‘Patika Anıları’ Kategorisi için Arşiv

Bir Patika deneyimi…

21/03/2012

Bir yol. Dağlardan, orman içinden, su kenarlarından geçen dik, bazen düz, bazen taşlı, bazen camurlu yollar. Bu yollar eski köylerden, tarihi yerleşim alanlarından, müthiş manzaralar eşliğinde geçerek esrarengiz ve rahatlatıcı bir hava akımını başlatıyor. Bir yerlerde bu yollar, patikalar birleşiyor, ve sonra yine ayrılıyorlar. İşte bu yolların birleştiği noktalardan biride Faralya köyündeki Patika Yoga Merkezi. http://www.patikadayolculuk.com/ Buranın nasıl bir yer olduğunu anlamak için internetten bakmak araştırmak yetmiyor, oraya gidip kendi gözlerinizle görüp, kendi bedeninizle tecrübe etmeniz gerekiyor. Orada kalarak, bahçede büyüyen doğal şifalı bitkilerle hazırlanan yemeklerle, içeçeklerle, yogayla, manzarası, doğası, havası, insanları ve kesinlikle bu projeyi yurutenlerle sohpetler ve belki ev yapımı şarapları sayesinde tam oracıkta oraya aşık olmak gerekiyor. Belki bu da yetmiyor, oradan bi ayrılmak gerekiyor, oranın değerini daha iyi anlayabilmek, özleyebilmek ve geri dönüş planları yaparak bu yola, Patika projesine katkıda bulunmak için.

.

Yağmurlu bir Salı günü varmıştım Patika’ya, Ölüdeniz, ve Kelebekler Vadisi manzaralı ve nefes kesen dar virajları olan dağ yollarından. Nisan ayında bahçe bayram ediyordu. Baharın gelmesiyle tüm ağaçlar yeşerirken, rengarenk çiçekler her yerden bana gülümsüyordu, aralardan fışkıran otlar, papatyalar kaplamıştı Patikanın kendi yollarını. O dönemdeki sevgili gönüllü çalışanlar, Meliz, Una ve Sandra’nın yardımlarıyla güzelim taş evime yerleştikten sonra açık Akdeniz manzarasına daldım. Patika Projesi nin mimari Erol bahçenin turunu verdikten sonra hep beraber mis gibi yemekler yedik, Patika üzümlerinden ev yapımı şarabı içtik ve gece uykumuza daldık. Ertesi gün pırıl pırıldı. Güneş arada bi yüzünü gösteriyor, havayı ısıtıyordu. Bende çevreyi, bitkileri, dağları, manzaraları keşfetmekle meşgul buldum kendimi. Gönüllü çalışanları, köyden gelen yardımcılar, ustalar, ortamda yaşayan herkes tam bir doğal çevre oluşturarak doğayla uyumlu bir şekilde bahçe, yemek, ev yapımı, ev onarımı, vs. gibi işlerle uğraşıyorlardı. Permakultur calismalarinin ana noktasi. Doğayla iç içe yaşayarak, ondan almakla kalmayıp, ona geri vererek.

Ben bu doğal oluşuma, Erol’a ve çevreye seyrekalmıştım. Çok yorgundum geldiğimde, İstanbul, şehir yorgunluğu vardı üzerimde. Konuşacak ne halim vardı ne de çok isteğim. Tam istediğim gibi izole, sessiz, sakin bir yere gelmiştim sonunda. Patika’nın akışına bırakıverdim kendimi, geri kalan herşeyi unutarak. Arada salata için otlar topladım, bahçenin çiçekleriyle masaları dekore ettim, mersin ağacının yaprağını keşfettim, ve çay yapımında kullandım, vs. yani bende ordan burdan ufak ufak bu çevrenin bir parçası olmuştum. Geri kalan dünyadan tamamiyle kopmuştum, ve aslında bu durumdan memnundum. Bu hal bana çok iyi geldi. Zaten oradayken başka şeyleri insan nasıl düşünebilir bilemiyorum. Yapmam gereken Yoga Terapi eğitimi için ödevleri bile zar zor konsantre olarak tamamlayabildim. Tek isteğim sanki doğayı tüm duyularımla içime çekmek, kucaklamaktı; doğa ile bütünleşmek. Bir bebeği sever gibi sevdim doğayı, bu doğal çevreyi. Ormandan denize inen yolları keşfettim. Havlamayı pek seven şirin beyaz köpek ve şirin keçilerle, sürekli gülümseyen köylülerle karşılaştım. Diğer yolları, tarihi patikaları tam bulamadığımdan keşfetme şansım olmadı bu sefer. Patika’ya en yakın sahil denilebilinecek yer, hiç öyle düşündüğünüz gibi bir sahil değil. İlk gördüğümde gözlerime inanamadım. Böyle bir yer daha önce görmemiştim. Tepeden bir kaç dakika bakakaldım kayalıkların içersindeki muhteşem doğanın bize sunduğu esrarengiz sahile. Ve sonra dik bir yamaçtan indim sahile. Ufak ama müthiş kristal kayalıklarla, çakıl taşlarıyla şekil almış, tam anlamıyla turquaz ve kirlenmemiş serin suların yer aldığı, krater görünümlü  bir sahil diyebiliriz. Doğal oluşumun, renklerin verdiği uyumla beraber güzelliği de beni heyecandırmaya başladı.. Su soğuktu ve mayom yoktu. Fakat ben bir şekilde o sulara kendimi bırakıverdim:) O kayaların, suyun, ormanın, etrafdaki kokuların, havanın şarhoşu oldum.

