı, paylaşmayı öğren. Hem sen mutlu bir yaşam sür, hem doğa kazansın”.

Türkiye’de yarınlara yerel ve köylü tohumlarını taşıma misyonu üstlenen Muğla’dan Kars’a çeşitli illerden 20 tohum dostu 14-15 Kasım’da Yalova’da buluştu.  Aralarında, Meyve Mirası Grubu, İmece Evi, Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği, Emanetçiler Derneği, Buğday Derneği, Başka bir Gıda Mümkün Girişimi’nin olduğu 10 sivil toplum örgütü temsilcisi, bir adil organik gıda ticaret şirketi, bir yayınevi, avukatlar, küçük çiftçiler ve gönüllülerinin buluşmasına, Yunanistan Peliti Tohum Paylaşım Ağı ve Fransız Küçük Çiftçi  Sendikaları Konfederasyonu’ndan katılımcılar katkı verdi.  Buluşmanın gündeminde genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) karşı eylemler, tarımsal kimyasallarla mücadele, hukuk savaşları yoktu… “Kirlenen gıda sektörüne inat, doğa-dostu yerinde üretken yaşamlar için yerel tohumları kendin koru-kendini koru” fikri ağır bastı: “karanlıktan korkmak yerine, bir ışık yak” toplantının akıllarda kalan cümlesi oldu.

Bu vizyon içinde Türkiye’nin Tohum Ağı; Balıkesir, Çanakkale, Aydın, Samsun, Kars, Çorlu, Kastamonu, Muğla, İzmir’de “tohum ambarları” girişimini başlatıyor. Tohum ambarları, ilk çağrıştırdığı gibi tohumların depolanacağı yapıları değil,  tohum ve tohumun bilgisini derleyen ve paylaşan insanları tanımlıyor. Bunlar öncelikle bölgelerindeki yerel ve nesilden nesile aktarılmış atadan kalma köylü tohumlarının varlığını araştıracak; bunların yerinde üretiminin takipçisi olacak, bir kısmını kendi arazisinde ekip, paylaşım için çoğaltacak ve az miktarda numuneyi tohumluk olarak saklayacak.  Ayrıca bulunan yerel ve köylü çeşitleri basit bir sistemle fişlenecek ve bir web sayfası altında elektronik olarak defterlenecek. Bu tohumların paylaşımı için ayrıca ilki eylül 2010’da Balıkesir’de olmak üzere her yıl tohum takas festivalleri düzenlenecek.

Köylü çeşitleri ve gıda güvenliği

Türkiye’nin biyoçeşitliliğinde, tarımında ve kültüründe önemli yeri olan, laboratuvarlara girmemiş, hatta kimi yerde bir köyün sınırlarından çıkmadan yüzyıllardır ata topraklarına ekilmiş tohumların devamlılığı gıda güvenliğimizin de garantisi. Tarımda tek tipleşme; toprağa uyumsuz, hastalık, kuraklık ve böceklere karşı hassas tohumların yaygınlaşması gıda güvenliğimizi tehdit ediyor. Tarımsal ürünlerde sadece üretim-hasat kolaylığı, verim ve pazarlama avantajlarına göre yapılan ıslah çalışmaları, besin değerlerinde önemli düşüşler meydana getirdi. Oysa, yüzyıllar içinde geçirdiği evrimle toprağına bağlı, dayanıklı yerel çeşitler küresel iklim değişiminde oluşabilecek ani değişimlere de en kolay uyum sağlayabilecek çeşitler olabilir.

Fransız tohum mücadelesi

Toplantıda, barışçıl hava estiren Yunanlı davetlilerin yanında, fransız küçük çiftçi sendikaları konfederasyonundan gelen katılımcılar, Fransa’nın eylemci yüzünü tanıttılar. Fransa’da yerel ve köylü tohumların korunması için değişik ayaklardan çalışmalar sürüyor. Bunların en eylemcilerinden Kokopelli Tohum Vakfı’nın halen 6 binin üzerinde vakadan mahkumiyeti var. Suçları yerel tohum satışı. Türkiye’nin de mevzuatını uyumlaştırdığı AB kurallarına göre yerel ve köylü çeşitlerinin halen ürün satışı serbest ancak, bunların tohumluk satışı yasak. Kokopelli ise tükenmeye yüz tutmuş yerel tohum mirasını çoğaltmaya, takasa ve satışa devam etmenin bir temel hak olduğunu savunuyor ve yüklü tazminatlara inat satışa devam ediyor. Fransa’nın bir diğer girişimi Köylü Tohumları Ağı ise yerli tohum çeşitliliğinin gayriresmi olarak kayıt altına alınması ve takası için çalışıyor.

Türkiye’de girişimler

2007’de Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği sekreteryası ile başlayan buluşmaların, Emanetçiler Derneği ev

Zeynep Bilgi Buluş

 sahipliğinde devam eden bu dördüncüsü ile kısaca tohum ağı olarak bilinen, “Türkiye’nın Tarımsal Biyoçeşitliliğinin Korunması için Tohum Ağı”, ilgili tüm tarafları bir araya getirmeyi hedefliyor. Gıda ve beslenme kültürü erozyonuna rağmen, tarımsal çeşitliliği koruma çabasında çeşitli sivil örgütler ağ içinde bölgelerinde etkili çalışmalar yürütüyor: Meyve Mirası Grubu, Muğla’nın 10 ilçesinde 28 meyve türünde 400’ün üzerinde yerel meyve adı saptadı, bunlardan 200’ünü örnekledi, halen bunların kaç çeşit ve tipe ayrıldığının araştırmasına devam ediyor. Ayrıca bölgede yeni kurulan meyve bahçelerinde yerel çeşitlerin tercih edilmesi için çalışıyor ve Datça’da bir kooperatif ile yerel bademlerin işlenerek değerlenmesine yardımcı oluyor. Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği, Kars’ta 6 köyde, yüzlerce çiftçi ile başta kavılca olmak üzere yerel buğdayların ve yerel ketenin organik üretiminin yaygınlaşmasına çalışıyor. Kirazlı Köyü Ekolojik Yaşam Derneği (Aydın) yerli osmancık üzümleri, karakirazları ve yerli sebze çeşitlerinin devamlılığı için pazar imkanlarını geliştiriyor. İmece Evi (İzmir), Meyvelitepe (Karamürsel), Parslar (Çorlu), Emanetçiler (Balıkesir) gibi girişimler halen yerel tohumların derlenmesi ve çoğaltımına katkı veriyor. UNDP GEF Küçük Destek Programı (SGP), 2006’dan bu yana, Türkiye’deki yerli ve köylü çeşitlerin korunmasında sivil toplum çalışmalarına ve tohum ağının gelişimine destek sağlıyor.

Zeynep Bilgi Buluş

GDO’LU BESİNLERLERLE ZEHİRLENME ÖZGÜRLÜĞÜ BAŞLIYOR !

28/10/2009

Gündemin domuz gribi ve açılım ile bu kadar yüklü olduğu bu günlerde 26 Ekim pazartesi günüGDO ya hayir Resmi Gazetede Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan bir yönetmeliğin zamanlaması doğrusu GDO severler için çok uygun idi. Yönetmelik Türkiye’yi GDO’ların ithaline ve kullanımına açtı. Artık GDO’lu ürünlerle zehirlenme özgürlüğü başlamıştır. GDO’lu ürünleri topluma yedirmek için önce haberi farkına varmadan yedirmek gerekir diye bazıları düşünmüş olabilir mi? Pazartesi medya bu olayla hiç ilgilenmedi. Salı günü ise birçok gazete ve web sayfasında haber ters verilmişti. Kimisi mamalarda artık GDO kullanılamayacağı nı, kimisi de Türkiye’ye GDO’ların giremeyeceğini yazıyordu. Yüzeysel izleyiciler için nerede ise çok güzel bir haber vardı.

GDO’lu ürünlerin sağlığa etkileri hayvanlar üzerinde yapılan epeyce araştırmaya konu oldu. Sadece bir tanesini verelim. İskoçya Rowett Enstitüsü’nden Dr. Arpad Pusztai’nin GD patates ile beslediği farelerin tümünün iç organlarında küçülme, sindirim sistemlerinde bozukluk, bağışıklık sistemlerinde çökme, kan yapılarında bozulma ve mide çeperlerinde kalınlaşma görüldü.           

