Archive for the ‘Sosyal Sürdürülebilirlik’ Category

“Yalan Dünya”

20/01/2012

Patika Arşivinden

Birey ve topluluk düzleminde, birey mi topluluk mu dendiğinde ben topluluğa emek verilmesi gerektiğini, bireyin aileye-topluma doğduğunu düşünüyorum. Eğer topluluklar kendilerini geliştirebilirlerse, zaten bireyin de kendi iç gücünü arttırabilmek için yeteri kadar model, motivasyon ve denge bulacağına inanıyorum. Bireyin toplumdan soyutlanmaya çalışılmasını, yalnızca bu son yüzyılda kişiyi kendi başına bırakarak mutsuz etme çalışması olarak görüyorum. Çocukların şiddete maruz kalmaları/bırakılmaları (her anlamda) yerine sosyal becerilerinin arttırılması gerektiğini düşünüyorum. Çözemedikleri konuların bir yılgınlık (frustration) değil; üstesinden gelinmesi gereken hoş bir olay (challange) haline getirilmesi gerektiğini ve sorun çözme becerilerinin, ekolojik değerler, müzik, dans, yoga, yaratıcı drama kullanılıp olaylara başka açılardan bakarak, hem kendi bedenlerindeki hem bulundukları topluluğun, hem de doğanın ritmini izleyerek bir akış bulmalarıyla geliştirilebileceğini; böylelikle çok daha mutlu çocuklar ve bireyler oluşacağını düşünüyorum (insan ekolojisi).

Çevremizde sürekli gözlemlediğimiz yılgınlıklar (saçımızı başımızı yolacak hale gelen durumlar), aslında çok uzun yıllardır toplumların ihmal ettikleri konuların birikimi. Eğer bir şekilde topluluklar oluşturulabilirse, bu bir şekilde var olan gruplar bir şekilde silkelenip sosyal sürdürülebilirliğe biraz daha fazla yatırım yapıp geldikleri kök kültüre daha çok eğilirlerse, bu toplulukların müthiş bir zenginlikle pek çok olaya çözüm bulabileceklerini düşünüyorum. Bireyin tek başına bir şeyler başarabilmesi gerçekten daha zor, hatta uzaylı gibi bir durumda kalması çok sık gözlemlediğimiz bir durum. Hatta toplumumuz çok fazla insan harcıyor gözlemlediğiniz gibi.

Ortada bir sorun, bir çaresizlik, bir yaşam varsa çözümün sağlıklı toplumlar (group, community) oluşturularak çözümler getirilebileceğini görüyorum, biraz eskiye ya da sağlıklı “community” lere baktığım zaman.

Tek endişem elimizdeki muazzam kültürün: Mevlana’ sıyla, köy enstitüleri deneyimiyle, imecesiyle binlerce kültüre ev sahipliği yapmış olan Anadolu’ nun her gün değerlerini yitiriyor olması ve çok değerli bilgilerin, biz daha onlara ulaşamadan unutulup gitmesi.

Çocuklarımızın şu anda yaşanan yalan dünyayı hiç hak etmediklerini düşünüyorum ve bizim bir an önce küçük gruplar halinde bir araya gelip canla başla çalışmamız gerektiğini düşünüyorum.

erol b. scott
http://www.erolbenjamin.blogspot.com

Reklamlar

Bir Çalışma Grubunda Dikkat Edilebilecek Noktalar

12/12/2010

(We ng er, McDermott & Snyder 2002) Filiz Telek’in çevirisiyle, katkısıyla:

1. Toplulugu dogal olarak evrimlesebilecek sekilde tasarlayin. Bu tur calisma gruplarinin dogasi dinamik oldugundan, ilgi alanlari, hedefler ve uyeleri degiseceginden, calisma gruplarinin platformlari/ yapisi bu degisimi destekler nitelikte olmalidir.

2. Grup icindeki ve disindakilerle acik diyalog firsatlari yaratin. Bir calisma grubunun en degerli kaynagi tabi ki o grubun uyeleri ve onlarin bilgileri/tecrubele ridir. Ama zaman zaman disari bakip grubun ogrenme hedeflerine ulasmasi icin baska olasiliklari da arastirmasi faydalidir.

3. Farkli katilim seviyelerini mumkun kilin. (Community of Practice kavramini ortaya atan) Wegner uc ana katilim seviyesi tespit ediyor: 1) Diyalog ve projeler araciligiyla topluluga yogun olarak katilan ve gruba rehberlik ederek, yonlendirerek liderlik yapan grup 2) Etkinliklere duzenli olarak katilan aktif grup. 3) Toplulugun daha pasif, hala tam olarak nasil katilacaklarini bilemeyen ama toplulugun calismalarini izleyen grup… We ng er’in notu: ucuncu grup genelde bu tur topluluklarda cogunlugu olusturur.

 4. Topluluk icinde hem herkese acik hem de ozel paylasimlara alan yaratin. Genelde calisma gruplarinda herkese acik platformlarda paylasimlar yapilsa da, grup uyeleri arasinda birebir paylasimlar da olmalidir. Calisma gruplari icerisinde kisilerin ihtiyaclari belirlenerek bu tur birebir paylasimlarin olmasi da desteklenebilir.

5. Toplulugun degerine odaklanin. Calisma gruplari, katilimcilarin, grup icindeki katilimlarinin degerini ve verimini acikca konusabilecekleri alanlar yaratmalidir.

6. Bilindikle heyecan vereni biraraya getirin. Calisma gruplari, tanimlari geregi beklenen ogrenme firsatlariyla, calisma grubunun konusuyla ilgili beyin firtinasi, geleneksel ve radikal bilgeliklerin arastirilmasi gibi yontemlerle grup uyelerinin kendi ogrenme yolculuklarini sekillendirmesine alan tanimalidir.

7. Toplulugunuz icin duzenli bir ritim bulun ve bunu koruyun. Calisma gruplari, katilimcilarin duzenli olarak biraraya gelmesi, dusunmesi ve evrimlesmesi icin bir etkinlikler do ng usu olusturmalidir. Bu ritim, toplulugun canli tutulmasi icin beklenen seviyede bir katilimi saglamalidir ama cok yorucu ve bunaltici olacak kadar hizli olmamalidir.

<http://en.wikipedia .org/wiki/ Community_ of_practice# CITEREFWengerMcD ermottSnyder2002>) 

Editorun notu: Benzer  yazılar “sosyal surdurulebilirlik” kategoresinin altında yer almaktadır.

Bir Değerlendirme ve Yardım Çağrısı

06/12/2010

(Aralık 2010)

Aralık ayı benim için çoğunlukla iç dünyama döndüğüm bir ay oluyor. Son yıllarda sosyal sürdürülebilirlik adına bu işi daha sıkı tutar oldum. Çevremde eleştirmek durumunda olduğum oluşumlardan daha iyisini nasıl yapabilirim diye hep kafa yoruyorum.

Aralık ayı, iç dünyama yaptığım yolculuk kadar, bir sonraki yıla hazırlanmak için de, geriye dönüp baktığım ve değerlendirme yaptığım bir ay. Aralıkta doğduğum için, doğumun verdiği tazelik ve muhteşemlikle bir sonraki yıla başlamak istiyorum. Sonbahar, her projenin sonuna doğru olan bir sıkışma, bir olumsuzluk gibi algılanabiliyor. Aslında bunu bir doğuma hazırlık gibi değerlendirmek de mümkün. Geçmişe bakarak dersler çıkarıp, geleceğe dair planlar yapmak, tıkanabilecek noktaları hesaplamak ve yaratıcılığı davet edecek ortamlar hazırlamak… Ama tek başına olmuyor bu işler…

Aralık ayının onca cümbüşünün ve kalabalığının arasında kendimi yalnız hissediyorum. Aynı bir projede olduğu gibi.. Onca iş yapılmışken, sonuna doğru bir yılgınlık, bir sıkışma hissinin oluşması, bir stresin yaşanması gibi. Aylar süren bir hazırlık ve çekilen sancılar.. Sonunda herşey çok güzel olacak biliyorum. Ve bunu bir karadelik durumundan çevresine ışık saçan bir duruma nasıl dönüştürebilirim. Onu sorguluyorum..

Bir grubun içindeyim, bir projenin içindeyim, bir kampanyanın ortasındayım ve bir gariplik seziyorum. Bir kucaklama var ama sıcaklık yok.. bir öneri var ama içerik yok.. bir atılım var ama takdir yok.. bir eylem var ama dayanışma yok.. bir yaşam var ve yeterince beslenmek yok.. nasıl yola devam edebilirsin eğer aşk, besin, vizyon yeterince vurgulanmıyorsa. Olsa olsa sürünürsün eldeki her şeyi tüketerek.