Günler geçtikce ve yorgunluğumun yerini temiz hava, dinginlik, sakinlik aldıkca, ben sadece bulunduğum çevreyi gözlemlemekle kaldığımı fark ettim ve ayrılık vakti yakınlaşmaya başlamıştı. Son günümde o ufacık ama kayaların sayesinde müthiş enerjiye sahip olan sahilde güneşe karşı meditasyona oturdum. Kimsecikler yoktu, güneşin ısısı ve ayağıma kadar gelen dalgaların sesleri ve serinliği eşliğinde bir meditasyon. Yinede sanki hiç oradan ayrılmayacağım gibi hislerle, İstanbul’da beni bekleyen işler, öğrençilerim, müşterilerim, ailem, ve sorumlulukları tamamen unutarak devam ediyordum oradaki yaşamıma. Sanki İstanbul başka bir dünya, çok eskide kalan buğulu bir hayat gibi. Aslında, çok da yanlış değil. İstanbul’a geldiğimde şok içinde kendimi uzaya gitmiş falan gibi hissettim. Patika’da toplam 5 gün kalmıştım halbuki, beni oraya bağlamaya yetmiş demek ki. Daha önce yine Amerika’da yaşarken gittiğim Kripalu yoga merkezinden de 1 hafta sonrasında buna benzer hislerle ayrılmıştım. (http://kripalu.org/) Ve daha 3 gün oldu İstanbul’a geleli, geldiğimden beri içimde bir hüzün kaplı. Şehir içinde, tanıdık ortamların içersinde çevreme alışıyor gibi oluyorum ama bi yandan da sanki burası benim ait olduğum yer değil. Üstelik Erol ile konuşmak istediğim bir sürü konu vardı, Patika’da öğrenmek istediğim, deneyimlemek istediğim bir sürü neler neler…ne oldu onlara? Sanki aklım durmuştu oradayken, ya da başka bir diyarlardaydım. Belki de Patika’daki yaşam ayaklarımı yerden kesti. Aklım hala Patika’da, dağlarda, ormanlarda, kayalıklar içersindeki sahilde…nasıl geri dönmeli oraya acaba…

EDA KIVILCIM CAGLAYAN, MS, RD, IBCLC
Diyetisyen, Emzirme Danışmanı, Yoga Eğitmeni
E-mail: edakcaglayan@gmail.com

Burslu bir katılımcıdan mektup

01/09/2011

Sevgili Patika Yolcuları,

Ben ve benim kuşağım ve bizden sonra gelecek olanlar kirletilmiş ve kar hırsıyla didik didik edilmiş bir dünyaya açtık gözlerimizi
ve böyle bir dünyada hayata atıldık. Ben değil ama benim kuşağımdan bir çok genç en fazla annelerinin anlattığı masalardan öğrendi yeşili, maviyi, toprağı ve doğayı. Biz beton binalar ve rutinleşmiş, kendine ve doğaya yabancılaşmış insanlarla tanıdık “insanı”. Oysa içimizde bir yerde bir his vardı bize usulca fısıldayan; diyordu ki: ”Böyle olmak zorunda değildir belki de, belki de daha insanca bir dünya olabilir hatta olmalı sanki…”

Belki de buydu bizi kendimize ve “insana” dair düşünmeye zorlayan. Sabah 8’de işe giden akşam 6 dedin mi eve gelen, yorgunluktan ve karmaşadan robota dönen annelerimizi babalarımızı gördükçe dedik ki “Biz böyle olmayalım,biz hayata bir gedik
açalım. Güzel insanlar tanıyalım,güzel bir dünya hayal edelim.”

İşte beni Patika’yla, oradaki güzel insanlarla tanıştıran yine böylesine güzel bir insandı,sevgili hocam… Biz de şehir insanıydık
neticede, burun kıvırdığımız o rutinin tam orta yerindeydik. Ama hala kaybetmediğimiz, kaybetmemek için kendimizle savaştığımız güzellikler vardı içimizde. Diyorduk ki nihayetinde üniversitedeyiz,özgür düşünceler üretmeli özgürce konuşabilmeliyiz. Ama her seferinde bizim küçücük yumruklarımızla yıkamayacağımız duvarlara çarpıyorduk. Biz doğayı sevelim istiyorduk, doğa vahşice talan edilirken bir şey yapalım istiyorduk, Anadolu’nun güzel insanları suyunu toprağını kaybetmesin Anadolu Anadolu olarak kalsın istiyorduk ama bize diyorlardı ki daha önemli şeyler var,memleketimiz kar etsin! Hiç pes etmek istemesek de bazen duvarlar çok güçlü geliyordu. Kendimizle ve bütün bir dünyayla uğraşırken yoruluyorduk. Halbuki bir durup dinlenebilsek bir bizim gibi insanların varlığını hissedebilsek güç toplayacaktık yine, inancımız çoğalacaktı. Üretebilsek,bir şeyin de ucundan biz tutsak bir delik açacaktık kendi dünyamızda ki bu gedik büyürdü biliyorduk. Çocukluğumuzdan kalmış toprak kokusunu özlüyorduk, bahçeden kopardığımız domatesin kokusu hala anılarımızdaki en güzel kokuydu. Bir yer olmalıydı o kokuyla tekrar buluşabileceğimiz. Sevgili Hocam Patika’dan ilk söz ettiğinde çocukluğumdaki kokular doldu burnuma yine. Şanslı olmalıyım her şeye rağmen çok güzel insanlar çıkarıyordu önüme.