Okuduğunu anlayacak herkesi yönetmeliği kendi gözleri ile okumaya çağırıyorum. Merak etmeyin beş sayfadan fazla değil. Bundan sonra sizin ve çocuklarınızın ne yiyeceği sizin elinizde. İnternette adres yerine  rega.basbakanlik. gov.tr yazıp tıklayın ve 26 Ekim 2009 tarihli Resmi Gazeteyi açıp kendiniz okuyun.

Madde 5/2’de yazanlar şöyle:

“İthal edilen, üretilen veya dağıtımı yapılan GDO’lu gıda veya yemin çevre, insan veya hayvan sağlığı açısından olumsuzluğu tespit edildiğinde, gıda veya yem işletmecisi sağlığı ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak, Bakanlığı, diğer ilgili mercileri ve tüketicileri acilen bilgilendirmek ve söz konusu gıda veya yemi, piyasadan geri çekmek zorundadır.”

Emriniz olur. Az sayıda istisnası ile dünyanın neresinde görülmüş, bir şirketin “yoğurdum ekşidir” dediği. Hindistan’da GDO’lu pamuğun verimsiz ve zararlı olduğunu 19 araştırma söylediği halde, bu araştırmaları hangi şirket dikkate almıştır. 

Madde 5/3’de şunlar yazıyor:

“GDO lu ürünlerin, bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması yasaktır.”

Yani “aslında GDO’lar zararlıdır, bu yüzden bebekleri şimdilik affediyoruz. Büyüyünce onlar da başlarlar yemeğe” demekteler. Daha başka söze gerek var mı?

Madde 5/7’de şunları okuyoruz:

 “Gıda veya yemin % 0,5 ten fazla izin verilmeyen GDO içermesi halinde ithalatına, işlenmesine, nakline, dağıtımına ve satışına izin verilmez.”

İnsan veya çevre sağlığına zararlı bir ürünün azıcık karışmasının bir sakıncası olmadığı söylenmek isteniyor. Birazcık mikrop zarar vermez gibi bir ifade. Zararlı bir organizmanın şakaya gelmeyeceğini bilmiyorlar mı?

Madde 5/8’de şunları okuyoruz:

GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz.”

Eee, pes yani. GDO’lu gıdaları üretenler o kadar ürünlerine güvenmiyorlar ki her hangi bir gıda üreten bir şirket paketin üzerine ürününde GDO kullanılmadığını yazamıyor. Tarım Bakanlığına öneriyoruz: “trans yağ kullanılmamıştır”, “katkı maddesi kullanılmamıştır”, “domuz eti kullanılmamıştır” yazılmasını da yasaklasınlar. Ne farkı var? Çok mu masum bu madde. Bu isteğin ABD’de GDO’lu ürün üreten şirketlerin talebi olduğunu biliyorlardı şüphesiz. 

GDO’ya Hayır Platformunun da açıkladığı gibi “GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların ve ürünlerinin de GDO’lu sayılması ve dolayısıyla etiketlenmesine ilişkin hiçbir maddenin yönetmelikte yer almaması da insan sağlığının hiçe sayıldığının en büyük göstergelerinden biridir.” İçtiğiniz süt artık çok daha tehlikeli olacak.

Yönetmeliği çiğneyenlere verilecek para cezaları büyük şirketleri ürkütecek düzeyde değildir.

Bütün bunlar insanlarımıza, çevreye yapılan bir zulüm değilse nedir? Artık GDO ile zehirlenme özgürlüğünüz var.

Ya şimdi ayağa kalk ve itiraz et,

Ya da sistemin mezbahasında uslu koyun olduğunu itiraf et.

Tayfun Özkaya

ÜRETİCİLER VE TÜKETİCİLER BÜYÜK TEHDİT ALTINDA!!!

27/10/2009

(Pazartesi, 26 Ekim 2009,GDO ya hayir GDO’lara İzin Veren Yönetmelik Yayımlandı)

Tohumluklar dışındaki genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünlerini içeren gıda ve yem maddeleri hakkında karar verme, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili usul ve esasları kapsayan “Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmelik” 26.10.2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazete ’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara karşı çıkan ekolojist örgütler ise tepkilerini dile getirmek için yeni bir eylemlilik sürecine hazırlanıyor.. Gdo’ların yem ve gıda olarak kullanılmasına izin veren yönetmelikle ilgili bir açıklama yapan Ekoloji Kolektifi, “Gdo’lara izin veren hükümete seslenerek, Kopenhag iklim değişikliği zirvesine giderken gdonu da al git” dedi. Geçtiğimiz hafta Akdeniz Üniversitesi’nin biyoteknolojik yöntemlerle tarımsal üretime izin veren yönetmeliğine dava açıldığını söyleyen açıklamada, gıdayı tekellerine almak isteyen şirketler ülkeyi yönetiyor denildi. Yapılan açıklamada “Tarım ve Köy İşleri Banklığı tarafından yayımlanan gdolara izin veren bu yönetmelik ile Türkiye gıda emperyalizminin tutsağı haline gelmiştir, bundan sonraki süreçte kentliler yedikleri besinlerin, köylüler ve çiftçiler ise ürettikleri ürünlerin geleceğinin ellerinden alındığını bilmelidir” denildi. Açıklamanın devamında ise şu ifadelere yer verildi. “Türkiye’de yaklaşık beş yıldır Biyogüvenlik sistemine ihtiyaç duyulduğunu Gdoya Hayır Platformu bileşenleri ile haykırıyoruz. Buna karşın gıdayı ve tohumu gdolardan koruyan bir yasayı hükümet çıkarmamak için ayak diriyor. Bu da yetemezmiş gibi Cartagene Biyogüvenlik Protokolün’deki yükümlülüklerinin bile gerisinde bir yönetmelikle Türkiye’nin kapılarını gdolu ürünlere sonuna kadar açıyor. Gıda ve yemlerde gdo kullanımını serbest bırakıyor. Sınır Kapılarında Denetim Yok Sadece antibiyotiğe direnç geni taşıyan gdolu gıdalar ile gdolu bebek mamalarının ülkeye girişi yasaklanıyor. Peki bu ürünlerin ülkeye giriş yapmadığının tespitinin nasıl yapılacağını soracak olursanız, bakanlık bu konuda bile hiçbir tedbir almaya gerek duymuyor. Bu konuda gerektiğinde bir düzenleme yapılacağı belirtiliyor. Peki bu hükümetin sayın Bakanlığı siz denetimini yapmadığınız bu ürünlerin ülkeye girip girmediğini nasıl denetleyeceksiniz. Daha önce sorduk bir kez daha soruyoruz, çocuklar için zararlı gördüğünüz gdolar neden büyükler için zararlı değildir.” Basitleştirilmiş İzin Sistemi Gdolu ürünleri Türkiye’ye ithal etmek isteyen kişi ve şirketler için basitleştirilmiş bir izin sistemi getiren yönetmelik kapsamında gdolu gıda ve yemlerin risklerinin hangi kriterlere göre yapılacağına ilişkin bir düzenleme yapılmıyor. Bu gıda ve yemlerin hangi koşullarda riskli olacağının belirli koşullara bağlanmamasının tüketiciler ve üreticiler açısından büyük sakıncaları olacağını belirten Ekoloji Kolektifi, “ekonomik ve sosyal risk kriterleri belirlenmediğinde, bu ürünlerin takibi ve denetimi konusunda bir alt yapı oluşturulmadığında, yem olarak giren ürünlerin tohum olarak kullanılmasının önü alınamayacağı gibi, bu gıdalardan kaynaklı yaşanacak sağlık sorunlarının da neler olduğunun tespitinin mümkün olamayacağını” belirtiyor. GDO’lu Gıdalara Etiket Bile Yok Genetiği değiştirilmiş ürünleri tüketmek istemeyen tüketicilere seçme hakkı bile tanımayan bu yönetmelik uyarınca ancak binde dokuzun üzerinde gdo içermesi durumunda bu gıda ve yemlerin etiketleneceğini düzenleniyor. Buna göre tüketicilerin hangi üründe gdo olduğunu bilebilme olanağı da tamamen ellerinden alınıyor. Gdosuz ürün üreticilerinin ise ürünlerinin üzerinde gdosuz olduğunu belirtmeleri yasaklanıyor. GDO’lu Yemler Tohum Olarak Kullanılabilir Gdolu yemlerin hayvanlar tarafından tüketilmesi ve hayvanlardan da insanlara bu gdoların geçişi karşısında bu ürünleri ithal eden, satan ve kullandıran kişilere hiçbir cezai sorumluluk getirilmiyor. Aynı zamanda bu yemelerin tohumluk olarak kullanılmasının nasıl engelleneceği, tohumluk olarak kullanıldığı zaman yaptırımın ne olacağı da yönetmelik de düzenlenmiş değil. Bu durum ülkenin genetik varlıklarını tehdit edeceği gibi tarım ve hayvancılık sistemlerinde de onarılmaz yaralara yol açabilir. Köylüler ve Çiftçileri Zor Günler Bekliyor Bu ürünlerin kullanılmasından doğacak zararla ilgili şirketlere para cezası dışında bir yaptırım ise öngörülmemiş. Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması Ve Uygulanmasına Dair Kanun, Yem Kanunu, Gıdaların Üretimi, Tüketimi Ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun hükümleri uyarınca, gdolu gıda ve yemlerden doğacak zararlarla ilgili adli ve idari para cezası öngören yönetmelik çiftçilerin ve köylülerin bu ürünleri kullanımlarından kaynaklanan doğrudan ve dolaylı zararlarının nasıl tazmin edileceğine yönelik bir ip ucu bile sunmuyor. Bu durumda ekosistem ve tarımsal yapılarda onarılmaz tahribata yol açan gdo üreticisinin ürünlerinin piyasadan toplatılması ve uygulanacak para cezası ile kurtulmasının alt yapısı oluşmuş durumda. Dipten Gelen Sese Kulak Verin Ekolojist sosyalist çiftçi, tüketici, kentli ve köylü örgütleri tarafından dava konusu edilmesi beklenen yönetmelik, iklim değişikliği zirvesine hazırlanan Türkiye’nin politik yönelimini de ortaya koyuyor. Aralık ayı içinde BM 15 taraflar Konferansı kapsamında iklim değişikliğine neden olan gıda, su, enerji, tarım gibi konularda, hükümetin gıdayı, suyu, toplum sağlığını önceleyen politikalara ağırlık vermeyeceğini gösteriyor. Gıda egemenliği ekseninde, tohumun ve tarımın kamusal politikalarla desteklenmesi; fosil yakıtlardan vazgeçilmesini, kentlerin kapitalist dönüşümüne karşı yeni bir sürece hazırlanılması gerektiğinin altını çizen Ekoloji Kolektifi, önümüzdeki günlerde, gıdanın, suyun, toprağın ve toplumun geleceği için dipten gelen dalga adı altında pek çok örgütün birleşik bir eylem süreci yaratacağını vurguluyor.