Acaba ben birileri için yemek pişirirken onları yemek pişirmeye nasıl motive edebilirim; bir bilgiyi paylaşırken onların gerektiğinde bu bilgi üzerinden kampanya yürütebilecek güce nasıl ulaşabilirler.

Ben de pek çok insan gibi isyanlardayım… toprak anaya, kadına, öğrenciye, gence, azınlığa, fakire, farklı olanlara yapılan haksızlığa.. Her bir yanımızı bir yabancılaşma bir sömürü düzeni sarmış. Ve bizler de bu akıntının içinde farkında olmadan birbirimizi tüketiyoruz gibi geliyor. Ya da farkında olmadan bu sömürünün bir parçası oluyoruz. Mutluluğumuzu, iyiliğimizi, emeğimizi paylaşarak çoğaltmak yerine, acımızı, ezikliklerimizi, öfkemizi başkalarına kusuyor ve negatif yönde kelebek etkisi yaratıyoruz.

Eğer günlerdir açsak.. eğer doya doya yemek yeme şansımız yoksa, eğer bizim açlıktan karnımız çökerken, birileri ağzından salyarak akarak yemek yiyorsa biz bu durumda ne yapabiliriz.  İşte olayın can alıcı noktası burada. Kafam burada karışıyor. Ben isterim ki bu durumda elime geçirdiğim ekmeğin nereden geldiğini sorgulayacak bir duruşum olsun. İsterim ki ekmeğimin yarısını en az benim kadar aç olan birisine vereyim. İsterim ki öyle bir ortam yaratayım ki, hep beraber ekmeklerimizi, zamanımızı, enerjimizi birbirimizle paylaşalım ki daha mutlu bir dünya oluşabilsin.

Şikayet ettiğimiz durumlar kendiliğinden mi düzelecek? Aklım bu işin içinden hiç çıkamıyor.. Birey olarak biz zamanımızdan, çocuğumuzun rızkından, akşamları yatağı zor gören bedenlerimizin enerjisinden, sürünerek kazandığımız paralardan bir şeyler ayırmazsak bu işler nasıl yürüyecek?

Hepimiz gibi, görmek istediğimiz değişime kendimden başladım. Çevremde var olan her türlü oluşumu bu yönde harekete geçirmek için ben ne yapabilirim onu düşünüyorum.. Lütfen yardım edin…Ben çırpındıkça batan ve battığının bile farkında olmayan bir durumda olmak istemiyorum ve hiç kimsenin de olmasını istemiyorum. Kafamı hangi konuya çevirsem doğada gördüğüm o bereketi ve çabayı görebilmek istiyorum ama genellikle hayal kırıklığına uğruyorum, alternatif konularda bile. Rehberim olan ve parçası olduğum doğaya baktığımda ise çölde binbir zor şartlarda yetişen bitkinin bile çiçeğinin ve meyvesinin olduğunu görüyorum. Hatta zor durumda kalan yani, suyu besini tehlikeye giren bitkiler kendi nesillerini devam ettirebilmek için daha çok meyveye yöneliyorlar. Bizler de en azından içinde sıkıştığımız kısır döngüleri kırabilmek için var olduğumuz oluşumlarda bu yöntemi uygulayabilir miyiz?

Gelecek yılda, yıllardır hazırlandığım üzere,  güçlü bir atılım içinde olmak istiyorum. Ama kendi başıma “ben” olsa olsa bir tohum olabilirim. Benim, benim gibi olan herkesin besine, suya, var olabilmek için bir iklime gereksinmesi var. Benim ve benim gibi düşünen arkadaşlarımın birbirlerini (desteklemek bile yetmiyor) besledikleri, birbirlerini gerçekten görebildikleri bir ortama gereksinimi var.

Farkında olmadan üstümüze çöken bu yabancılaşmada, bu samimiyetsizlik içinde bir sıcaklığa gereksinmem var. Var olduğum her oluşum ve projede yapılanın hakkının verilmesine gereksinmem var.

İnanıyorum ki ben yalnız değilim. İnanıyorum ki tüketmek için değil, üretmek için doğadaki gibi fazlalık (surplus) oluşturmak için el ele vermeliyiz. Çevremizde var olan o sinsi hastalıkla nasıl baş edebileceğimize dair elbirliği yapmamız gerekiyor. Olumsuz olarak gördüğümüzü dengelememiz, iyi olanı desteklememiz, görmek istediğimizi beslememiz gerekiyor diye düşünüyorum.

İşte benden bir haykırış.. gelecek kuşaklara daha güzel bir dünya bırakabilmek için, onların suratına utanç içinde bakmamak için kendime dürüst olmaya çalışıyorum. Sanırım görüntüde olan bir çok konunun altını çok daha iyi doldurmam / mız gerekiyor. Bir sonraki yıl aralık ayında kendimi aldatmama izin vermeyecek dostlarla beraber olabilmek istiyorum.

Şu ana kadar içinde bulunduğum gruplarda bana destek olan, omuz omuza proje yürüttüğüm arkadaşlarıma şükranlarımı sunarım. Çünkü bu yazı da dahil olmak üzere hep kendimi bulmaya çalışarak, hep son enerjime kadar çırpınıp duruyorum. Ama görüyorum ki, hiç de yalnız başıma sürdürülebileceğim bir yolda değilim.  Bir şekilde ucu ucuna bu günlere gelmiş olsam da, bu, dostlarımın desteği sayesinde oldu. Artık bunu dönüştürmem gerekiyor.

Sivil harekette, kampanyalarda, projelerde, yogada, patikada… bir yıllık katkım ne kadar olmuştur bilemiyorum ama bildiğim en önemli şey yardıma gereksinmem var.

Sizin de benim gibi “yardım çağrılarınıza”, ilginize, yorumlarınıza, yanıtlarınıza, önerilerinize, eleştirilerinize, kucaklamanıza, sarılmanıza gereksinmem var. Birey olarak, katılımcı, sorumluluklarının farkında olan ve taşıyan dostlara gereksinmem var.

Her adım ne kadar küçük olursa olsun, benim için çok değerli ve benim için bir yaşam enerjisi. Doğuma ve dönüşüme ortak olmanız dileği ile….

erol b. scott, erolbenjamin@yahoo.com

Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

Katılımcılık

12/05/2010

İçinde Bulunduğumuz Sosyal Gruplarda Katılımcılık

Dünyamızda olup biten onca güzel şey varken, ister istemez adaletsizliklerin, sosyal-ekolojik-ekonomik sürdürülemez sistemlerin bize dayatılmasına karşı “enerjimizi” kullanmak durumunda kalıyoruz. Zaman zaman da kendimizin var olabileceği, kendimizi gerçekleştirebileceğimiz sosyal yapılar içinde kendimizi var etmeye çalışıyoruz. Ne tuhaftır ki, bu kendimizi var etmeye çalıştığımız sosyal yapılar da, kaçmaya çalıştığımız hastalıklardan etkilenmekte ve biz bunların farkında olmazsak, bu olumsuzlukların bir parçası olup bu hastalıkların bizim üzerimizden yayılmasına neden oluyoruz.
 
Çevremizde olup bitenlere nasıl bir katkımız olabilir? Olumlu gördüğümüz atılımları, oluşumları nasıl besleyebiliriz? Olumsuz gördüklerimizle (özellikle bizden çok daha güçlüyse) örgütlü mücadele becerilerimizi, proje yürütme becerilerimizi, sorun çözme-karar verme-iletişim becerilerimizi geliştirerek nasıl katılımcı olabiliriz. Bu soruları bireyler açısından sorarken, içinde bulunduğumuz sosyal yapıların da katılımı arttırmak, motivasyonu yüksek tutmak için sorumlulukları olduğunu düşünüyorum. Çünkü katılımı arttırmanın kaynak açısından, olaylara yaklaşım yöntemlerini geliştirmek açısından, sosyal oluşumlarda en kritik konu olduğunu düşünüyorum.