Böylece bir tatil günü bavulumu yanıma alıp garlarda, duraklarda geçirdiğim birkaç geceden sonra o güzelim Faralya’ya ulaştım, hayatım boyunca üzerimde iz bırakacak birkaç gün geçirdim orada.

Bence Patika’nın en güzel tarafı hiçbir zaman kendinizi misafir gibi hissetmemeniz. Patika’ya bir ziyaretçi olarak gitmiştim ama kendi evimde gibiydim hatta uzun zamandır rahat olabildiğim ilk yerdi. Sabah kalkıp o güzel deniz ve toprak kokusunu içine çekmek, odanın kapısını açtığında karşına ilk çıkan şeyin pırıl pırıl bir gökyüzü ve masmavi bir deniz olması insanın içini mutlulukla dolduruyordu. Şehir hayatının kaskatı hale getirdiği vücutlarımızı esnetmek için Erol’un yaptığı yoga eğitimleri, beraber yoga platformu için diktiğimiz etekler, herkesin emeğiyle hazırlanan yemekler, hep beraber yıkadığımız bulaşıklar… Patika’da hiçbir şey çöp değildi hiçbir şey işlevsiz değildi. Patika unuttuğumuz belki de hiç tanıyamadığımız güzelim doğayla buluşturdu bizi. Hem gönüllü olarak orada bulunanlar hem Patika’nın daimi yolcularıyla tanışmak çok büyük bir zevkti. Hepsi ayrı bir dünya hepsi ayrı bir güzellik barındırıyordu içinde…

Hayatımda açtığınız küçük gedik için teşekkürler… İşte tam ihtiyacımız olan şey…

Zozan

Dilimin sustuğu, ruhumun konuştuğu bir yerdeyim!

01/09/2011

Büyüleyici güzellik yolla başlıyor. Kıvrıla kıvrıla dağ  yolunda giderken, minibüsün sağ arka tekeri her an yoldan kayıp gidecek gibi. Zor  ulaşılan yerleri severim çünkü  kolaya kaçanlar oralara hiç uğramazlar. Camdan baktığınızda aşağısı alabildiğine turkuaz, pırıl pırıl bir deniz. İrili ufaklı minik adacıklar bir göz ucu ötesinde.. Bir tabloya sığdırılmış harika bir manzara gibi. Oysa ufka kadar uzanıyor bu güzellik..  Her yol kıvrımında farklı bir manzara heyecanı, gözler hep camın dışına odaklı. Şimdi ne göreceğim
merakı. Kelebekler Vadisi’ni geçerken yolcular ayakta, fotoğraf makineleri iş başında J Ve yol sonunda varıyor Patika’ya.

İner inmez önce bir durup bakıyorum denizden yana.. Yine o müthiş duygu. Bir adada gibiyim adeta. Ağaçların denizle buluşması, sanki bir kıyı şeridi hiç yokmuşçasına. Hemen ardından yaşadığım o boşluk hissi ve rahatlama. Enerji bir anda içimde yükseliyor, tebessüm yerleştirip dudağıma ufak ufak adımlıyorum yoldan aşağı doğru Patika’ya. İşte hemen orada! Şu halattan öteye attım mı adımımı , gerçek dünyaya “merhaba” J Ah tabii ufak bir burukluk var tabii aslında, ne de olsa özlüyorum Koza’yı hâlâ, yokluğu hemen belli etti kendini, halatı aştım ama o gelmedi!  Güler yüzle, sevgiyle kucaklıyor  insanı Patika dostları. Buranın hem
sohbetlerine doyulmaz, hem de sessizliğine! Dilediğiniz renkler mevcut hem doğasında hem insanında; sevdiğinizden, ilediğinizden sürünün, boyanın özgürce. “Sen” in ve “Ben”in olmadığı, “Biz”in var olduğu bu yerde yaşanan yolculuğun tadı duyumsanıyor ancak kalpte! Gece iyice çöktüğünde, günün manzarasındaki o boşluk hissi yine sarmaya başlıyor beni, bu defa biraz daha düşünceli.  Şehir ortamının her türlü kalabalığından yorulan gözlerim ve ruhum bu boşluk hissiyle arınıyor gecenin  ıssızlığında. Yoldaşım ay ve yıldızlar, seyrim deniz ve orman.   Bazı gecelerse el ele gönül gönüle tüm günümü geçirdiğim dostlar J
Ardından gelen  dinginlik, huzur  ve uyku… Uyku dedim ya öyle saatlerce değil, az! Yetiyor!  Beden dinlenmiş, enerji tazelenmiş olarak yani kısacası demem o ki tertemiz bir sayfa gibi başlıyor insan yeni güne… Umutlu, mutlu, huzurlu, capcanlı ve bugün neler getirecek heyecanıyla…

Günler dönüp de dönüş vakti yaklaştığında yine gözlerim fotoğraf makinesi gibi çalışıyor, beynim kayıtta. Kucaklaşmalarla ayrılırken “patika” yı var etmeye çalışanların, toprağın ve yağmurun  emeği olan Melisa çayım çantamda, sağ olsunlar!  Dostların
sevgisi  ve dilediğimce sürünüp boyandığım renkleriyse yüreğimde ayrılıyorum. Şimdilik!PATİKA hakkında öyle çok söz var ki aslında, ama uzun uzun anlatmak boşa çaba. Sadece git, gör ve YaŞa!