Ekolojistler.org haber 26.10.2009 Pazartesi

Kyotolmak ya da Kyotolmamak[1]

26/10/2009

Kuresel iklim degisikligi rejiminde tarihi donemeç;  kürsel ısınma

Bangkok´ta 9 Ekim´de sonuclanan Birlesmis Milletler toplantilari, gelismis ve gelismekte olan ulkeler arasinda, gorunurde iklim degisikligi, ama temelde kuresel olcekteki enerji ve finansman dolasimi ile ilgili guvensizlik ve gerginligi tum ciplakligi ile ortaya koydu. 2012 sonrasi donemde gecerli olacak kapsamli, kalici, adil ve radikal bir iklim rejiminin kabul edilmesi icin umutlarin giderek tukenmeye basladiginin gostergesi olarak degerlendirilebilir. 

Eger onumuzdeki haftalarda yapici adimlar atilmazsa Kopenhag 2009, tum beklentilerin aksine, 2012 sonrasi donemde gecerli olacak kapsamli, kalici, adil ve radikal bir iklim rejiminin evsahibi olmak yerine, 2000 yilinda Lahey´dekinden cok daha kalici ve geri donulemez bir basarisizligin adresi olarak anilabilir.

Bali´den Bangkok´a koprulerin altindan akan sular

Amerika´nin Baskan Obama ile beraber izleyecegi politika degisimi, hic kuskusuz, kuresel iklim degisikligi alanindaki gelismeler icin de en onemli donum  noktalarindan birisiydi. Muzakere heyetinin yenilenmesi, kuresel isinmada Amerika´nin tarihsel sorumlulugunun kabul edilmesi, yeni yasa hazirliklari, yenilenebilir enerji destekleri  ABD´nin 2000li yillarin basinda Bush yonetiminin olumsuz tavri ile uzaklastigi iklim tartismalarina ´´geri dondugunun´´ gostergesi olarak algilanmisti.

Ancak ilerleyen donemde, Senato ve Beyaz Saray´dan gelen sinyallerin giderek zayiflamasi, gelismis ulkelerin 2012 sonrasi salim azaltim hedeflerinin bilimin gosterdigi hedefin cok cok altinda kalmasi, BM Genel Sekreteri´nin Iklim Zirvesi´nde, Cin disinda, ozellikle gelismis ulkelerden surecte sicrama yaratacak bir siyasi aciklamanin gelmemesi ve daha da onemlisi isin parasal boyutunun belirlenecegi G20 Zirvesi´nden de anlamli bir sonuc cikmamasi, Bangkok oncesi tansiyonu yukseltmisti.

Bangkok´ta ise, daha ilk gunden itibaren, gelismis ulkelerin, Kyoto Protokolu surecinde kendi salim azaltim hedeflerini arttirmak ve yeni finansman kaynaklari olusturmak yerine, Bali surecinde salim azaltimi icin tum ulkelerin ortak cabalarini tartismak yonundeki israrli talepleri, toplantilari cikmaza surukleyen gelismeleri tetikledi.

Kopenhag oncesi masadaki secenekler neler?

Kesin olan tek sey, her turlu yetersizligine ragmen, Kyoto Protokolü, sera gazlarinin saliminin azaltimi icin kuresel olcekte gecerli ve yaptirim gucune sahip tek surec. Kyoto Protokolu, oncelikle zengin ulkeler ve Varsova Pakti´nin Dogu Avrupa´da yer alan uyeleri icin yaptirimlar ongoruyor. 2012 sonrasindaki 2. yukumluluk donemde bu ulkelerin daha fazla yukumluluk almalari bekleniyor. Geri kalan 150´yi askin ulke icin henuz hicbir mali ve teknik yukumluluk tanimlanmamasi, ozellikle, kuresel iklim degisikliginde bugune kadar katkilari ihmal edilebilir duzeyde olan ancak 21. yuzyilda salimlari hizla artacak gelismekte olan ulkeler acisindan Kyoto Protokolu´nu cazip kiliyor.

Ancak Kyoto Protokolu, dogal afetlerin zararinin karsilanmasi icin hicbir hukum icermiyor ve 2000lerdeki siyasi kararliligindan ve ekonomik gucunden uzak Avrupa Birligi, Amerika´nin yer almadigi bir rejimi goze alamadigi icin eski oncu ve “kurtarici“ rolunu de oynayamiyor.

Avrupa Birligi, esas olarak Amerika´nin ve ardindan sirasiyla ileri gelismekte olan ulkeler (or; Meksika, G.Kore vd.) ve diger buyuk ekonomilerin (or. Cin, Brezilya, Hindistan vd) surece katilabilecegi yeni bir rejimi  tercih ediyor. 

Gelismekte olan ulkeler de, bu gercegi gormekle beraber, deyim yerindeyse “ Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olmamak icin“ oncelikle ellerindeki tek “sopa“ olan Kyoto Protokolu´nu cok iyi kullanarak, oncelikle gelismekte olan ulkelerin yukumluluklerini garanti altina almaya calisiyorlar.

Bununla beraber, 2012 sonrasi donemdeki bir belirsizlik, Kyoto Protokolü kapsaminda ortaya cikan karbon finansman kaynaklarinin, gelismekte olan ulkelere akisinin da sona ermesi anlamina geliyor.

Kopenag´da, oncelikle Kyoto Protokolu Ek-B listesinde yer alan ulkelerin 2012 sonrasi icin %40´a varan salim azaltimini konusunda gelismekte olan ulkelere samimi ve baglayici sozler vermeleri, elde edilecek bu guvenle, uyum, finansman ve gelismekte olan ulkelerin salim azaltimina katkilarinin tartisilmasi, butun bu surecin de Kopenhag sonrasindaki surecte netlestirilerek, 2012 sonrasinin tek bir iklim rejiminde tanimlanmasi bu kisir dongunun sona ermesi icin tek secenek olarak ortaya cikiyor.

Turkiye masanin neresinde?