Bizler tepkisiz kaldığımız sürece her boş bırakılan alanın istemediğimiz olumsuzluklarla kaplanmasıyla karşı karşı olduğumuza göre bizi tepkisizliğe iten ortamları daha yaratıcı, daha üretken, daha sorgulayabildiğimiz bir şekle dönüştürebiliriz. Birbirimizi dengeleyemediğimiz her ortam çirkinlikleriyle birlikte ortaya çıkmaktadır. Dahada kötüsü onca ortaya çıkan pis kokular var olan güzellikleri göremez hale gelmemize neden olabiliyor. Böyle ortamlarda kim var olmak ve katılımcı olmak isterki.  Çoğu kez ya katılımcı olmadan çok sıkıştığımızda geçiştirdiğimiz olaylarla var olmaya çalışıyoruz. Bu, ne içinde bulunduğumuz gruba ne de once emek verdiğimiz konuya bir yarar getiriyor. Olsa olsa kendimizi tatmin ediyor gibi gözüküp, çevremizdekileri de bu akıntıya dahil edip yalan bir yolculuk içinde var oluyor tehlikesini getiririyor.
 
Beş on tane, kendisini içinde bulunduğumuz davaya adamış arkadaşların dışında, bizim yürüdüğümüz yolda kitleleri de harekete geçirebilmenin, onları yürütülen projelerde var edebilmenin arayışı içindeysek, bir takım konular üzerinde kafa yormalıyız diyerek bazı başlıklar üzerinde düşündüklerimi sıralamak istiyorum.
 
1) Bu sosyal grubun, vizyonunu net bir şekilde belirleyip kendisine yeni katılanlara bir oryantasyon paketiyle vizyonunu, stratejik planlarını, projelerini ve önceliklerini anlatmak durumunda. Hatta bu vizyonun, bu önceliklerin dışına çıkılmaması için belli aralıklarda bunların sindirilmesini sağlayacak çalışmalar yapmakla yükümlü olduklarını düşünüyorum. Bu çalışmalara genel değerlendirme toplantıları, atölye çalışmaları, hafta sonu buluşmaları, eğitim çalışmaları v.b. gibi çalışmalar olarak düzenli belli bir ritim içinde yapılması gerekmektedir.
 
2) Sosyal grubun muhakkak ama muhakkak “iç eğitim” konularında para ayırması, “iletişim”, “ekip olma” ve “stratejik karar alma süreçleri” gibi konularda belli aralıklarda atölye çalışmaları tasarlanması gerekmektedir.
 
3) Sosyal grubun içinde yönetici/koordinatör gibi pozisyonlarda olup (para alsa da, almasa da) elindeki gücün kendisine yamaklık edenlerden  ya da ona tepeden verilen yetkilerle güçlü olduğu yanılsamasına düşmemesi için, performans değerlendirmelerinde, paydaşlarının ve içinde bulunduğu sosyal grubun da değerlendirilmesinin alınması. Bir başka deyişle değerlendirmeler yalnızca rakamlar / hedefler üzerinden değil, o pozisyonun içinde bulunduğu sosyal gruba genel olarak ne kattığı üzerinden bütünsel olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
 
4) Bu yüzyılda yaratıcılık, sorgulama, araştırma, eleştiri, getirilen önerilen en çok istenen atılımlar olmasına karşın, bunları getiren kapasitedeki insanlarla beraber çalışacak becerideki insanların desteklenmesi gerekmektedir.  Yoksa çeşitlilik ve zenginlik olarak gelen, sorgulayan, eleştiri getiren beyinler takdir edilmesi bilinmediğinde, harcanan değerler olarak karşımıza çıkmaktadır. Katılımı nitelikli insanlardan beklediğimize göre, onların sorgulamalarına ve eleştirilerine hazırlıklı olacak şekilde sosyal oluşumun geliştirilmesi gerekmektedir. Bazen burada eleştirilerin saygısızca olduğu düşünülse de, saygının kazanılan bir şey olduğunu, bunu talep etmek yerine; yapılan işlerin hakkının verilmesi, gelen öneriler doğrultusunda yapının geliştirilebilme esnekliğinin edinilmesinin, gelen eleştiriyi bir yıpratma olarak değil, bir kazanç olarak görebilme becerisinin kazanılması
gerekmektedir.
 
5) Katılımcılıkla beraber gelen bir hareket, bir öneri, bir enerji, bir motivasyonda karşımıza çıkmakta ve doğal olarak, çatışmalar da oluşmakta. Çeşitli bakışlara gereksinmemiz olmakla birlikte bu farklı bakış açılarının dinlenebildiği, kendilerini ifade edebildikleri bir ortamın da yaratılması gerekmektedir. Her bir bireyin, o sosyal yapı içinde bir değer olduğunun hissettirilmediği sorusunun/önerisinin takip edilmediği yapılar, olsa olsa o bireylerin enerjisini sömürdüğü yapılara dönüşmektedir. Bunu önleyebilmek için, kesinlikle bu sosyal yapıların çatışma çözümleme modellerini oturtmaları gerekmektedir. Bunları en çok gördüğümüz ortamlar toplantılar olmaktadır. Bugün toplantıların, dünyanın en sıkıcı zaman dilimleri haline dönüşmesine neden olan bizleriz.
 
6) Toplantılar, iletişim konusunun en belirgin platformları gibi  gözükse de, aslında beden dilimiz, sosyal iç iletişim kanalları, e-posta grupları, yapılan etkinliklerde iletişim protokolleri çok az kafa yorulan konular olarak karşımıza çıkmaktadır. Tüm buna benzer iletişim platformları toplantı düzeneklerinin özensizce hazırlanması gibi haksızlıklara maruz kalmaktadır. Toplantılar, katılımcılığı arttırıp arttırmadığımızın en belirgin göstergeleri olabilir bizim için. Bundan dolayı, toplantıya katılacakların kaç gün öncesinden haberdar edileceklerinden tutun, toplantının hangi yöntemleri kolaylaştırıcılığına, toplantılardaki çözüm önerilerinin nasıl takip edileceğine dair pek çok konuya dikkatle yaklaşılması gerekmektedir. Bunların olmadığı ortamlar, toplantı değil bir zaman kaybı, başka bir bakışla insanları bırakın katılımcılığa davet etmek, uzaklaştırmak için birer tuzağa dönüştürmektedir. Zaman zaman da gördüğümüz gibi toplantılar, ya bir geçiştirme ya da, birilerinin show yaptığı alanlara dönüşmektedir. Tüm bunlara meydan vermemek için, toplantıların, avantajlarını ön plana çıkarabilecek beyin fırtınalarına meydan veren, bir sinerji oluşturan, motivasyonu ve yaratıcılığı arttıran ortamlar olarak tasarlanması gerekmektedir.
 
7) Yapılan her iş, çok başarılı olarak gösterilebilip çok başarılı işlerin yapılmasının sarhoşluğu içinde yalan bir dünyada yaşamamak için, bir takım önlemlerin alınması gerekmektedir. Bunlardan en önemlisi, bir işe soyunmadan önce (bu taşınmak bile olabilir), yapılan işten ne beklentimiz olduğunu ve bu beklentiye göre ne gibi ideal süreçlerden geçmek istediğimizin kriterlerini o işi yürütecek insanlarla beraber oluşturulması gerekmektedir. Daha sonra eğer bu çalışma uzun solukluysa, belli dönemlerde, bunları değerlendirip elde edilen verilere göre, çalışma yönlendirilebilir (taşınma sırasında öğle yemeği bu amaçla kullanılabilir). Çalışma sonlandırıldığında, ortaya konan kriterler üzerinden bu çalışma muhakkak değerlendirilmeli, benzer çalışmalara girilmeden önce bu verilerin değerlendirilebileceği eylem planları ortaya konmalıdır. Bunların hayata geçip geçmediğinden birilerinin sorumlu olması gerekmektedir.  Sorumluluk alan kişiler yaptıkları işin, dünyanın en önemli işi olduğunu düşünüp, değerlendirmelerin de onların hızlarını kestiğini söylüyorlarsa, ya da, söze/değerlendirmelere yeterince zaman ayırmıyorsa ya da, yapılan değerlendirmeler göstermelik kalıyorsa, orada bir yönetim zaafı olduğunu söylememize gerek yok herhalde.
 
8)Katılımcılığın var olabilmesi için, katılımcılığın olacağı ortamların buna uygun tasarlanması ve olumsuzlukların en aza indirgenmesi gerekiyor. Bunun için de, ortamın içinde bulunan tüm bireylerin gereksinmelerinin herkes tarafından duyulabilmesi ve sosyal grubun oluşan vizyonun içinde bunlara yanıt aranması gerekmektedir. Buna ayrılan her zaman dilimi bir kazanç, bununla yüzleşilmeyip kriz yönetimi havasında işlerin peşinde koşuşturulması ise, bir kayıp olarak değerlendirilebilir. Tüm koşuşturmalara karşın, var olan ortamın, daha iyi bir hale gelmesi için, bir zaman/enerji/para ayrılıyorsa, ancak o ortam sürüdülebilir olmaktadır. Sürdürülemeyen ortamların da, olsa olsa birbirimizi bir dava uğruna sömürdüğümüz, küstürdüğümüz, pasif şiddet uyguladığımız, daha da kötüsü başka yerlerde katılımcı olmamızı engelleyen yaralarla donattığımız ortamlara dönüşmektedir.  Bir kişinin,
olumlu davranışları, ya da, olumsuz davranışları, aslında o sosyal grubu oluşturan tüm bireylerin katkıları veya duyarsızlıkları sonucunda ortaya çıkmaktadır.
 