 Sevgiyle…

Tûbâ  Işık Eroğlu, Ağustos 2011

Mayıs Kokuları

31/05/2011

Nisan ve Mayıs ayları Patika’nın en yoğun olduğu dönemlerden biri. Hem yaz aktivitlerine hazırlandığımız hem gelen gidenlerimizin olduğu hem de bitki dünyasının en hareketli olduğu dönem. Bazen çalışmaktan güneşin
batışını kaçırsam bile mayısla beraber gelen renkleri ve kokuları hiç kaçırmadım bu sefer. Özellikle kokular.. Morsalkımdan hanımeline, domatesten melisaya, ıtırdan yasemine bir sürü koku.. zamanla koku duyum köreldiği için
daha bi özeniyorum kokuları ciğerime ciğerime cekmeye…

DenizYücel Ela’yı yolcu ederken

Baharla gelen el ele tutuşmalar da başka bir heyecan.. toprağa uzandıkça kokularını tattıkça insanın aşkı canlanıyor çevremizdeki tüm değerlere… Tüm bu değerleri acaba gelecek kuşaklara nasıl aktarabiliriz oluşturuduğumuz patika gibi “bahçeler”le…

Buraların güzelliklerini imrenesiniz diye değil.. bu dünyanın varlığını hissederek daha bi güçlü olasınız diye paylaşıyorum.
İstanbul’dan birkaç gün kalıp sağlığımın yerinde olduğunu hissedince daha bi yaşamın tadını çıkartmalıyım diye düşünüyorum. Benim için yaşamın tadını çıkarmak paylaşmaktan geçiyor. Dut havuzunun içinde yüzerken her biriniz için dutları yiyorum. Tabii dutlar ye ye bitmez.. ondan her gün dut şurubu içiyoruz..:) bir süre sonra pekmez yapacağız ve bu yılda ilk defa pestil deneyeceğiz.

Mayısın enginarları, naneleri, fasülyeleri, yeşillikleri, dutları … hasat edilip değerlendirilirken.:–)) Bu arada gözüm kabak, patlican, salatalık, domates gibi yaz sebzelerinde  ne zaman olacaklar diye.. bahçenin konuları çok..

Tüm bu olayların içinde ters gidenler de var.  Aletlerin bozulması, organizasyonlarda yeterince yoğun çalışılmaması, şaraplardan birinin bozulmuş olması gibi..

Günler uzadıkça sabah yogalarının keyfide daha artıyor. Bu hafta “PATİKA – Yoga Center” diye bir tabela asacağız. Hem gelenlere bi işaret olsun hem de galiba bu yöre bir yoga merkezine dönüşecek çünkü Kabak mahallesine bir çok yoga ile ilgilenen insanlar geliyor böylece yoga festivalleri olması için adımlar atılmış olsun.

Bu dönem gelemezseniz bile bi ses verin sizlerden bir şeyler duymak güç veriyor. Hem bi şeyler yapmak yetmiyor bunların paylaşılarak çoğaltılması başkalarına ışık olması için çabalamak gerektiğine inanıyorum, çırpınmam ondandır.

Çocuklu ailelerle olan kampımıza sanat ağırlıklı hazırlanıyoruz. “Permaculture Design Course & Yoga” kampından bayağı bir
ilham ve enerji aldık. Geçmiş yıllarda yaptığımız deneyimlerle gelecek kuşaklara nasıl bir tasarımla ekolojiyi ön planda tutan yeni kamplar nasıl yapabiliriz buna bakıyor olacağız.

Etkinliklerin takvimine bakmak isterseniz.. https://patikayolculari.wordpress.com/etkinlikler/

İğde kokusu öyle güçlü ki.. bahçeyi gün doğumuyla dolaşırken
üstüme sindi benimle her yere gidiyor..

Bu yörenin tüm kokularını tüm heycanlarını, tüm
güzelliklerini rüzgarlarla sizden yana gönderiyoruz..

Kucak dolusu sevgiler, erol b. scott

www.erolbenjamin.blogspot.com

Patika’da bir doğum günü..:)

28/04/2011

Turkuaz  mavisi hayaller kuruyorum.

Zeytin  yeşiline karışıyor,

Kekik  kokuyor dularım.

Akdeniz’in  dört bir yanından canlar topluyorum.

Müzikler,  tadlar, kültürler, tarihler

Esen yelde  harmanlanıyor.

Miras, Tohumlarla geleceğe taşınıyor.

Hayallerim,

Yunusun sırtına binip

Dostların  hayalleriyle birleşecek; biliyorum.

Yol, Bizi her  zamankinden daha renkli bir Akdeniz’e çıkaracak

Engin maviliğin içinden bir ateştopu gibi

Doğduğunu izleyeceğiz güneşin

Geceleri hayran  hayran

Evrenin farklı noktalarından,

Farklı anlarından zamanın,

Bize göz kırpan yıldızlara bakacağız.

Aşk içinde, yeniden yeniden doğacağız; görüyorum.

Deniz kokuyor içim; duyuyorum.

Ebru…

Turkuaz mavisi hayaller kuruyorum.Zeytin yeşiline karışıyor,

Kekik kokuyor dularım.

Evrene, Patika’dan  şükranlarımı yolluyorum.

Bugün 35 yaşımı dolduruyorum.

Ölümsüz ruhum, 35 yıldır, bedenimde,

ikisi de devinimde

bazen barış içinde

bazen kavga halinde.

Ben de ikisiyle,

Ve türlü türlü canın eşliğinde,

Bir yolda girmekteyim.

Ardımda Ebruli izler

Önümde yeni patikalar

Yeni ufuklar

Dostlar

Aşklar

Canıma değen canlar.

İçimde

Adım gibi

Türlü renkte Ebrular.