Bangkok toplantilari, Turkiye´nin resmen Kyoto Protokolu´nun tarafi bir ulke olarak katildigi ilk resmi surecti. Ancak yaz aylarinda gundeme gelen, ancak kesin icerigi henuz tam olarak aciklanmayan “ 2020 yilinda sera gazi salimlarinda %11 azaltim“ soylemi Bangkok´ta Birlesmis Milletler platformunda resmen dillendirilmedi[2]

Aslinda saglikli ve dengeli bir yukumluluk icin, sadece bir rakamin otesinde bazi noktalari da dikkate alan bir surecin kurgulanmasi daha yararli olacaktir. Oncelikle, belirlenecek bu hedefin hangi bilimsel ve ekonomik calismalara dayanilarak ortaya cikartildigi, uluslararasi muzakerelerin gidisine gore bu hedefin ne tur esneklikleri bulundugu, bu hedefin belirlenmesi surecinde ilgili kamu kurumlarinin yaninda ozel sektor ve sivil toplumun surece nasil katildigi, belirlenecek bu hedefin hangi siyasi yapi tarafindan resmilestirilecegi ve en son olarak bu hedefin uluslararasi topluma nasil sunulacagi ve nasil  muzakere edilecegi netlestirilmesi gereken cok onemli noktalar. 

Kopenhag oncesinde Turkiye´nin tum bu calismalari tek basina yurutmesi ve tamamlamasi oldukca zor gorunuyor. Bu calismalarin hizlandirilmasinin yaninda, Turkiye´nin, kendisi gibi Kyoto Protokolu Ek-B Listesinin disinda yer alan diger OECD ulkeleri olan G.Kore ve  Meksika basta olmak uzere, 2012 sonrasinda gelismis ulkelere gore daha esnek ama diger gelismekte olan ulkelere gore daha baglayici yeni bir yukumluluk grubunun tanimlanmasina onculuk etmesi, acil olarak degerlendirilmesi gereken bir strateji olarak ortaya cikmaktadir.

Turkiye, kendisi bir oneri ile ortaya cikmazsa, Kopenhag´da siyasi ve ekonomik anlamda cok zor seceneklerle karsi karsiya kalabilir. Boyle bir gelisme ise, Turkiye´nin Kyoto Protokolu´ne katilmasinin onunu acan kisi ya da kuruluslarin gunah kecisi olarak ilan edilmesine yol acabilir.

Yunus Arıkan

Yunus Arıkan

Hem dunyada hem Turkiye´de boylesi bir basarisizlik, fosil yakit lobisinin Pirus Zaferi olarak adlandirilabilir. Ama bu yenilgi sonucunda giderek artacak iklimsel degisiklikler, bu basarisizligin yolunu acan kisilerin ve ailelelerinin de, yasanacak afetler sonucunda olusacak maddi ve manevi kayiplardan muaf tutulmasini saglamayacaktir.

Yunus Arıkan


[1]             Yunus Arikan,  ICLEI-Surdulebilir Kentler Birligi, Iklim Merkezi Yoneticisi, Bonn-Almanya, yunus.arikan@iclei.org

[2]    http://unfccc.int/files/kyoto_protocol/application/pdf/2nd_non-paper_cg_numbers.pdf

Beslenmenin Demokratikleştirilmesi

22/10/2009

 (Sohbetlerine doyamadığımız hocamız Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL yazısını çok kritik olan gıda konusu gündemimizi zorlarken bu yazısını sizinle paylaşmak istedik. )

 
gıdaDemokrasinin en önemli tanımlarından biri, kişinin yapmak istemediği bir şeye zorlanamamasıdır. Diğer taraftan “başkasının ne yiyeceğine hükmeden kişi en güçlü kişidir” (1). Bizler ne yiyeceğimize karar verme yetisinden yoksun bırakıldığımıza göre bugünkü durum insan onuru ile bağdaşmamaktadır.Kentlerimizdeki beslenme alışkanlığını anlayabilmek için lokantalarda sunulan besinler ve marketlerin besin reyonlarına göz atmak yeterli olur. Herhangi bir Avrupa ülkesi ya da ABD’den hemen hemen hiç bir fark kalmamıştır. Marketlerdeki besin reyonlarında koridorlarca meşrubat, bisküvi, gofret, çikolata, şekerleme gibi temel besin maddesi sınıfına girmeyen, çoğu Türkçe olarak adlandırılmamış binlerce ürün ile karşılaşılmaktadır. Bu ürünlerin hiçbiri sağlık için gerekli olmadığı gibi insan sağlığını çoğu zaman ileri derecede tehdit edici niteliktedirler. Temel besin maddeleri olan ekmek, et, süt, sebze, meyve gibi ürünlerin ise hangi koşullarda üretildiği takibi yeterince yapılmamaktadır. Bunların besleyici özelliklerine de kuşku ile yaklaşmak, hatta atalarımız için sağlık kaynağı olan bu besinlerin sağlığımızı ne oranda tehdit ettiğini düşünmek ve araştırmak zorundayız.Lokantalardaki durum da çok farklı değil, hamburgerler, sosisler, çiftlik balıkları, laboratuar tavukları v.b. ileri derecede sanayileşmiş tarım ve hayvancılık ürünleri. Daha çok değil, birkaç onyıl önce tavuk yendiğinde en çok 5-10 kilometre ötedeki bir çiftlikte serbest dolaşan ve doğandan neyi bulduysa onunla karnını doyuran, hiç bir ilaç (antibiyotik) ya da kimyasal madde kullanmayan gerçek tavuklar yenirdi memleketimizde. Dana ve koyun için de benzer koşullar geçerliydi. Domates ya aynı ilden ya da en çok komşu ilden pazara gelirdi. Şimdi domatesin nereden geldiği belli değil ayrıca kendisi değil fotoğrafı geliyor. Bu domatesin tohumu muhtemelen İsrail’den gelme, zirai mücadele ilacı muhtemelen ABD’den,  hibrit tohum olduğundan gübresi de muthemelen yine yurt dışından gelmektedir. Bu şekilde üretilen domates ismen ve şeklen domatestir. Biolojik olarak domates olduğundan şüphe duymak gerekir. Verimi yükselttik diyerek, sadece tohum, gübre ve pestisit üreticilerinin kar verimliliğini yükseltmiş olduk. Ne pahasına? Besi değeri yarı yarıya, hatta daha da aza inmiş sebzeler uğruna. Domates seyretmek için üretilmez. Domates insana vitamin, mineral, antioksidan sağlasın diye üretilir. Bu maddeler “modern” diye tanımlanan endüstriyel tarımda en iyimser bakışla asgari yarı yarıya azaldığına göre, besin maddesi verimi de yarı yarıya azalmış demektir. Hani verim artmıştı..! Diğer taraftan hibrit tohumlar fazla su gerektirdiğinden yapılan hatalı sulamalarda topraklarımız tuzlanmakta, tarım için elverişsiz hale gelmekte. Ülkemizde kişi başına ekilebilir tarım arazisi 1990-2005 yılları arasındaki 15 yılda %25 oranında geriledi (2) . Hani verim artmıştı..!Ülkemizde 4 milyon şeker hastası var (3). Eskiden çok az kalp hastalığı görülen illerimizde dünya metropolleri ile yarışabilecek hasta sayısına ulaşıldı. Tüm nüfusta ama özellikle çocuklarda belirgin bir şişmanlama göze çarpmakta.Ne oldu da bu durumlara geldik? Bunu anlamak için gıda emperyalizim tuzağına nasıl düştüğümüzü tarih sayfalarını geriye çevirerek incelememiz gerekir.Her şey Marshall Yardımı ile başladı. Avrupa 2. Dünya Savaşı’ndan çok ağır hasar görerek çıktı. 1946 ve 1947 yıllarında buna çok soğuk geçen iki kış da eklenince Avrupa’da açlık çok büyük bir sorun haline geldi.Aynı dönemde ABD savaştan hiç zarar görmemiş, 1920’li yıllardan beri sürdürdükleri araştırmalarla hibrit tohumculuğu geliştirmiş, endüstriyel tarıma geçmiş olduklarından çok büyük tarım ürünü stoklarına ulaşmışlardı. Bu ürünleri ülke içinde tüketmeleri olanaklı değildi. Ürünlerini dış pazarlara taşımaları zorunluluk kazandı. ABD’de tarım ürünleri fazlalığı, Avrupa’da açılık denklemi 1948 yılında “Avrupa Kalkınma Planı”nın doğumuna yol açtı. Hedef, Avrupa’lılara bir bölümü hibe bir bölümü ise kredi tarzında parasal yardımda bulunarak, verilen paralarla ABD ürünlerini Avrupa’lılara satmaktı. Türkiye’de bu plana dahil edildi. Türkiye Avrupa’lı ya da savaştan ağır zarar gördüğü için plana dahil edilmedi. 1947 yılında komünizmi önlemek için yaşama geçirilen Truman doktrini nedeniyle Türkiye ve Yunanistan’a askeri yardım yapıldı ve aynı gerekçeyle Türkiye “Avrupa Kalkınma Planı”na katıldı. Ülkemizde daha çok planın fikir babası olan Marshal’ın adıyla anılan bu yardım paketi, yardımdan çok bir sömürme paketiydi. Birçok alanda tavizlere neden olan bu plan (4) (5),  gıda açısından bağımlı hale gelmemizin başlangıcı oldu.ABD dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. Geçmişte de bu böyleydi. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmek için değişik yollar aramıştır. Bunlardan biri de mısırözü yağı ihracaatıdır. İşte Marshal yardımının koşullarından biri ABD’den mısırözü yağı almamızdı (6). Aynı açılımla Türkiye’de ilk margarin fabrikası kuruldu (7). Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısırözü yağına ve margarine alıştırıldı. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmadı; halbuki zeytinyağı dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir. Zeytinyağını kötüleyen türkü yapıldı (Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman. …). Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde derlenmiştir (İhsan Kaplayan, Repertuar numarası 1133). Milyonlarca zeytin ağıcı kesildi o dönemde. ABD zeytinyağımızı Dolarla satın alıyordu, teşvik edici olsun diye. Türk halkı zeytinyağına sırtını döndükten sonra ise başlarda TL karşılığı bize satılan mısırözü yağı artık Dolarla satılmaya başlandı. Zeytinyağımızı ise almaktan vaz geçtiler, zaten satacak pek zeytinyağı da kalmamıştı. Türk toplumu sıvı yağ dendiğinde mısırözü yağı, katı yağ dendiğinde ise margarin anlar olmuştu.