9) Sosyal grubu oluşturan bireylerin iç disiplinlerini harekete geçirmeleri, takipçi olmaları, olumlu olanları destekleyip olumsuz olanlarla yüzleşmeleri, karar verme mekanizmalarında aktif olmaları gibi konulara da kafa yorup sosyal grubun bireylerinin daha katılımcı olabilmeleri için yoğun çaba harcamamız gerekiyor.

10) Her sosyal grubun kendi içinde her alandaki katılımcılık için, sorumluluk alınabilmesi için, projelerin sağlıklı akabilmesi için gerekli ortamı neler güçlendiriyor neler çökertiyor bunun beyin fırtınası yapılıp alınan kararların ciddi yaklaşımlarla yaşama geçirilmesi gerekiyor. Çok meşgul oluyor olmak ya da kriz yönetimi havasında olmak yalnızca olması gerekenden kaçınıldığının ya da gerçeklerle yüzleşmemek olduğunu net bir şekilde görebiliriz.

Katılımcılığın arttırılması, sosyal oluşumlar için, inanılmaz bir kaynak girişi olduğu düşünülerek, biraz daha önemsenmesi ve biraz daha bu konularda kafa yorulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, burada söz ettiklerim, buz dağının yalnızca tepesini oluşturmakta, sosyal psikoloji açısından tüm bunları ele alıp var olduğumuz oluşumların bizlerin mutlu oluğu, kendimizi gerçekleştirebildiğimiz, sürekli gelişen yapılar haline dönüştürebilmemiz gerekmektedir. En önemlisi, bunun tersine giden durumları tanımlayıp düzeltmek için çaba harcama sorumluluğumuzun olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Beraber olmak, beraber bir şeyler üretiyor olmak bu kadar güzelse muhakkak biz de bu konuya gerektiği kadar özeni, bütçeyi, önceliği, enerjiyi göstermemiz gerektiğini düşünüyorum.
 
Sosyal oluşumlar içinde katılımcılığı nasıl arttırabiliriz, diye kafa yorarken aklıma gelenleri sizinle paylaşmak istedim.

erol b. scott, erolbenajmin@yahoo.com

Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

Çalışma Kültürü

06/05/2010

İçinde Bulunduğumuz Gruplarda Çalışma Kültürü

Yıllardır özel sektörde, partilerde, sivil toplum kuruluşlarında edindiğim deneyimler çalışma ortamlarının sosyal yanının çok ihmal edildiği doğrultusunda. Toplumumuzdaki çalışma ortamlarındaki hastalıklara girmeden daha çok Akdenizli olmanın, Anadolu’nun yüzyıllardır kültürlere ev sahipliği yaparak oluşturduğu bilgelik ve üzerinde şimdi yaşayanların yaratıcılıklarını nasıl kamçılayabileceklerine dair kafa yormak istiyorum.

Çalışma kültürünü belirleyen insanlar arasındaki etkileşim ve ortamdaki her şeyle ilgili olduğu noktasından başlayabiliriz. Etkileşimin yalnızca dil üzerinden olmadığını, tüm duyularımızla ve enerjilerle olduğu noktasından başlarsak karşımıza inanılmaz zenginlikte bir biyosfer çıkmakta.

Çalışma kültüründen söz ederken kullanacağımız “şiddetsiz iletişim” (gönülden iletişim) den tutun “oluşturduğumuz alanlar” a kadar pek çok kavram kendi içinde bir derya. Hep beraber bunları derinlemesine irdeleyerek kendimizi de gerektiğinde dönüştürmemiz gerekmektedir. Eski paradigmalarla oluşan çalışma ortamları hem sürdürülebilir değil (“sosyal sürdürülebilirlik”) hem de dönüştürmeye çalıştığımız bu dünyayı ancak ve ancak sağlıklı çalışma kültürü oluşturduğumuz gruplarla gerçekleştirebiliriz!!!

Karşımızdaki insanı gerçekten dinlemek (“derin dinleme”), gerektiğinde “hayır” diyebilmek ne kadar sessiz olursak olalım “katılımcı” olmamız yaptığımız işin içeriğinden pek çok kez daha önemli hale gelmektedir. Oluşan proje gruplarının değerlendirmeleri arasında “sosyal sürdürülebilirlik” konusuna muhakkak öncelik verilmesi gerekmektedir.

Bir sağlıklı grup çalışması nasıl olur. Bunun üzerine kitap yazılabilir ama burada en azından göstergelere bakmak gerekir. Toplantılarda yer alanlar ne kadar katılımcı olabiliyorlar. Grubun çeşitliliği ve yaratıcılığı ne durumda. Her grupta olduğumu gibi oluşan sorunlar ya da basit fikir ayrılıkları nasıl çözümleniyor.

Örneğin bir projenin sosyal yanı finanssal yanından benim için daha önemli. Çünkü sosyal yanını çözümlemiş bir grup her zaman para konularını zaten kolaylıkla çözümler. Ancak zor uzun bir süredir parayla, güçle bir çok şeyin halledilebileceği zihniyeti o kadar yerleştirilmiş bir durumdaki sürekli insanlarımızı yitiriyoruz ve kayıplarımızın bedelini bile konuşma şansı pek çok durumda olmuyor.

Çok az insanla, inanılmaz güç projelerin altına elimizi sokarken, bize toplumun ve yeryüzünün sunduğu kaynakları kağıt üzerinde olmasa bile vicdanlarımızda çok iyi değerlendirmemiz ve özelikle insan faktörüne çok daha fazla özenmemiz gerekiyor. Yoksa bunca aşılması gereken zorluklarda ancak bir arpa boyu yol alma durumunda kalırız yada bir şeyler yapıyormuş gibi davranıp kendimizi ve çevremizdekileri aldatmış oluruz.

Zaten dünyanın şu anda bulunduğu durumdan şikayet ederken bir ölçüde bunda kendi rolümüzün de oluğunu yadsıyamayız. Yani onlar-bizler olmadığına göre bizler dünyayı daha yaşanabilir bir hale getirmek için konan hedeflere ulaşamayacağımız bilsek bile bu uğurda yolculuğumuzun her aşamasında süreçlere özenmemiz gerekmektedir. Bunu gururla yapabilmek bile başarının kendisidir diye düşünüyorum.

Şu anda oluşan grupların baştan bu çalışma kültürüne özen göstermeleri gerekiyor. Aynı bir bebek öncesi ve sonrasındaki ihtimam gibi. Bebek dünya gelmeden aylarca bebek dünyaya geldikten aylar sonrasında üstüne titrenmesinde oluğu gibi proje çevresinde oluşturulan alanlarda da bu özen bu ihtimam gösterilmeli.

Böyle oluşan ve yolcuklarına devam edenler yalnızca kendilerini güçlendirmekle kalmayıp çevrelerine de ışık saçtıklarını hep beraber gözlemleme şansımız oluyor.

erol b. scott, erolbenajmin@yahoo.com

Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

 

Alçakgönüllülük

03/05/2010

Bir adam kotu yoldan para kazanip bununla kendisine bir inek alir. Neden sonra, yaptiklarindan pisman olur ve hic olmazsa iyi bir sey yapmis olmak icin bunu Haci Bektas Veli’nin dergâhina kurban olarak bagislamak ister. O zamanlar dergâhlar ayni zamanda asevi islevi goruyordu. Durumu Haci Bektas Veli’ye anlatir ve Haci Bektas Veli :

– “Helal degildir” diye bu kurbani geri cevirir.

Bunun uzerine adam Mevlevi dergâhina gider ve ayni durumu Mevlana’ya anlatir. Mevlana ise; bu hediyeyi kabul eder.

Adam ayni seyi Haci Bektas Veli’ye de anlattigini ama onun bunu kabul etmemis oldugunu soyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.

Mevlana soyle der:
– “Biz bir karga isek Haci Bektas Veli bir sahin gibidir. Oyle her lese konmaz. O yuzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir. “

Adam usenmez kalkar Haci Bektas dergâhi’na gider ve Haci Bektas Veli’ye, Mevlana’nin kurbani kabul ettigini soyleyip bunun sebebini bir de Haci Bektas Veli’ye sorar.