Bazen coşkulu bir kız çocuğu

Ela tadında

Bazen dingin bir deniz,

Bazen bir fırtına.

Bazen yaşlı bir bilge sanki

Bazen sorular içinde

Yanıtların peşinde

Bazen suyun üstündeki Ebru

Dokunamadığım hassas bir desen

Bazen esen bir yel

Avcumdan kaçırdığım

Bazen avcumun içi gibi bildiğim

Bir ben.

Hayalini kurduğum yaşam

Renkli bir permakültür bahçesi

Merkezin olmadığı bir ağ

Çoklu bağlarla beslenen

Birbirini besleyen

Canlar.

Monokültür yaşamlardan kaçıp

Benim hayallerimi hayal etmiş

Ve tek başına asla büyüyemeyecekleri kadar

Büyümeyi başarmış

Birbirini besleyerek.

Ellerimizle permakültür bahçeleri kurarken

Ince ince işlemek

Içimizdeki ruhu

Beynimizi

Bedenimizi

Hepimiz için

Duam bu.

Evrene yolladığım

kekik kokulu duam.

Erol’a ve  Çiğdem’e

Sonsuz teşekkürler,

Patika için

Deniz için.

Kızıma dost

Kızıma arkadaş getirdiniz.

Emek emek büyüyor Deniz.

Muhteşem bir insan  olma yolunda.

Shayn’e sonsuz teşekkürler

Sevgisi, aşkı, dostluğu

Ve Ela için!

Ela’ya sonsuz teşekkürler

İnsanın ne büyük bir

Mucize olduğunu

Bana her gün anımsattığı için.

Yasemin ve  Micheal’a

Sonsuz teşekkürler

Yıllardır devam eden

Sağlam dostluğumuz için.

Şımarabildiğim dertleşebildiğim

Kız kardeşim gibi açılabildiğim için

Yasemine’e.

Ve burada tanıdığım

Melis, Emre, Nihal, Ahmet’e

Kısa zamanda

Ne çok şey paylaşılabileceğini

Bana bir kez daha

Anımsattıkları için.

Gülümsere sonsuz teşekkürler.

Zozan’a sonsuz teşekkürler

Bu yıl sınıfta

Bana umudu, coşkuyu, dik durmayı

Ve doğruyu  söylemenin güzelliğini

Yaşattığı için.

Evrene sonsuz teşekkürler,

Bu akşam, bu birliktelik için.

Ebru Tokuç-McCallum

Havada bir aşk kokusu var!

30/03/2011

Foto: Alper Elitok

İçinde bulunduğumuz sistemin getirdiği çalış-tüket-eğlen üçgeni içinde kendimizi pek dinlemeye zaman kalmıyor. Hep bizim olmayan bir akıntının peşinden gidiyoruz. Bazılarımız şehir düzeninde bile kendilerine “niş” ler oluşturabiliyor. Onların bile yeşili maviyi görebilmeleri rüzgarı bedenlerinde hissetmeye güneşin batışını görmek için çabalamaları gerekiyor.

Hani donem donem biraz kilolu, biraz mutsuz, biraz evrenden kopuk olabiliriz ama bir şekilde var olabiliyoruz. Ben bundan daha iyisini hak ediyorum. Hepimiz daha iyisini hak ediyoruz. Deniz kenarına oturup “ben niye bu evrende varım” demek ile, yarıladığım içki bardağında bunu aramak arasında bir fark var mı? Kesinlikle var. Su sesinin ve görüntüsünün bize kazandırdıkları konusunda neler biliniyor ki. Dahası yeşili, maviyi görmek bir mutluluk esintisi gibi her bir yanımızı sarıyor. Ben çoğunlukla doğanın içinde olabilen şanslı insanlardandım. İlk önceleri yüzmenin bedenime, ruhuma getirdiği dinginliği keşfettim. Onca negatif enerji bombardımanın içinde bedenimin suyun içinde arındığını hissettim. Sudan bir masal kahramanı gibi çıktığım günler oldu. Şimdi güneşin batışını izleyip o gün yapamadıklarım için evrenden; bir kabileden öğrendiğim gibi kendi dilimde özür diliyorum, yarın yogamla dünyaya yeni neler getirebilirim diye düşünüyorum. Öğrendim ki, niyet kadar bu niyetin nereye nasıl yerleştirildiği de önemli. Kampanyanın mutfağı en az eylemin kendisi kadar hatta bekli eylemden de çok önemli…