1960lara gelindiğinde mısırözü yağına alternatif bir yağ ülkemize girmiştir. Bir Amerika bitkisi olan ayçiçeği esas ülkesinde çok rağbet görmemiştir. 1500 yıllarında İspanya’ya getirilen ayçiçeği Avrupa’ya bir süs bitkisi olarak yayıldı. İlk kez 1716 yılında İngiltere’de ayçiçeği tohumundan yağ elde edilmesi ile ilgili patent hakkı alındı fakat yağ üretimine başlamadı (8). Ayçiçek yağı ilk kez Rusya’da 1769 yılında elde edilir, 1830 yılında sanayi üretimine geçilir (9).

1960’lı yıllarda Bulgaristan üzerinden ülkemize gelen ayçiçek yağının halen en çok Trakya’da üretilmesinin ana nedeni de budur. Yanlış anlaşılmasın, bu yağ da çok uluslu şirketler aracılığı ile gelmiştir.

Aynı yıllarda ABD’de hibrit tohumculuğu zirveye ulaşmıştı, fakat dünyada hiç kimse bu tohumları istemiyordu. Hibrit tohumları nasıl satabiliriz araştırmasına giren ABD’nin “Avrupa Kalkınma Planı”nda oynadıkları açlık kartı akıllarına geldi ve yine aynı oyunu oynadılar: “Dünyada bir milyar aç insan var, bunları ancak verimi yüksek tohum kullanarak doyurabiliriz” dediler ve “Yeşil Devrim” diye anılan projeyi başlattılar. Bu proje ile ilk olarak Pakistan ve Hindistan’a bedava tohum verdiler. Bu tohumlar bazı koşullarda yerel tohumlardan daha yüksek verim vermektedir (kilo bazında, besi değeri bazında değil, bkz. önceki bölüm). Bunun için ama çok fazla suya ve özel gübreye gereksinimleri vardır. Ayrıca zirai mücadele ilaçları da özel. Tohumu pazarlayan şirket gübre ve zirai mücadele ilacını da parzarlıyor.  Bu tohumlar başlangıçta kısır olduğundan sadece bir kez ürün vermekteydiler, ertesi yıl ekildiğinde ürün alınamamaktaydı. Tepkiler üzerine şirketler kısır tohum uygulamasını bitirdiler. Ancak yine de sebze üreticisi ürününden elde ettiği tohumu ektiğinde bitki çıkmakta meyvesini vermemektedir. Hindistan ve Pakistan ilk yıldan sonra bu tohumları ve gerekli diğer maddeleri satın almak zorunda kaldı. Hala da aynı durumda. 1980 yılında Türkiye de Yeşil Devrim programına katıldı(10). Hibrit tohum, Anadolu tohumuna göre çok daha fazla su gerektirdiğinden, halen de sulama yöntemimiz %94 oranında vahşi sulama olduğundan (11) geniş tarım arazileri tuzlandı, tarım yapılamaz hale geldi. Damla sulama ya da yağmurlama tarzı sulamaya geçilmesi düşünüleceğine yüzlerce sulama barajı yapılarak suyun ekosistemi bozuldu. Bu tercihli politikalarla 1955 yılında kişi başına 8500 metreküp su rezervi olan Türkiye (12), şimdi kişi başına 1466 metreküp su rezervi ile suyu kıt ülkeler sınıfına girmiş bulunmaktadır .(13)

1999 İMF kapitülasyonuyla Türkiye özellikle tarım alanında oldukça köşeye sıkıştırıldı. Bu emperiyal baskı ile 2001 yılında şeker yasası çıkartıldı. Türkiye Dünya’nın dördüncü büyük şeker pancarı üreticisi olduğu halde nişasta bazlı şekere (NBŞ) %10 kota tanındı. Bakanlar kuruluna da yıllık bazda %50 azaltma ya da arttırma yetkisi verildi. O yıldan beri bakanlar kurulu genellikle yetkisini %50 arttırma yönünde kullandı. Her ne kadar NBŞ üreticileri kendi  ürünlerinin ayrı bir pazarı olduğunu bu nedenle de pancar üretimine rakip olmadıklarını iddia etseler de, bu insanı saf yerine koymaktan öte bir iddia değil, çünkü sanayide NBŞ üreticilerinin ürünleri ile yapılan her şey önceden pancar şekeri ile yapılmaktaydı. Sanayici ucuzluğu yüzünden NBŞ ürünlerini tercih etmesi başka, yapılabilirlik başka.

Nişasta bazlı şeker, doğada bulunan bir nişastanın kimyasal ve enzimatik yollarla glikoz ya da früktoza dönüştürülmesidir. Nişasta ham maddesi olarak mısır kullanılmaktadır. Nişasta binlerce glikoz molekülünün biraraya gelmesi sonucu oluşur. Bu nedenle kimyasal yollarla nişasta yapı taşı olan glikoza dönüştürülebilmektedir. Glikozu früktoza dönüştürmek için ise enzimler kullanılmaktadır (14). Bu enzimlerin elde edilişi çok ilginç. Doğal enzimler oldukça az bulunduğundan ticari amaçla ucuz enzim elde edebilmek için genetik yapısı değiştirilmiş mikroorganizmalar (bakteriler) kullanılmaktadır. Ancak genetik teknoloji ile bu enzimlerin ticari kullanımı mümkün olmuştur. NBŞ üretiminde bir yandan genetik yapısı değiştirilmiş ithal mısırların kullanım riski vardır diğer yandan ise zaten üretim sürecinde GDO’lu bakterilerden elde edilen enzimler kullanılmaktadır . (15)

Genetik yapısı ile oynanmış organizmalardan elde edilen maddelerin insan sağlığına etkileri henüz tam olarak bilinmemektedir. Ancak bugüne kadar yapılan araştırmalara göre antibiyotiklere direnç, hayvan deneylerinde sakat doğumlar gibi oldukça ürkütücü bulgular saptanmıştır (16). GDO kökenli maddelerin sağlık sonuçları tam olarak aydınlatılmadan topluma sunulması ciddi bir sorumsuzluk örneğidir.