Haci Bektas da soyle der:
– “Bizim gonlumuz bir su birikintisi ise Mevlana’nin gonlu okyanus gibidir. Bu yuzden, bir damlayla bizim gonlumuz kirlenebilir ama onun engin gonlu kirlenmez. Bu sebepten dolayi o senin hediyeni kabul etmistir.”

Kissadan hisse..

Gönüllü Yönetimi

24/04/2010

Bizler sivil toplum örgütlerinde yer alan bireyler olarak içinde bulunduğumuz yapıların gönüllü yönetim becerilerini nasıl arttırabilir ve aynı şekilde yapılan işlerin kalitesini ve kapasitesini nasıl yükseltebiliriz.

Örgütlerin içinde profesyoneller çoğaldıkça sanki gönüllülere gerek kalmıyormuş ya da bir kişiye yaptığı iş için para verildiğinde, yaptığı işin kalitesi daha iyi olacakmış önyargısı gittikçe sorun olmaya başladı. Halbuki yapılması gereken işten para da alsanız parasız da yapsanız burada önemli olan gönlünüzün harekete geçmesi değil mi?

Buna aşçılardan örnek verebiliriz. Para alsa da almasa da pişirilen yemeğin güzelliği aşçının becerisine, yaptığı işi benimsemesine, yaptığı işe olan aşkına, mutfağın yeterliliğine ve ortamına bağlı değil mi?

Gönüllü kaynağı inanılmaz değerli ve özen gösterilmesi gereken bir konu olduğuna göre örgütlerin içinde kaliteli bir gönüllü yönetimine sahip olabilmek için bu konuya nasıl daha çok zaman ve para ayrılması sağlanabilir?

Zaman zaman profesyonel yöneticiler bir sivil toplum kuruluşunun can damarının gönüllüler olduğunu unutarak onların sorgulamalarından uzak kalabilecek bir yapı/işleyiş oluşturma çabasında olabiliyorlar. Gönüllüler olsa olsa sorgulamaları ve eleştirileri ile varolan yapıya sağlıklı bir akışkanlık kazandırmış olurlar. Gönüllülerin varlığı, bir yönetimde gerekli olan yaratıcılığı, dinamizmi, öz denetimi getirmekle kalmayıp amatör ruhun canlı kalmasını sağlarken işin kalitesinin sürekli daha iyi olabilmesi için de bir devinim oluşturur.

Bir sivil toplum örgütünün iyi yönetilip yönetilmediği nitelikli gönüllü sayısından anlaşılabilir. Çünkü insan; zamanını, enerjisini, becerilerini, bilgisini güvendiği, iyi yönetildiğinden emin olduğu oluşumlara vermek ister. Eğer bir sivil toplum örgütünde gönüllülerin beklendiği toplantıyı bir avuç gönüllüyle yürütüyorsanız ulusal proje toplantılarında 20-30 kişide kalıyorsanız burada bir aksama olduğunu birileri size söylemeden, bunun anlaşılması ve yeniden yapılanmaya gidilmesi gerekmektedir.

Acaba nitelikli gönüllüler çekebilmek için neler yapabiliriz…

Sivil toplum kuruluşunun her projesinin içinde emeğe/insana/zekaya saygı temelli bir yapılanma oluşturulmalı, bunu da yalnız içerde değil, paydaşların ve sokaktaki insanın hissedebileceği şekilde her uygulamaya yansıtılabilmelidir.

Karar verme mekanizmalarında, proje oluşum aşamalarında, beyin fırtınalarında projeye emek verecek ve bundan etkileneceklerin fikirlerinin alınması bir lütuf değil bir olmazsa olmaz olarak görülmelidir.

Gelen sorular/öneriler/eleştiriler/takdirler varolan yapıyı zorlayacak gibi gözükse de değerlendirmeye alınmalı, yanıtlanmalıdır. Tartışma platformları oluşturularak, buradan çıkan veriler değerlendirilerek yönetim mekanizmasının içine yerleştirilebilmelidir. Buna vesile olanlar takdir edilebilmelidir.

Sorunlara (yada sorunların dile getirilmesi) yıldırıcı birer saldırı olarak değil, çözüldüğünde var olan çalışma ortamını daha güçlendirecek oluşumlar gözüyle bakılmalıdır.

Toplumdan gelecek potansiyel gönüllü profili tespit edilerek bu profille çalışabilecek süpervizörlerle/yöneticilerle çalışılması gerekmektedir. Özellikle bilgi/zeka/deneyim açısından kendisinden daha güçlü kişi ve gruplarla çalışabilme becerisine sahip yöneticilerle çalışılabilmeli ve her yöneticinin çatışma çözümlemenin temel ilkelerini öğrenmeleri sağlanmalıdır.

Birileri öneriyle geldiğinde “siz bunu uygulamak ister misiniz” ya da birileri bir eleştiriyle geldiğinde “biz aslında bunu ne kadar iyi yapıyoruz, gelip bi de yerinde görseniz” gibi, ya da birileri bizi görmüyorsunuz-ihtiyaçlarımızı karşılamıyorsunuz dediğinde (varolan sorunlardan söz edildiğinde) “bu iletişim eksikliğinden kaynaklanmış olabilir” gibi klişe olmuş davranışlardan kaçınmak gerekmektedir.

İstenilmeyen davranışlar kimden gelirse gelsin, kişiliğe yönlendirilmeden yüzleşilmeli, bunun devam ettiği zamanlarda sosyal grup içinde çözümlenecek kültür oluşturulmalı bu da işlemiyorsa bu davranışın bir daha yenilenmemesi için kurumsal önlemler alınmalıdır.

Gönüllü emeğin değerinin, o örgüte verilen para ne kadar değerliyse onun kadar, hatta daha fazla öneminin olduğu günlük yaşamda da yansıtılabilmelidir.

Her ne kadar bazı gönüllüler her işi yaparım deseler de, fotokopi çekmek gibi sıradan ve basit işlerle yetinebildiklerini düşünselerde aslında bütünün parçası olduklarını hissedebilmeleri için neyi, neden, niçin, kimin için yaptıklarını bilmeleri gerekmektedir. Yaptıkları işin çeşidi değişse bile bir sürekliliğinin olması gerekmekte, yaptıkları işin karşılığında bir değerlendirme beklemektedirler.  Gönüllülere ortama kattıklarından çok daha fazlasını alacakları bir düzenek hazırlamak, çalışma ortamı yaratmak gönüllü yöneticilerinin en büyük başarısı olacaktır.

İnsanların olduğu her yerde var olabilecek sorunları önceden tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Kimse öğrenciler olmadan okulları yönetmek niyetinde olmadığına göre, gönüllü potansiyeline sırtını dönen ve buna yeterince özen göstermeyen yöneticileri de bir şekilde bu konulara eğilmeleri için motive etmemiz gerekmektedir. Pek çok bahçıvanın yaptığı gibi toprağınızı sağlıklı tutup, bahçenizdeki canlı türlerin çeşitliliğini teşvik ettiğinizde pek az sorunla karşılaşacağını bilmek gerekmektedir.

Yapılan işin yeterli tarif edilmesi, hangi zaman aralığında istenildiğinin söylenmesi, hangi kalitede işin yapılması beklenildiğinin belirtilmesi, karşılaşılabilecek olası sorunların ne olabileceğine dair ip uçlarının ve buna benzer bilgilerin süpervizörün/yöneticinin işe daha girişilmeden vermesi gerekmektedir. İşin akışında bir sorun oluştuysa buna %80 oranında yapıda oluşturulan sistemin sorumlu olduğunu baştan kabul edecek şekilde çalışılırsa bireylerin motivasyonu da o kadar artmaktadır.

Yeterli bir oryantasyonla, güçlü bir bilgilendirmeyle, sağlıklı bir çalışma ortamıyla, verimli toplantıların olduğu, sorgulamaya açık, şeffaf değerlendirmelerin yapılıp, kararların alındığı, soruların yanıtlanıp, önerilerin değerlendirildiği, iletişim kanallarının sürekli açık ve özenli olduğu yapılarda herkes çalışmak için can atacaktır.

Gönüllü yönetiminde; gönüllerin örgüte dahil olmalarından eğitimlerine, var olan yapıya entegre edilmelerinden değerlendirmelerine kadar her aşamada yeterli titizlik gösterilmiş olsa (örgütlerin para elde etmeye verdikleri önem kadar) bugün bir çok sosyal/çevresel/ekonomik mücadelelerde çok daha başarılı olabilirdik.