Tüm o yaratıcılık, tasarım, geri bildirim, değerlendirme süreçleriyle… Öğrendim ki beni var eden doğaya da zaman ayırmam gerekiyor. Dağlarda tepelerde su kenarlarında doğayı, doğanın döngülerini daha iyi hissedebiliyorsak, ayaklarımız daha çok yere basıyorsa, toprağa ellerimizi sokup sebze yetiştirebiliyorsak daha mı gerçekçiyiz. Bunu bilemiyorum ama bildiğim o ki vücudumuzun çoğunluğu su ve her türlü etkileşime açık. Ve Anadolulun güneşi bedenimizi ısıttığında, çıplak bedenlerimiz o büyülü rüzgarların tadını tattığında tabii ki biz artık o kopuk olduğumuz evrenle bütünleşmeye hazırız. Ağaçlar gibi toprağın kanını alabiliyor muyuz. Suyun taşıdığı bilgiyi özümseyebiliyor muyuz. Canlı hücrelerin bize kazandırdığı enerjiyle kollarımızı göğe uzatıp bulutları, güneşi selamlıyor muyuz. Bazen gözlerimiz kapalı meditasyonda otururuz. Hayır! Benim gözlerim açık. Tüm duyularım açık! bir şeyleri yakalamak için, bütünleşmek için, sevişmek için hazır. Domatesin altlarını çapalarken domates bitkisinin kokusu, adaçayını toplarken ellerime sinen, günlerce geçmeyen kokusu, mavinin değişik tonları, bitkilerin onca yeşili, güneşin batarkenki kırmızı tonları, melisa çayının, mandalinanın, ev şarabımızın tatları, kulaklarımızda tenimizde rüzgarın dokunuşu hepsi bize hikayeler anlatıyor, yeter ki “aşkım” bunu dinlemeye hazır olsun. Bizi var eden doğaya bakıyorum, hep bir şeylerden fazla üretiyor. Tonlarca elma… ağacın kendi neslini devam ettirmesinin çok ötesinde, “bolluk” olarak tüm çevresindekileri beslemek üzere saçılmış ortalığa… Biz de çevremizi aynı doğada olduğu gibi, sevgimizle beslemeliyiz diye düşünüyorum. Doğanın sesleriyle uyanıyorsun, o sabahın uyuşukluğu güneşi davet ettiğin gizemli hareketlerle dağılıp gidiyor. Yerine yay gibi, güne hazır bedenler geliyor. Çıplak ayaklarla toprağı keşfediyoruz, çıplak ayaklarla toprağın, gecenin mesajlarını özümsüyoruz.

Gecenin karanlığından kaçmak yerine, ondan rahatsız olmak yerine iç dinginliğimle yakaladığım enerjiyle ona ışık tutuyorum, bir birimizi güçlendiren uygulamalarla oluşan sinerjiyle kendimi, çevremi sorguluyorum daha bir gerçeklikle, inanarak, aşkla sarılmak için. Bu aşkla daha bir aydınlık daha bir yalansız.

İştahla yediğin bir kahvaltı masasındaki neşe, yaşama sevincini herkese yayıyor. İşte böyle güne başlayan birilerinin hiç sırtı yere gelebilir mi.. Tabii ki bu aşk beslenerek akşama kadar devam ediyor. Güneşin batışıyla sevgiyi her bir yana onun eksikliğini hissedenlere yolluyor yogayla, rüzgarlarla, kokularla… pırıl pırıl parlayan yıldızlar onu arayanlara gönderiyor her birimizin sevgisini… Günler birbirini kovaladıkça, her gün gerçek anlamda içimdeki yogiye zaman ayırdıkça, içimdeki yogiye özendikçe, beslenmemle, meditasyonumla, yoga pozlarımla güçlendikçe, esnedikçe, nefes aldıkça… yani içimdeki yogiyi her keşfettiğimde ona biraz daha aşık oluyorum.

Tüm istediğim çocuklara, her birimizin içimizdeki çocuğa bu aşkla yaratıcılığı açmak, sanatla yoğrulmak, ruhen-fiziken güçlenmek Anadolu’nun diğer aşklarını duyulmasını sağlayabilmek..

erol b. scott, erolbenjamin@yahoo.com

Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

Sevgili Patika’nın yaşam mimarları,

18/08/2009

Düşündüm taşındım, az gittim uz gittim, sarmaş dolaş beynimin içinde sürüklendim, sonra dedim ki size sunacağım teşekkürün en iyisi hoşu bir mektupla olur.6240_251908230579_664100579_8245676_766875_n[1]

Yaşamın içinde somutluktan uzak yaşıyoruz bazen. Kurgularla boğuyoruz iç dünyalarımızı hele hele sözün gücüne inanırsanız bazen, şuursuzca sürüklenebiliyorsunuz sözcüklerin yarattığı dehlizlerde. Bazılarımızın mesleği düşündüğünü yaratabilmekten geçiyor, bazısının ise kağıt üzerindeki soyut hesaplamalardan. Bazen kaybolunduğunda bütün o sayıların arasında, insanın aklından tek geçen şey genelde “dünya bunlardan ibaret değil…” sözü. Bu sözü bu sene o kadar sık geçirdim ki içimden, gün geldi dar dar nefes aldım, huzursuzca göz açtım, beynimi kendi buharıyla tanıştırdım. Patika’dayken ise kocaman bir ağaç gibi hissettim insan kendimi, huzurun mabedinde derine kök salan, tüm dallarıyla mavili gökyüzüne sonsuzca uzanan ve rahat rahat, kedilerin tatlı mırıltısı gibi mırrr mırrr nefeslenen bir ağaç gibi. Fideyim, büyüyorum ama bilgeliğim varsa bedenimde bunu Patika’da hatırlıyorum. Orada her şey topraktan, her şey en içten, her şey herkesin en içinden. Sanki dünyada en rahat kahkaha atabileceğim yer orasıymış gibi hissettim orada kaldığım süre boyunca. Somuttum, Emre olarak vardım, gönül verdim, gönül aldım, Deniz’le coştum, Koza’yla sarmalandım, Çiğdem tarlalarında kutsandım, Erol’la dinledim, Duygu ile paylaştım, Burcu ile düşündüm, Ayhan ile şaşırdım…dım da dım… Dahası da neşeli bir ezgi olarak devam eder. Patika’dan duyulabilen bilgeliğin, yaşamda elle tutunmanın, düşünmenin, hayal etmenin ve candan gülümsemelerin ezgisidir. Ne mutlu ki bir sabah onunla uyandım. Bu ezgilerle uyanacağım daha nice sabahların olacağının umuduyla….
Kendi yolumdan beni çekip Patika’ya sokan can Yelina’nın dilinden ballanan şekliyle söyleyeyim:

İyi ki sizsiniz…

Kucaklayarak sizleri….