NBŞ’lerin diğer bir sakıncası pancardan elde edilen şekerden daha fazla früktoz içermesidir. Çağımızda gelişmiş ülkelerde ve özellikle ABD’de son 30-35 yıldır görülen şişmanlık hastalığının (toplumun %60’ı obez) ana nedenlerinden birinin mısırdan elde edilen, früktozdan zengin NBŞ olduğu bilim çevrelerinde kabul edilen bir gerçektir (17). Früktoz insanda bağırsaktan emildikten sonra hemen karaciğere taşınır ve trigliseritlere (kan yağlarına) dönüştürülür. Bu yağlar hem şişmanlamaya yol açar, hem de kolesterolü oksitleyerek oksi-kolesterol oluştururlar. Oksi-kolesterol damar sertliğinin (ateroskleroz) ana yapı taşıdır. Ayrıca früktoz insan vücudundaki tüm hücrelerin insüline direnç kazanmalarına yol açarak şeker hastalığı oluşumunu kolaylaştırır (18). Bakır metabolizmasını bozarak yine damar sertliği, osteoporoz (kemik yumuşaması), yüksek tansiyon gibi kronik hastalıklar diye adlandırılan geniş bir hastalık grubuna yol açar .(19)

Gıdalarla alınan glikozun metabolize edilebilmesi için insülin gerekli olduğundan, bağırsaktan glikoz emilir emilmez daha karaciğere varmadan insülin reseptörleri uyarılarak insülin salgılanmasına neden olur. İnsülin salgılanmasıyla olumlu bir gelişme de olur: insülinle birlikte tokluk hormonu olan “leptin” de salgılanır. Böylece insan tokluk hissettiğinden yemeye ara verir. Früktoz insülin salgılatmadığı için leptin salgılanması da oluşmaz, böylece de tokluk hissi gelişmez. Bu da aşırı kalori alınımına ve şişmanlığa yol açar. Kronik hastalıkların oluşumunda şişmanlık kilit bir öneme sahiptir. Hem kalp-damar hastalıkları hem de bazı kanser cinsleri şişman hastalarda çok daha fazla görülmektedir (20).

İnsanı şişmanlatan en önemli madde früktozdur. Bilinçli olarak besin maddesi demiyor, sadece madde olarak adlandırıyorum, çünkü insan organizmasının hiçbir işlevi için früktoza gereksinim yoktur. Beslenmek beden gereksinimlerinin sağlanması olduğuna göre bedenin hiç gereksinim duymadığı bir maddeyi de besin maddesi olarak adlandırmak olası değildir. Aynı şey glikoz için de geçerlidir. Bu nedenle bu iki şekerin gıdarla alınması insana “boş kalori” verir. Boş kalori çünkü hiçbir beslenme işlevini yoktur. Sadece şişmanlatır.
Yukarıda da belirtildiği gibi hem früktoz hem glikoz şişmanlatıcı etkiye sahiptir. Ancak früktoz glikoza göre daha tehlikelidir. Bu nedenle NBŞ’lerden uzak durmak gerekir. Aslında şekerden tümüyle uzak durmak en doğru davranış olur.

18. YY’lın başlarında Avrupa’da yıllık şeker tüketimi bir tatlı kaşığı kadar iken (21), günümüzde kişi başı yıllık tüketim ortalama 70 kilograma yükselmiştir.

İki yüz yıl öncesine kadar şeker sadece şeker kamışından üretildiği için oldukça pahallı bir üründü. Amerikan kıtasıyla yapılan ticaret hacminin artmasıyla 18 YY boyunca şeker fiyatı giderek düştü ve Almanya’da ılıman iklimlerde yetişen şeker pancarından şeker üretilebileceğinin keşfedilmesi ve 1801 yılında ilk fabrikanın kurulmasıyla şeker fiyatı daha da ucuzlayarak yaygın kullanıma açılmış oldu. 1805 yılında İngiltere’de yıllık tüketim 5 kg’a yükselmişti.

Son iki yüz yıldır insan bedeni hiç gereksinimi olmadığı halde aşırı şekere maruz kalmaktadır. Bu ülkemiz insanı için de ne yazık ki böyle. Şeker fabrikalarının yıllık üretimi 2.2 milyon ton, kaçak olarak ülkemize giren şeker miktarının 1 milyon ton olduğu tahmin ediliyor ve NBŞ üretiminin de yıllık 300 bin ton olduğunu düşünürsek, yeni doğan bebekler dahil kişi başı yıllık şeker tüketimini yaklaşık 50 kilogram olarak hesaplamak mümkün. Doğu-Batı, ya da kent-köy alım gücü farkı göz önünde bulundurulursa özellikle batıdaki kentlerde şeker tüketiminin Avrupa’nın ortalama şeker tüketimi olan 70 kg dolayında olduğu tahmin edilmektedir. Bu nedenle de Avrupa’da görülen kronik hastalık artışının aynısı kentlerimizde de görülmektedir.

İnsan bedeni günde yaklaşık 15 gram früktozu yağa dönüştürmeden metabolize edibilmektedir. Pancardan ya da şeker kamışından üretilen şeker (“sakaroz”, bir yapay tatlandırıcı olan sakarin ile karıştırılmamalı) bir molekül glikoz ve bir molekül früktozdan oluşmaktadır. Bu nedenle sakaroz (kesme şeker, toz şeker) yendiğinde eş miktarda glikoz ve früktoz alınmış olur. Bedenimiz 15 gram früktozu yağa dönüştürmeden metabolize edebildiğine göre günde yediğimiz meyvedeki şeker de dahil edilmek koşuluyla 30 gramdan fazla şeker (sakaroz) yenmemelidir. Bu da yılda 11 kg’a denk gelir. Zararsızca metabolize edebileceğimizden 5-7 kat fazla şeker tüketilmesi bunun bir kısmının da früktozdan zengin NBŞ olarak alınması, bugünün hastalık tablosunu açıklayan çok önemli bir unsurdur.

Belli bir yasal zorlamayla olmasa da ticari baskılar sonucu hayvancılığımızda da köklerimize göre belirgin farklılıklar oluştu. Onbinlerce yıldır Anadolu ekosisteminin oluşturduğu yerli ırk inekler et ve süt verimi yüksek (?) yabancı ırklarla melezleştirildi.  Ya da tümüyle yabancı ırk hayvanlar ithal edilerek bunlar beslendi.  Veteriner hekimlik okullarında sürdürülen eğitim, bu hayvanlardan nasıl en çok süt  ya da karkas elde edilebileceğine göre ayarlandı. İnsan sağlığı hiç hesaba katılmadı, sanki bu ürünler uzaylılara pazarlanacakmış gibi davranıldı, hayvan sağlığı ile de sadece sermaye kaybı olmasın diye ilgilenildi. Onbinlerce yıldır meralarda, steplerde beslenen hayvanlar ahırlara tıkılarak kendi pislikleri için boğulmalarına göz yumuldu. Hijyenik olmayan bu ortamda hasta olmamaları (sermaye kaybı) için antibiyotiklerle şişirildiler. Süt verimi artsın diye hormonlar (ülkemizde yasak olduğu iddia edilmekte) verildi. Merada otlayacağına önüne pancar küspesi, mısır silajı, arpa, saman gibi nişasta ağırlıklı besinler verildi. Nişasta ve dolayısıyala şeker nasıl insanı şişmanlatıyorsa hayvanda da semirmeye yol açıyor. Hayvanın beslenmesindeki bu değişim insan sağlığında büyük kayıplara yol açmıştır.

Çayır otu, yonca gibi yeşil bitkilerde ağırlıklı olarak var olan yağ asidi (yağların yapı taşı yağ asitleridir) omege-3 yağ asididir. Doğada birkaç çeşit omega-3 yağ asidi bulunur. En yaygın olan 3 tanesinin biri bitkilerde bulunan alfa linolenik asittir, diğer ikisi ise hayvanlarda bulunan eikosapentaen asit (EPA) ve dokosahekzaen asittir (DHA) . Çayır otu ve yonca gibi yeşil bitkilerde şeker ve nişasta ya hiç bulunmaz ya da ihmal edilebilecek miktardadır.