Örgütlü olmanın olmazsa olmazlarından biri olarak düşünülmesi gereken gönüllülüğün para gibi kolayca tüketilen/sömürülen bir malzeme olarak görülmemesi için canla başla çalışılması gerektiğini ve bunca mücadele edilmesi gereken konu varken insan harcama lüksünde olmadığımızı düşünüyorum.

erol b. scott, erolbenajmin@yahoo.com

Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

YAŞAM ALANLARIMIZI ŞEKİLLENDİRMEK…

29/03/2010

Bunu bir bahçe düzenlemesine benzetmek geldi içimden bugün.erol

İnsan sosyal bir yaratık ve içinde bulunduğu sosyal ortamdan çok etkileniyor. Bununla beraber acaba bu sosyal ortamın kültürü için yeterince çaba harcıyor muyuz?

Sabahtan beri bahçenin bir bölümünü nasıl tasarlamalıyım diye düşünürken aslında her an yaptığımız seçimlerle çevremizdeki pek çok şeyi tasarladığımız aklıma geldi. Hatta bizler birer proje yöneticisiyiz günlük akışımızı mercek altına aldığımızda.

Asıl üstünde durmak istediğim konu aslında bizler sesimizi çıkarmadığımızda da, tepki göstermediğimizde de aslında bir oluşumun parçası oluyoruz. Hele hele bizler enerjiler, değerler, akışlar açısından bakarsak, bir bütünün parçası olduğumuzu kabul edersek, sorumluluk alsak da almasak da çevremizde olan pek çok şeyden sorumluyuz.

Hem bir bahçeden hem de sosyal yaşamdan örnek vermeliyim.Bahçede çeşitlilik olsun istiyorum ve yerel bitkilerin hepsinin var olabileceği bir ortam istiyorum, bu bahçenin küçük bölümünde olsa bile. Ancak bazı urun veren yerel bitkilerin daha ön planda olması çok işime geliyor. Hatta bu bahçenin içinde, mutfağa yakın olduğu için, sebzelerin de olmasını istiyorum. Permakültür tasarımını bilenler şimdi hemen ‘zon’ lar üzerinden kafa yormaya başlamışlardırJ  Neyse, benim derdim  neyi görmek istediğime göre, bahçenin bütününe göre, neyi oturtmak istediğime göre… burada nasıl bir kültür görmek istediğime dair bir tasarım yapacağım.  Eğer bunu bir grup insanla beraber yapacaksak o zaman bu öyle veya böyle ortak bir çaba gerektiriyor. Tüm bu süreç içersinde istenmeyen durumlar için bazen hiç önlem almama gerek kalmadan (hastalıklar, bir bitkinin fazla popülasyonu, köpeğin üstüne yatması, tavukların didiklemesi) baştan iyi bir tasarım ve arkasından iyi bir takipçilikle olumsuzluklar en aza indirgenmiş oluyor. Daha sonra çıkacak sorunlar için baştan hazırlıklı olmak gerekiyor. Hastalık çıktıktan sonra onu kurtarmaya çalışmak tabi ki çok zor oluyor. Simdi bu bir örnek… ve ben sözü bizim yaşam alanlarımıza getirmek istiyorum.

Bizler görüntüde ilişkilerimize ve yaşam alanlarımıza özen gösteriyoruz gibi ama aslında çok ama çok daha fazla çalışmamız gerekiyor.

*Daha çok hayır diyerek altında kalkamayacağımız sorumluluklara girmemeliyiz.

*Dilimizi, özellikle ortada bir sorun olduğunda toplumsal öğrenilmişliklerden kurtararak daha az yargılayıcı, daha çok tespit ve net isteklerden oluşan bir hale getirmeliyiz.

*Tepki göstermeyerek veya yüzeysel tepkiler göstererek çevremizde işlenen suçların sorumluluğunu almadığımızı sanıyoruz.

*Sorun çözme becerilerimizi geliştirmemiz gerekiyor.

*Yaratıcılığımızı daha çok kamçılayarak çözümler için seçenekler üretebilmeliyiz.

Benim için en önemlisi bana ayna olacak, bana kibarlık yapmayacak dostlarımı bu konuda bana yardımcı olmaları için teşvik etmek.

Bu düşünceler eminim daha uzun bir yazıda daha çok örnekle pekiştirilebilir. Ama ana fikir şu ki; kendi düşüncemizi, değerlerimizi, enerjimizi koymadığımız alanlar ne yazık ki istemediğimiz enerjilerin etkisi altına girme potansiyeline sahip ve bunun sorumluluğunu almamız gerekiyor. Sessiz kalsak bile aslında taraf oluyoruz ve belki de daha büyük bir sorunun parçası oluyoruz. Daha da kötüsü eleştirdiğimiz oluşumların oluşmasına aslında bizler yeterince ev ödevimizi yapmadığımız, tepki vermediğimiz, takipçi olmadığımız için neden olabiliyoruz.

Haddimi aşarak zor bir konuya girdim ama benim görüşüm budur. Değişim için önce kendimden başlamam gerekiyor ve yolculuğumu sizinle paylaşmam gerekiyor ki birbirimize yardımcı olabilelim.

Hani ben uyuduğumda beni uyandırasınız diye…

Hani benim dilim yeterince yumuşak değilse diye…

Hani ben içinde bulunduğum yaşam alanları için yeterince emek ve özen göstermiyorsam diye…

Erol B.  Scott – erolbenjamin@yahoo.com

Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

Hep şu karşımıza çıkan iletişime başka bir gözle bakmak istermisiniz…

11/03/2010

„Hepimiz bağımlı doğar, çağımızın geçerli kültüründe bağımsız olmak için epey çaba harcamak gerektiğini öğreniriz. Şimdilerde eski (kadim) kültürlerden ve günümüzün küresel sorunlarından bizim de dahil olduğumuz tüm canlı varoluşun birbiri ile bağlı ağlardan oluştuğunu öğreniyoruz. İşte o nedenle dünya barışı için bilinçli eylem olarak her düzlemde hayatı sürdürülebilecek bağlantı kapasitemizi geliştirmeyi desteklemek istiyorum.”
                                                                   – Miki Kashtan
Nonviolent Communication Trainer

 Karşılıklı Saygı & İş-Birliği Temelinde Sosyal Sürdürülebilirlik için Marshall Rosenberg yaklaşımı ile Şiddetsiz İletişim

Evrim Biyoloğu Elisabeth Sahtouris´e göre, bizi sürdürülebilirliğe götürecek tek yol İş-Birliği. Yağmur ormanları ve preriler gibi gelişmiş eko-sistemler düsmanca rekabetten çok iş-birliği ortamında gelişip serpilebilmiş. Örneğin yüksek düzeyde karmaşık bir eko-sisteme sahip olan yağmur ormanları, türler birbirleri ile işbirliği yapmayı öğrendikleri için milyonlarca yıl hayatta kalmayı başarabilmiş özel canlılıkta gelişkin bir sistem örneği.
 “…Her tür tam hizmet sunuyor, hepsi işbirliği içinde çalışırken tüm kaynaklarını, ürünlerini ve hizmetlerin dağıtımını ve yeniden kullanıma sokulmasını öyle gerçekleşiyor ki bütün türler sağlıklı kalıyor. İçte sürdürülebilirlik böyle bir sey…”   

Sürdürülebilir yaşam (Çevre ve toplumsal dönüşüm) için aktif çalışan kişi ve kuruluşlar çalışmalarının  değerini ve niteliğini düşüren gerginlik ve çatışmaları barışçıl diyaloğa dönüştürmek istiyorlarsa hizmet sunanların güven içinde işbirliği yapabilecekleri ortamlar yaratmak için gerekli becerileri öğrenmek zamanı gelmiştir.

Sürdürülebilirliği güvence altına almanın önemli bir unsurunu işbirliği için bağlantı kurabilmemeyi kolaylaştıracak etkin İletişim becerileri oluşturuyor.

Eger karşılıklı saygı ve işbirliği temelinde ortaklıklar yaratmak, bunu dünyada barış ve sürdürülebilir yaşam özleminin mikroskopik bir modeli ve öğrenim alanı olarak değerlendirdiğiniz güvenli  bir çalışma ortamı özlüyorsanız Şiddetsiz İletişim size bu doğrultuda ihtiyacınız olan bilgi ve becerileri sunmaktadır.