Emre

Patika’da Kaldığım 9 Gün

13/08/2009
Tutku Çetin

Tutku Çetin

1. Gün: Kapıda, “Akdeniz’in kekik kokan büyülü rüzgarları” ile birlikte bekleyen Erol karşıladı bizi. Aşağıya doğru ilerleyen toprak yolu izledik ve işte karşımızda Patika!  Hasırlar ağaç altına, bizler hasırların üzerine çekildik. Şehrin ve yolun yorgunluğunu atmak gerek.

2. Gün: Çevreyle tanışıyoruz; tek tek her ağaçla, her taşla, asmayla, bahçedeki domateslerle, adaçayı ve melisayla el sıkışıyorum, hal hatır soruyorum. Tüylü dostlarım Koza ve Pati’yle tanışıyorum. Gözlerim, burnum, kulaklarım tam kapasite çalışıyor, Patika’yı içime çekiyorum. Ellerim her yerde.

3. Gün: Mutfağımız; hepimizi kucaklayacak kadar canayakın, dost ve iştah açıcı. Gerçek besinler kullanıp gerçek yemekler pişiriyoruz. Uyum, sevgi ve dayanışma ekliyoruz içlerine, yemek saatlerimiz şölene dönüşüyor. Bu ekmekler varken pastaya hiç gerek yok.

4. Gün: Deniz; hem Yücel olanı, hem de ıslak ve mavi olanı. İkiniz de harikasınız!

5. Gün: Şarap; onunla daha mı iyi çalışılıyor, ne? Dolunay Faralya’nın üzerindeyken Erol’un stokları gittikçe azalıyor.

6. Gün: Masa; sağlam bir ağaçtan yapılmış, tek parça, upuzun ve çok güzel. Bir sürü insanın emeği geçmiş. Mutfağın önünde, asmanın altında beyin fırtınalarıyla geçen çalışmalarımıza ve yemeklerimize eşlik ediyor.

7. Gün: Çadırım; cırcır böceği korosunun sahne aldığı meşenin tam altında. Tüm bedenimle konserlerine eşlik ediyorum. Meşenin dalları alkış tutuyor bize.

8. Gün: Güneş, başka nerede böyle batar? Gün, başka nerede böyle inanılmaz renklerle veda eder? Her gün yeniden aşık oluyorum.

9. Gün: “Patika ve ben artık biriz, geri dönmem mümkün değil” diyorum ama yemiyor insan yapısı uyduruk takvim. Mantığım beni insanlığın derin uykusuna bağlamaya çalışıyor.  Dönüyorum ama şimdilik!

Tutku Çetin

Resetlenmek…

06/08/2009

resetSeneler önce Erol ile başlayan proje birlikteliğim, sonrasında bir dostluğa dönüştü. Her fırsatta bunu yinelemekten kendimi asla kısıtlamadan, ondan öğrendiğim birçok hayat dersi için kendisine müteşekkirim…

Bu dostluğumuz zaman zaman farklı kulvarlarda birbirimize destek vererek hep devam etti. Bir alışveriş, beklentisiz olarak aramızda daima oldu. Ve birgün Patika daveti ile bereketli toprağa ilk adımımı attım. Çocuklarla ilgili bir kampdı ilk gidişim. Sonrasında rutin alışkanlığa dönüştü. Her sene gitmeden edemez oldum. Patikanın yapısız halinden başlayarak, kimi zaman fide diktim, kimi zaman taş duvar ördüm, kimi zaman sulama yapıp, kimi zaman çocuklara yardımcı olmaya çalıştım. Bazen de tembellik için gittim. Son birkaç sene gidişimde, çevremdekiler “nereye?”  diye sorduklarında “resetlenmeye gidiyorum” cevabını veriyorum. Patikada üstüme giydiğim önlük ne olursa olsun, ben kaos şehrime resetlenmiş olarak geliyorum. Özellikle motorsikletimle yapmışsam yolculuğumu, bu benim için bir hac ziyareti oluyor.

Sevgili dostlarım, Türkiye’nin hemen hemen her yerini gezdim gördüm. Her yörenin yerlisinin bir melek olduğuna tanıklık ettim. Çok bedava ayran içtim, kavun yedim, çay içtim, lokum yedim… Şaşırdım. Istanbul’da  bunlara hatırı sayılır paralar ödendiğini sizlerde biliyorsunuz. Bizim insanimiz güzek insan. Anadolu insanı, Anadolu toprağı kadar saf ve temiz. Karşılıksız vermek ortak özellik olmuş. “Bu köy nereye çıkar?” sorusunu yüzlerce yüze bakarak sordum. Hep sıcak bir gülümseme, bir ikram, bir sevgi yumağı aldım.

Ve ben hep, bu gülmsemeyi Erolda gördüm. Sevgili Erol sayesinde zaten hevesli olduğum Toprak işleri ile biraz daha haşır neşir oldum.