Mısır, arpa, buğday gibi tahılların ana yağ asidi omega-6 yağ asididir. Ayrıca bu bitkilerde bol miktarda nişasta bulunur. Nişastadan zengin ya da pancar küspesinde olduğu gibi şekerden zengin besin verildiğinde, hayvanın iç yağında ve süt yağında belirgin değişiklikler olur. Merada otlayan hayvanın iç yağında başlıca doymuş yağ asidi stearik asittir. Stearik asidin erime derecesi 37 derecenin üzerinde olduğundan fakat insan vücut ısısı 36,5 derece olduğundan tüm stearik asit eriyerek emilmemektedir. Yine de eriyip emilen stearik asit vücutta hızla oleik aside dönüşür. Oleik asit zeytinyağının ana yağ asididir. Diğer bir ifade ile; dedelerimizin Adana kebaba koydukları iç yağ aslında zeytinyağı idi. Nişasta ve şekerden zengin besinler alan hayvanların iç yağının ana doymuş yağ asidi palmitik asittir. Bu yağ asidi daha düşük ısıda erir, bu nedenle de tümüyle bağırsaktan emilir. Palmitik asit damar sertliğine yol açan üç doymuş yağ asidinden biridir (diğer ikisi laurik asit ve miristik asit). Bu üç aterojenik (damar sertliğine yol açıcı) yağ asidi kolesterolü oksitleyerek oksi-kolesterol oluşumuna yol açar. Daha önce de belirtildiği gibi oksi-kolesterol damar sertliğinin yapı taşıdır. Diğer taraftan insan sağlığı için vazgeçilmez olan omega-3 yağ asitleri de sadece merada otlayan hayvanlarda bulunmaktadır.

Bir de süte bakalım. Merada otlayan hayvanın sütünde ağırlıklı olarak doymamış yağ asitleri vardır. Aterojenik doymuş yağ asitleri çok az bulunur. Nişasta ve şeker ağırlıklı beslenen hayvanın sütünde ise %41 oranında miristik asit (daha önce adı geçen üç aterojenik yağ asidinden biri) bulunur. Bu nedenle bugün marketlerden ya da pazarlardan alınan süt ve süt ürünleri insan sağlığını tehdit edicidir. Ayrıca merada otlayan hayvanın sütünde olup da yapay beslenen hayvanın sütünde olmaya 3 çok önemli madde vardır.

– Bunlardan biri omega-3 yağ asidi, günümüz yaşam koşullarında sadece balıktan aldığımız yaşamsal yağ asidi. Aldığımız denilse de ne yazık ki toplumun çok az bir bölümü dışında kronik omega-3 eksikliği mevcut. Bu durum birçok kanserin oluşumundan sorumludur ve kalp-damar hastalığı ve inme gibi çağımızın ana ölüm nedenlerinden birini oluşturmaktadır.

– Diğer bir madde yine bir yağ asidi; konjüge linoleik asit (CLA). Bu madde sadece merada otlayan hayvanları sütünde bulunur ve insan sağlığı açısından çok önemli iki işlevi vardır. CLA doğada bilinen en güçlü antioksidanlardan biridir. Hem damar sertliği ve buna bağlı hastalıkların önlenmesinde hem de bazı kanserlerin gelişmesinin engellenmesinde çok güçlü etki gösterir. Nitekim CLA’dan zengin beslenen kadınlarda meme kanseri gelişme riski aynı yaş ve risk grubu diğer kandınlara göre %60 daha azdır. CLA’nın diğer özelliği ise şişmanlamayı (yağlanmayı) engellemesidir. Bu nedenle bazı insanlar CLA hapları kullanmaktadır. Ancak hap olarak satılan CLA’lar aspir çiçeğinden elde edildiğinden inek sütünden elde edilenden farklı bir üç boyutlu yapıya sahiptir. Aspir çiçeğinden elde edilen CLA esas CLA’nın bazı özelliklerini gösterse de kalp kasını zayıflatarak kalp yetersizliğine yol açabilmektedir, asla kullanılmamalıdır.

– Üçüncü madde insüline benzer büyüme hormonu (insuline-like growth hormon) dur. Bu madde insan vücudundaki tüm hücrelerin kendini yenilemesine yardımcı olmaktadır.
Görüldüğü gibi salt mera otları ile beslenen hayvanın sütü, tereyağı, yoğurdu, peyniri sağlığımızı koruyucu çok değerli bir besin iken “modern” hayvancılıkla elde edilen süt ve ürünleri insanı hasta eder özelliktedir. Ekolojik hayvancılık yasamız, hayvan beslenmesinde verilen tüm besinlerin ekolojik tarımla elde edilmiş olmasını öngörüyor fakat %10 oranında endüstriyel besinlere izin veriyor ve nişasta ve şeker gibi hayvanın geleneksel beslenmesinde hiç yeri olmayan besinleri kısıtlamıyor. Bu nedenle bio-süt, ya da ekolojik süt ürünleri insan sağlığını sadece kısıtlı olarak koruyabilirken, insan sağlığına zararlı maddeler de vermektedir. İnsanı koruyucu hayvancılık sadece türe özgü doğal beslenme ile sağlanabilir.

Bu yazının giriş bölümünde dile getirildiği gibi temel besin maddelerinin üretimleri de ne yazık ki insan sağlığını tehdit edici niteliktedir.

Son 60 yılda besin maddelerimizi, dolayısıyla da sağlığımızı bu şekilde kaybettik. Fakat bu doğru olamaz çünkü aynı süre içinde ortalama yaşam süresi beklentisi heriki cinste de 5-10 yıl kadar uzayarak bugün 70 yaşın üzerine çıktı.

Yaşam süresi beklentisinin uzamasının 4 ana nedeni var:
1.Ülkemizde yenidoğan ölümleri belirgin oranda azaldı (2005’te binde 22,8) (22).
2.Doğuma bağlı anne ölümleri çok azaldı.
3.Aşılama ve antibiyotiklerle enfeksiyon hastalıklarına bağlı ölümler azaldı.
4.Savaşlar azaldı.

Yaşam süresi uzaması bu nedenlerle oldu. Son 60 yıl içinde gıdalarımızı bozmasaydık ortalama yaşam süresi beklentisi çok daha yüksek olabilirdi. Nitekim sanayileşmiş ülkelerde son yıllarda sürekli yükselen ortalama yaşam süresi beklentisi 2 yıldır artık düşüşe geçmiştir. Bu özellikle son 40-50 yıldır giderek yapaylaşan, şeker içeriği, trans yağ asidi içeriği, aterojenik yağ asit içeriği yüksek gıdalara bağlanmaktadır.

Beslenme emperyalizminin ölümcül kıskacından kurtulmanın yollarını bulamazsak 20’li yaşlarda kalp krizi, çocukluk yaşlarında şeker hastalığı ve evlenme çağına gelmeden kanser olan insanları görmeye kendimizi şimdiden alıştırmamız gerekir.

Tabii ki böyle olması gerekmez. Neler yapılabileceğine göz atmadan önce büyük filozof Noam Chomsky’nin neoliberalizm ve küresel dünya düzeni başlıklı yazsına göz atmakta yarar var: „Stabiliteyi tehdit eden ulusal hükümetler başka ülkeleri de hasta edebilecek „virüsler“ olarak adlandırılırlar. 1948 yılının İtalya’sı bunun için bir örnektir. Aradan 25 yıl geçtikten sonra Henry Kissinger (ABD’nin eski dışişleri bakanı) Şili’yi toplumsal değişim olasılığı bağlamında yanlış mesajlar verebilecek ve başka ülkeleri hastalandırabilecek bir virüs olarak adlandırmıştır” (23). Noam Chomsky bu yazısında kapitalistlerin şu görüşünü de açığa vurur: „ulusalcı hükümetler CUŞ’ları (çok uluslu şirketler) en çok tehdit eden hükümetlerdir ve bu nedenle gerekirse zor kullanılarak ulusalcı iktidarlar yok edilmesi gerekir“.

O halde yapılacakların başında ulusalcı yapımızı var güçle korumak gelmektedir.

Bunun dışında neler yapabiliriz sorusunun elbette tek bir yanıtı yok, fakat kestirmeden gidilmek istenirse küçük çiftçiliği korumak ve geliştirmek yanıtı verilebilir.

Sayın tarım bakanı kırsal kesimde çalışanların sayısının %26’ya gerilemesinden övünç duymaktadır. Sanayileşen ülkelerde sanayinin gereksinimi olan çalışma gücünün kırsal alandan çekilmesi doğal ve durdurulmaz bir gelişmedir. Ancak çiftçinin tarım yapmasını engelleyici yasalar çıkartarak kırsal alanda varoluş olanaklarını kaybettirerek çiftçiyi köyden uzaklaştırıp kentlerin varoşlarına mahkum etmek, sağlıklı bir toplum oluşturmak için yapılması gerekenin tam tersidir.

Dünya Sağlık Örgütünün Avrupa Bürosu kronik hastalıkların önlenmesi için başlatmış olduğu CINDI programı kronik hastalıkların önlenmesinde tarımla ilgili bazı önerileri de olmuştur (24). Bu öneriler, tarımsal üretimin yerel yapılıp yerel tüketilmesi ilkesine dayanır. Bu ilkenin birkaç gerekçesi vardır:

-İnsan sağlığına en uygun gıda kendi ekosisteminde yetişen ürünlerdir.