Şiddetsiz İletişim yardımıyla aktivistler farkllılıklar ile birarada olabilmeyi (diversity dialog), diğerlerinin ne dediğini yürekten dinleyebilmeyi (compationate leastening) ve her katılımcının ihtiyaçlarının gözetildiği çözümlerin  üretileceği; iş-birliği ve ortaklık anlayışını yaşantıya dönüştürebilmeyi deneyimleyebilirler.

Biliyoruz ki bütün parçacıklarının toplamından daha büyüktür. Bu yaklaşımı farklı görüşlerin diyaloğuna uyguladığımızda her görüş ve yaklaşım bütünü görmemize katkıda bulunacak değerli bir parçacığı oluşturur.

Sürdürülebilir yaşam vizyonu etrafında oluşacak toplulukların birarada durabilme konuları ile ilgili görüş alış verişi, birbirlerinden öğrenme, ortak bilgi oluşturma çabalarında şiddettsiz iletişim becerilerini uygulayarak özledikleri diyaloğu geliştirebilirler.

Kısacası Şiddetsiz İletişim bizleri siyasi çalışmalarda paradigma değişikliğini (birbiri üzerine iktidar kurmaktan birlikte güc kullandigimiz ortaktiklara gecis) gerçekleştirmek için yeni ve çok etkin bir yolculuğa davet etmektedir. Bu becerileri kazandığımızda toplantıların moderasyonu (ölçülü, makul hale getirmek demek)  kolaylaçacak .Toplantılarda ortaya çıkacak farklılıkları barışçıl diyaloğa dönüştürmek, tüm kişilerin katılımını sağlamak (inclusion) kolaylaşacak.

Öyle ya eğer Evrim Biyoloğu Elisabeth Sahtouris´un sözleriyle bitirecek olursak, bizi sürdürülebilirliğe götürecek tek yolun doğa ve birbirimiz ile İş-Birliği yapmaktan geçtiğini kendimizi canlı varlıklar dünyasında gelişmiş eko-sistem ağlarının parçası olarak görmek, düsmanca rekabetten ziyade iş-birliği ortamında gelişip serpileceğimize dair biliç ışığında yeni ortaklıklar yeni örgütlenmeler yatmak noktasındayız.

Şiddetsiz İletişim dünyada görmek istediğiniz değişimin  kendisi olmak için çıktığınız yolda son derece etkin bir araç.  Süreci kavramak ve hayata geçirmek için kendinize ihtiyacınız olan zamanı tanımaya hazır mısınız?

 „ kaçınılmaz karşılıklılık ağlarına yakalanmış, sanki kaderin biricik eliyle birbirimize bağlıyız.“
                                                                                                  – Martin Luter King

 Vivet Alevi
CNVC (Centre for Nonviolent Communication) Sertifikalı Eğitmen
Egitim – Kocluk – Arabuluculuk
www.siddetsiz-iletisim.com

Ankara’da Sürdürülebilir Yaşam İçin Çalıştay: Ekoköyler

25/11/2009

ede2-ODTU - 2008 172 Ekoköyler, yeni ve gelecek için ümit veren, belli bir amaç ile bir araya gelmiş, bilinçli topluluklardır. Yapılarında iki önemli özelliği barındırırlar. Birincisi, en nitelikli yaşamın insanların birbirlerini desteklediği, sağlıklı küçük topluluklarda oluştuğudur. İkincisi ise, insanlık için sürdürülebilir yaşam yolunun geleneksel toplum yaşamının tekrar canlandırılmasından geçtiğidir. Ekoköyler, tarih boyunca en fazla ümit veren, en önemli harekettir.”

 Dr. Robert J. Rosenthal  

www.gen-europe.org

 Sürdürülebilir Yaşam Eğitimi Nedir?


İklim değişikliği, fosil yakıtların ve yenilenebilir olmayan kaynakların çok hızlı bir şekilde tüketilmesi ve bunun getirdiği zorluklar yaşamı sürdürülebilir olmaktan uzaklaştırmaktadır. Günümüzde yeni bir sistemin yaratılmasında ve tasarımında yer alacak, katılımcı ve aktif bireyleri, gerekli bilgi ve deneyimlerle donatacak yeni bir sürdürülebilir yaşam eğitimine gereksinim vardır.
Uluslarası Sürdürülebilir Yaşam Eğitimi katılımcılarının, dünyayı yeniden şekillendirecek bilgilerle donanmasını sağlayarak, bir yandan kendi kendine yeterken, diğer yandan toplumun parçası olabilen, bölgesel ve uluslararası işbirliğine açık bireyler yetiştirilmesini hedefler.

Bu eğitim programı, Avrupa’nın farklı ülkelerindeki sürdürülebilir yaşam modellerinde ve ekoköylerde uygulanan sürdürülebilir yaşam örneklerini, modellerini ve yaklaşımlarını kapsamaktadır. Çok zengin bir bilgi, emek ve onlarca yıla dayanan ekoköy deneyimleri bu eğitimde bir araya getirilmiştir.

Bu program sürdürülebilir kalkınmanın temelleri konusunda geniş kapsamlı ve bütüncül yaşamın tüm elementlerini içeren bir eğitim sunmaktadır. Eğitim programı sürdürülebilirliğin farklı boyutlarını kapsamaktadır. Bu boyutlar; ekolojik, sosyal, ekonomik ve bütüncül dünya görüşüdür.

Bu program, başta Findhorn, Aurovielle, Crystal Waters gibi ekoköyler olmak üzere kırsalda ve kentlerde bir çok farklı ülkede, beş kıtada uygulanmaktadır.

 

 http://itl.ceit.metu.edu.tr/tbm/Activities.aspx?index=2531calistay

 II. Uluslararası Sürdürülebilir Yaşam Çalıştayı (II. International Workshop on Sustainable Living), 11 – 17 Şubat 2008 tarihleri arasında, Heinrich Böll Vakfı’nın sponsorluğu ve maddi desteği, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Toplum ve Bilim Merkezi’nin de desteği ve katkısı ile Kültür ve Kongre Merkezi’nde yapıldı. Çeşitli ülkelerden (Avustralya, İtalya, İsrail vd) ve çeşitli kentlerden çoğu benden genç 40 katılımcı ile beraber çok keyifli, keyifli olduğu kadar da eğitici ve düşündürücü bir hafta geçirdim. Yorucu olduğunu da belirtmem gerekir tabii..Sabahın 9’unda başlayan dersler gece belli saatlere kadar örneklerle, grup çalışmaları ile, küçük eğlence ve egzersizlerle sürdü gitti..Hatta, bu yaşta “çiti miti” diyerek kendimizi rahatlatıcı danslar yaptık, eğlenceli proje eskizleri hazırladık..

 Birleşmiş Milletler Eğitim ve Araştırma Enstitüsü-UNITAR tarafından onaylanmış olan Ekoköy Tasarım Eğitimi (ETE) müfredatı katılımcılara verildi.

 Aslında, artık herkes tarafından kabul edilen bir olgu olan iklim değişikliği, fosil yakıtların ve yenilenebilir olmayan kaynakların çok hızlı bir şekilde tüketilmesi ve bunun getirdiği zorluklar yaşamı sürdürülebilir olmaktan uzaklaştırmaktadır. Günümüzde yeni bir sistemin yaratılmasında ve tasarımında yer alacak, katılımcı ve aktif bireyleri, gerekli bilgi ve deneyimlerle donatacak yeni bir sürdürülebilir yaşam eğitimine gereksinim olduğu bilinmekte[1].  

Uluslararası Sürdürülebilir Yaşam Eğitimi katılımcılarının, dünyayı yeniden şekillendirecek bilgilerle donanmasını sağlayarak, bir yandan kendi kendine yeterken, diğer yandan toplumun parçası olabilen, bölgesel ve uluslararası işbirliğine açık bireyler yetiştirilmesini hedefler.  Bu eğitim programı, Avrupa’nın farklı ülkelerindeki sürdürülebilir yaşam modellerinde ve ekoköylerde uygulanan sürdürülebilir yaşam örneklerini, modellerini ve yaklaşımlarını kapsamaktadır. Çok zengin bir bilgi, emek ve onlarca yıla dayanan ekoköy deneyimleri bu eğitimde bir araya getirilmiştir.

Bu program sürdürülebilir kalkınmanın temelleri konusunda geniş kapsamlı ve bütüncül yaşamın tüm elementlerini içeren bir eğitim sunmaktadır. Eğitim programı sürdürülebilirliğin farklı boyutlarını kapsamaktadır. Bu boyutlar; ekolojik, sosyal, ekonomik ve bütüncül dünya görüşüdür. Bu program, başta Findhorn, Aurovielle, Crystal Waters gibi ekoköyler olmak üzere kırsalda ve kentlerde bir çok farklı ülkede, beş kıtada uygulanmaktadır.