Patika…. Patika…. Yüzümde gülümsemeye neden olan o Toprak Ana… Bilmeyenlere bahsedeyim birazcık. Patika merdiven gibi set set yukarı çıkan bir yapıya sahip. Mutluluğa çıkan bir basamaklar dizisi. İlk sizi Koza karşılar.. Sevimli dost köpek Koza. Birde oyun arkadaşı Pati vardır ki; siz onu görmezsiniz ama o sizi mutlaka görür. Olması gerektiği gibi bir kedi. İlk karşılamadan sonra iki yol ayrımı gelir, soldan zemin katı devam ederseniz, Narenciye düzlüğüne gelirsiniz. Sağdan devam ederseniz, Taşyapıların olduğu ikinci set olan Yoncaların ve asmaların mükemmel uyumuna tanık olursunuz. Bir üst set diğerlerine nazaran biraz dar olsada avakado, asma gibi ağaçlarla taş yapının çatı hizasına kadar yükselir. En üst set ise genişliği, çeşitliliği, mutfağı, Kışlık deposu, anfisi, kamışları, domatesleri, asmaları, Gülümseri ile sizi selamlar…

Ama kabataslak anlattımki, bir gün gidip göresiniz diye. Hislerime gelince, uyumayı pek seven ben, orada da en uykucu olsam da; aslında Istanbuldaki alışkanlıklarıma nazaran yinede oldukça erkenciyim. 09:00 benim için ideal bir saat. Dışarı çıkıp sabah serinliğinin öğlen sıcağı ile nöbet değişimindeki o minik boşlukta derin bir nefes alırım. Ruhum bulutlara çıkarken ayaklarım üst kata çıkar. Biraz eli uzunluk yaparak Toprak Anaya teşekkür etmeyi ihmal etmeden, olmuş yiyeceklerden aşırırım. Salatalık, erik, kayısı, hatta maydanoz bile. Bir kötü alışkanlıkır bende siyah çay. Ama o seranomide bir bardak çay ile birşeyler atıştırmaktan geçiyor zıpkın gibi olmam. Bir güne herşeyi sıkıştırmak istiyorum sabah saatlerinde. Enerjim tavan yapmışken ne yaparsam kârdır diyorum ve girşiyorum işlere. Bir kaplumbağayı, tekrar geliceğini bile bile arazi dışına taşırken, yoldaki Adaçaylarını, kekikleri görüp, toplama önceliği konusunda kararlar alıyorum. Dönerken bir tutam kurumuş otu bir asmanın dibine koyuyorum. Yani yürürken bile çalışıyorum. Ve işin aslı ben buna çalışma demiyorum. Duvar örerken köylü Ali bey ile sohbet etmek, Gülümser ile cam bardakta çay içimek, denize giderken sessiz sessiz ağaçlara selam durmak, bir kucak dolusu otu taşırken onları koklamak, odunları dizerken simetrisinin bozulmasına engel olamamak, bebek denizin sırıtışına karşılık vermek, kucak açmak…. kısacası evrene kucak açmanın minik bir maketi Patika. Eğerki doğaya karşı sevginiz varsa, seveceğiniz, olgunlaşacağınız bir mekan Patika. Ancak sakın ha; Pa(r)tika havasında gitmeyelim a dostlar. Gerçekten ciddi işler var. Unutulan bir MFS veya hatırlanmayan bir musluk çok büyük emeklerin zayi olması demektir.

Biz Patikaya sahiplik yapmıyoruz. Sadece o toprak parçasına hak ettği değeri, borcumuzu, ve ihtiyaci olanı veriyoruz. O ise bıkmadan usanmadan bize fazlasını veriyor. Biz Patikada, temizliyoruz, dinlendiriyoruz, uygun bitki seçip, uygun sulama tercih ediyoruz, koruyoruz, bakıyoruz, topluyoruz, ayıklıyoruz. Biz Patikada Barış’ı yaşıyoruz.

Oktay Şancı
oktaysanci@yahoo.com

DENİZİN YOLLARI TAŞTAN SEN ÇIKARTTIN BENİ BENİ BAŞTAN

21/07/2009
deniz2

Faralya'nın Denizi

Sayın gönüllü adayları müjde! Patika’da Sabahtan akşamüstüne kadar olandeniz1 çalışmanızdan sonra ne mi yapacaksınız? Tabi ki denize doğru yollanacaksınız. 10-15 dakikalık düşük ritimli, orman içindeki patikadan yürüyerek sarp kayalıkların denizle buluştuğu kıyıya varılıyor. Bu muhteşem manzara insanı büyülüyor adeta. Tercih ederseniz kayalık olmayan bir başka kıyı da var. Hatta tüm yaptığınız keyifli işlerden enerjiniz tükenmedi ise Kabak’a kadar yürüyüp bir değişiklik yapabilir oradaki tesislere de bir göz atabilirsiniz. Benim gibi su altına meraklı iseniz maske , şnorkel ve en önemlisi paletlerinizi getirmeyi unutmayın! Burada su altı muhteşem; dev karagözler, zargana sürüleri, sarpa sürüleri, kayalıklar bir rüya gibi. Görüş en dalgalı günde bile iyi. Scuba için ideal bir yer. Şahsi malzemeniz var ise üşenmeyip getirmenizi öneririm. 2-3 dalış bile yapabilecek olsanız tüpünüzü de getirmeye değer. Son derece bakir ve keşfe açık bir sualtı faunası var burada. Civarda tüp dolduracak biryer illaki bulunabilir (Ölüdeniz gibi) ama aracınız yok ise biraz zorlu olabilir. Sevda derecenize bağlı… Benden bildirmesi. Eski adı ile Faralya yeni adı ile Uzunyurt Köyü, 3 kısımdan oluşuyor; hasar mahallesi, orta mahalle ve kabak mahallesi. Hepsi birbirinden güzel. Deniz dışında civar çiftlikleri, yörükevlerini de ziyaret edebilir günbatımı eşliğinde bir bira içmeyi düşünebilirsiniz.

Duygu ERTURAN, 21.07.2009


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 52 takipçiye katılın