-Yakın çevreden edinilen sebze ve meyveler tüketiciye varana kadar uzun bir yol katetmek zorunda olmadığından henüz olgunlaşmadan toplanması gerekmez, dalında olgunlaşmasına izin verilebilir, böylece vitamin, mineral ve antioksidan içeriği daha yüksek olur.

-Besinlerin ülkeler hatta kıtalar arasında taşınması için çok büyük enerji gereksinimi olmaktadır. Nitekim ABD’de bir yılda tüketilen enerjin toplamının %17’si gıda taşımacılığına harcanmaktadır (25). Küresel ısınmanın yerküremizi tehdit ettiği çağımızda bunun ne kadar önemli bir konu olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Küçük çiftçilik ile üretilen ürünler besi değeri açısından endüstriyel tarımla elde edilenlerle karşılaştırılamayacak kadar üstündür. Fakat bu sadece bir özelliği. Küçük çiftçilik toprağı da koruduğundan gelecek nesillerin de beslenmesini güvence altına almaktadır.
 
Küçük çiftçiliği desteklemek toplumumuzun geleceğini desteklemek anlamına gelir. Bu amaçla son yıllarda emperyalist baskılar sonucu çıkartılmış olan şeker yasası, tohum telif yasası, tohumculuk yasası, tarım yasası gözden geçirilip Türk tarımını ÇUŞ’lara peşkeş çeken maddeler çıkartılmalıdır. Yıllardır bekletilen biyogüvenlik yasası çıkartılarak ülkenin GDO cennetine dönüştürülmesi engellenmelidir.

Sigmar Groeneveld „Gıdanın Ölümü“ başlıklı yazısında global stratejiler ölçeğinde bakıldığında genetik teknoloji CUŞlar için çok önemli bir araçtır. Kabaca söylemek istenirse genetik teknoloji küçük çiftçiyi yok etmeye yönelik en güçlü silahtır, demektedir (26). Küçük çiftçimizi korumanın başlıca koşullarından biri biyogüvenlik yasasının çıkartılmasıdır.

Sonuç olarak beslenmenin demokratikleştirilmesi, küçük çiftçinin, topraklarımızın, suyumuzun ve hayvanlarımızın özgürleşmesi ile sağlanır.

Bu önerilerle toplumu beslemek olanaklı değil, bilime karşı mı geliyorsunuz, bizi orta çağa geri mi götürmek istiyorsunuz diye karşı çıkanlar elbette olacaktır. Karşı çıkanlara bir hesap sunmak istiyorum:

2009 bütçesinden tarım desteğine ayrılan pay 4,95 milyar TL, yasal olarak 11 milyar TL ayrılması gerekirken (yasa: bütçenin en az %1’i tarım desteğine ayrılır). Tarımın bu şekilde ihmal edilmesinin sonucu hatalı beslenme kaçınılmaz olmaktadır. Başlıca hatalı beslenme, tütün kullanımı, hareketsiz yaşam sonucu gelişen kronik hastalıkların tedavisi tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de sağlık harcamalarının yaklaşık %70’ini gerektirmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2005 yılında Türkiye’de kişi başına sağlık gideri 592 Dolar olarak verilmekte, ülke nüfusu ise 73.922.000 olarak bildirilmektedir (27). Buna göre 2005 kuruna göre Türkiye sağlık giderleri 58 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Bunun yaklaşık %70’i kronik hastalıkların tedavisine harcanması gerektiğine göre Türkiye 2005 yılında 40,7 milyar TL bu uğurda harcamıştır, çok uluslu ilaç ve tıbbi araç-gereç firmalarının yararına.

Tarıma sadece 4 milyar destek verilir ve küçük çiftçi tasfiye edilirse karşılığında 40 milyar TL tedaviye para harcanır. İnsanların hastalanması sonucu oluşan sosyal ve psikolojik yara da cabası.   

Aklını kullanma cesareti göster!  (28).

Prof. Dr. Kenan Demirkol
İstanbul Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi AD
34290 Çapa-İstanbul
0212 4142000 Dahili: 31621
demirkol@isbank.net.tr Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Dipnotlar

(1) Maguelonne Toussaint-Samat. History of Food. Blackwell Publishing, Sayfa 16, 1994.
(2) http://nkg.tuik.gov.tr/tum.asp?gosterge=48&Submit=G%F6r%FCnt%FCle
(3) Sağlık Bakanlığı Kronik Hastalık Raporu, yıl 2006.
(4) Nadir Avşaroğlu. Marshall planı, Amerikan dış kredileri ve Türkiye madencilik sektörüne etkileri. http://www.maden.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=2865&tipi=5&sube=0
(5) Geçmişten Günümüze Hava Ulaşımı “Tayyareden uçağa bir montajın öyküsü”. Mühendis ve Makina Dergisi, Sayı:491, Aralık 2000
(6) Osman Nuri Koçtürk. Yeni sömürgecilik açısından gıda emperyalizmi. Toplum Yayınları 1966.
(7) http://www.unilever.com.tr/ourcompany/aboutunilever/unileverataglance/
(8) http://www.sunflowernsa.com/all-about/default.asp?contentID=41
(9) http://www.sunflowernsa.com/all-about/default.asp?contentID=41
(10) CIMMYT and Turkey. CIMMYT E-News, vol 2 no. 11, November 2005
(11) “Türkiye’nin Su Reçetesi”,  Türkiye’nin Su Politikaları Görüşü , http://www.dogadernegi.org/data/pdf/Su_gorusu.pdf?sayfa=su-gorusu,
(12) Adel Darwish. The next major conflict in the Middle East: Water Wars. Geneva conference on Environment and Quality of Life, Haziran 1994.
(13) Çevre ve Orman Bakanlığı 2008 Bütçe Sunuş Konuşması, Aralık 2007.
(14) Prof. Dr. Nevzat Artık. Nişasta ve Nişasta bazlı endüstri inceleme raporu.
Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü, Ankara, 2008.̈
(15) Mark Anthony, Ph.D. Nutrition Beyond the Trends: The Devil and High-Fructose Syrup. http://www.foodprocessing.com/articles/2006/145.html
(16) Effect of diets containing genetically modified potatoes expressing Galanthus nivalis lectin on rat small intestine. Lancet, Vol 354, No 9187, pp 1353-1354, Oct 1999.
(17) Stanhope, KL, Havel, PJ. Fructose consumption: potential mechanisms for its effects to
 increase visceral adiposity and induce dyslipidemia and insulin resistance. Current Opinion in    Lipidology 19:16–24, 2008.
(18) Elliott SS, Keim NL, Stern JS, Teff K, Havel PJ. Fructose, weight gain, and the insulin resistance syndrome. Am J Clin Nutr;76:911–22, 2002.
(19) Sanda, B. The Double Danger of High Fructose Corn Syrup. http://www.westonaprice.org/modernfood/highfructose.html
(20) Wardle J. Obesity and Cancer. http://www.google.com.tr/url?sa=t&source=web&ct=res&cd=3&url=http%3A%2F%2Fscience.cancerresearchuk.org%2Freps%2Fpdfs%2Fobesity.pdf&ei=EEuGSbPDGpid-ga-7rQa&usg=AFQjCNFKxaXVSO8pY6HtSW3Y-GrOmZRm-g&sig2=Pii7fnbn7oHJZTo6Cn0wNw         
(21) Braudel F. The Structures of everyday life. Sayfa 226. University of California Press, 1992.
(22) Sağlık Bakanlığı Sağlık İstatistikleri.  http://nkg.tuik.gov.tr/tum.asp?gosterge=2&Submit=G%F6r%FCnt%FCle
(23) Noam Chomsky. Neoliberalismus und Globale Weltordnung. Dinge der Zeit, Ağustos 1997
(24) CINDI dietary guide. Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bürosu, yıl 2000.
(25) Seedling Biodiversity, Rights and Livelihood. Agrofuels special issue. Temmuz 2007.
(26) Sigmar Groeneveld. Vom Aussterben der Nahrung: Gentechnologie und Lebensmittel
umwelt •medizin•gesellschaft • 15(2), Sayfa 135, yıl 2002.
(27) http://www.who.int/countries/tur/en/
(28) Immanuel Kant, 1784

Mülkiye Dergisinde (Bahar 2009, sayı: 262, s: 313-324, Ankara) yayınlanmıştır.