Damanhur ve Findhorn

Küresel şirket ekonomisine bağımlılıklarını azaltmak ve daha kompleks, yerel-kaynaklı soysal ekonomi ağını yeniden örmek için çaba sarfeden Avrupa’da iki ekoköy; İtalya’daki Damanhur ve İskoçya’daki Findhorn Foundation topluluğu buna iyi bir örnek oluşturuyor. Tüm Avrupa’da daha önce eşi görülmemiş sayıda yerel dükkân, postane, okul ve diğer yerlerin kapandığı bir çağda, her iki ekoköy de yeni merkezlerin açılışı ve yeni iş olanaklarının üretilmesi ile ciddi bir büyüme ve çeşitlenme yaşıyor. Peki bunu nasıl gerçekleştiriyorlar ve bu iki deney, asıl etki altındaki topluluklar için ne gibi dersler barındırıyor?

Findhorn ve Damanhur’un birçok ortak yönü var. Her ikisi de çok belirgin tarihsel anlarda, 1960’lar ve 1970’lerin başında çok küçük girişimler olarak başladı. Her ikisi de geçmişte ve bugün bulundukları faaliyetlerinde çok güçlü ruhsal bir odaklanmaya sahip. Her ikisi de kendilerini ekonomik olarak çökertilmiş ve marjinalleştirilmiş alanlara yerleştirdiler.

Damanhur, Alpler’in eteklerindeki Piedmont’taki Valchiusella Vadisi’nde, Findhorn kuzey İskoçya’da Moray Firth’in güney kıyılarında… Bugün Damanhur, çevre bölgelerden, dünyanın dört bir yanından ve hatta Avrupa’dan aldığı destekle 900’ü aşkın kişiden oluşan toplulukların oluşturduğu bir federasyon… Findhorn Vakfı ise, arkadaş ve partnerlerin meydana getirdiği uluslararası ailelerle birlikte yaklaşık 450 kişinin evi konumunda[2]

 ODTÜ, Güneşköy Kooperatifi, Heinrich Böll Stiftung Derneği, Küresel Ekoköyler AğıAvrupa ve Gaia Eğitim’in katkılarıyla gerçekleşen Çalıştay’da “Ekoköy Tasarım Eğitiminin Sosyal ve Ekolojik Boyutları” çeşitli eğitmenler tarafından anlatıldı. Zaman zaman eğlenceli, danslı, ekip çalışmalı ve genellikle çevre üzerine düşündürücü anlar yaşanan Çalıştay’daki başlıca konular şöyle idi:

• Sürdürülebilirlik kavramı,
• Sosyal sürdürülebilirlik –çeşitliliği kucaklamak, iletişim becerileri, katılımcı karar verme süreci,
• Ekolojik sürdürülebilirlik ve ekolojik ayakizi
• Permakültür tasarımı, alanda çalışma ve uygulama
• Ekonomik sürdürülebilirlik
• İklim değişikliği ve sürdürülebilir enerji
• Türkiye’den sürdürülebilir yaşama örnekler
• Bütüncül dünya görüşü
• Barış kültürü
• Yeni zamanlar için liderlik

May East; (Yönetici, Gaia Eğitim, Findhorn Ekoköyü Sürdürülebilir Eğitim Programları

Koordinatörü), heyecanlı, akıcı ve aktif bir eğitici olarak bizlere,  Sürdürülebilirlik kavramı, sosyal sürdürülebilirlik – çeşitliği kucaklama, grup dinamiği ve grup oyunları, Sosyal sürdürülebilirlik, liderlik, kolaylaştırıcılık, katılımcı karar verme, İletişim becerileri, şiddetsiz iletişim ve barışçıl yollarla çatışma çözümü- konularında bilgiler verdi..Zaman zaman heyecanlı, dostluklar oluşturma, grup bilinci ve yaşam kültürünü geliştirici oyunlar, danslar yapıldı.. 

 

GRUP ÇALIŞMALARINDAN BİR ÖRNEK..

 

İtalya’daki Permakültür Akademisi, Torri Superiore Ekoköyü kurucularından Massimo Candela ve Lucilla Borio; ekoköyler ve permakültür (kalıcı-kültür) üzerine, bizlere kendi tecrübelerinden yola çıkarak ekoköy felsefesini ve yasam biçimini ve

permakültür ile sürdürülebilir bir yasam alanının/modelinin nasıl tasarlanacağını

anlattılar.                   

Ayrıca, Ekolojik ayakizi analizi, ekolojik sürdürülebilirlik için bütüncül yaklaşım,

permakültür ilkeleri, permakültür ilkelerine göre tasarım, ekolojik ve sürdürülebilir

mimari, yerel gıda üretimi, sürdürülebilir su kullanımı konularında bilgiler verdiler. Hatta, ekolojik ayak izimizin hesaplanma yöntemini uygulayarak Avrupa standardına yaklaştığımızı hesapladık..Böyle bir yaşam standardı için

ortalama 2-3 dünya gerektiğini üzülerek öğrendik..

Bir gün boyunca, ODTÜ’lü kurucuların yıllarca uğraşarak gerçekleştirdikleri (bu arada

Sevgili Prof Çetin Göksu’yu hatırlamadan geçemeyeceğim) Anadolu’da bir Ekolojik

Yaşam Deneyimi :Güneşköy adlı Ekoköy örneğine ziyaret etme ve anlatılanları orada

da değerlendirme olanağı bulduk.. Ekoköy olarak tasarlanan bu yerleşimde tasarım

ilkeleri, güneş, rüzgar ve diğer doğal verilerin tasarımda nasıl kullanılacağı katılımcılara

anlatıldı..

Son gün,  karlı bir pazar sabahı Esin Çelebi Bayru;   (Uluslararası Mevlana Vakfı 2.

Başkanı, Mevlana’nın 22. kuşak torunlarından) hanımefendinin sunuşundan Barış kültürü,

Mevlana felsefesi, Sufizm ile Hz. Mevlana’yı daha yakından tanımak olanağı bulduk..

2007 yılının Mevlana’nın 800. Doğum Yıldönümü nedeni ile UNESCO tarafından

“Dünya Mevlana Yılı” olarak ilan edilmesinde Uluslar arası Mevlana Vakfı’nın büyük

çabası olduğunu öğrendik.. 

Hoşuma giden şu dizeler günümüze ışık tutuyor:

KADIN HAK NURUDUR

SEVGİLİ DEĞİL

SANKİ YARATANDIR

YARATILMIŞ DEĞİL.

Ya da :

SAVAŞA DAİR NE VARSA BEN ORADA YOKUM.
SEVGİYE, BARIŞA, KARDEŞLİĞE DAİR NE VARSA BEN ORADAYIM.
Mevlana Celaleddin Rumi

 

Bilgili, nazik ve düşünceli sevgili Deniz Dinçel;  (Biyolog, Eğitmen, Güneşköy

Koop.) organizasyonu hazırlamakla kalmayıp,  bizleri tüm hafta boyunca yönlendirdi,

korudu ve sorunlarımızla ilgilendi bitmeyen enerjisi ile..

Sevgili İnci ve Ali Gökmen hocalar;  (Prof. ODTÜ Kimya Bölümü Öğretim Üyeleri, GEN-Avrup, Y. Kurulu Üyeleri, Güneşköy Koop.) ise tüm hafta boyunca sakin duruşları, içten gülümsemeleri ve deneyimlerini aktarmaları ile hepimizin kalbini kazandılar.

İŞTE SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM ÇALIŞTAYI KATILIMCILARI

Okumak ya da göz atmak isterseniz diye ‘Sürdürülebilir Yasam’ ile ilgili bazı web adreslerini veriyorum..

http://www.gen-europe.org

http://www.storyofstuff.com

http://www.bugday.org/

http://www.ekoses.com/

http://www.cat.org.uk

http://www.greenhouse.gov.au/yourhome/technical/fs34d.htm

http://www.permaculture.org.uk

http://www.regenerativedesign.org

Kalın sağlıcakla..

Prof. Dr. Mehmet TUNÇER

Y.Şehir ve Bölge Plancısı,

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilim Doktoru

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Mimarlık Bölümü Başkanı

İşte Ekolojik Tarım http://www.ekoses.com/ekolojikyasamportali/ekogaleri/upload/ekolojik_tarim/farm_woman.jpg


[1] http://itl.ceit.metu.edu.tr/tbm/Activities.aspx?index=2531calistay

[2] http://www.ekoses.com/ekolojikyasamportali/bpg/publication_view.