Patika’da Etkinlikler

27/01/2012 by

Patika her yıl bedenimizi ve iç dünyamızı keşfettiğimiz yoga ve sağlıklı beslenme kamplarına, ekolojiyi, doğadaki dengeleri ve döngüleri, yerel değerleri öğrendiğimiz, doğayı keşfettiğimiz çocuk kamplarına, çocuklu aileler için temalı tatillere, “permaculture” tekniklerini öğrendiğimiz ve uyguladığımız atölye ve modern dans kamplarına ev sahipliği yapıyor.

Mevsiminde gelirseniz bağ bozumu ve şarap yapımına katılabilir, pekmez, tarhana, zeytin gibi ürünlerin işlenmesine katkıda bulunabilirsiniz.

Patika’nın günlük akışı içerisinde hem sanat çalışmaları yapmanız, hem de yürüyüş rotalarını izleyerek büyülü Likya yollarını keşfetmeniz mümkün.

Konulu bir kampa gelmek yerine alternatif tatilinizi kendiniz oluşturmak isterseniz yanınızda getireceğiniz malzemelerle bunu yapmanız da mümkün. Kitaplarınız, yürüyüş ayakkabılarınız, dalış malzemeleriniz, fotoğraf makineniz, aikido kıyafetleriniz ilk aklımıza gelenler. Yaratıcılığınızla bu yelpazeyi oldukça genişletebilirsiniz.

Orman ve denizin birleştiği ilham veren bu eşsiz coğrafyanın tarihteki uygarlıklara ev sahipliği yapmasına şaşmamak gerek!

Patika’da var olan etkinliklerimizden bazıları:

  • Patika çevresinde yürüyüşler
  • Yoga kampları
  • Çocuklu Ailelere Yönelik Bilgi ve Tecrübe Paylaşım Kampları
  • Çocuk Kampları
  • Sanat Aktiviteleri
  • Permaculture Aktiviteleri
  • Kozalak Aktiviteleri (Tarhana, Şarap yapımı gibi)

>>> Bu yılın etkinlik takvimi (sezon içinde eklemeler olacaktır)

>>> Patika Projesini incelemek için tıklayın.

Çok sevdik Anadolu’yu.

27/01/2012 by

Çok sevdik Anadolu’yu.
Gittik gördük pek çok yerini dünyanın ,
Anlar olduk başka dillerinden,
Keşfettik başka mutfakların tadlarını da.
Kitaplar okuduk başka coğrafyalardan,
Filmler izledik,
Neruda’da Nazım’ı bulduk biraz,
Garcia Marquez’de Yaşar Kemal’i.
Bizden uzakta bir memlekete yazılmış sevda ya da burukluk kokan dizelerde,
Biz de bir kez daha anımsadık bu toprakları niye sevdiğimizi,
Ve kıyamadığımızı ona yapılanlara.
Mevlana’nın, Yunus Emre’nin dizeleriyle yanyana oturdu
yeri geldi Buddha’nın hikayeleri.
Harmanladık kendimizce,
Dünyadan
Bize akanları.
Ama
Hep döndük,
Dolaştık,
Anadolu’ya,
Mayamızın çalındığı yere.
Çünkü,
Anadolu’ya sevdalıydık.
Anadolu’nun yaratma gücünün
Ete, kemiğe durmuş haliydik.
Anadolu doğurmuş, beslemişti bizi.
Zamanı geldiğinde de Anadolu’ya karışacaktı bedenimiz.
Nazım gibi
Anadolu’da bir ağacın altına gömülmeyi istemekten doğalı var mıydı?

Derinden bu sevda ve bu bilgiye
Rağmen,
Kahrolası bir YABANCILAŞMA!
Bu altımızdaki zeminin kayıp duruşu,
Yüzüne tükürülüşü bize anlamlı gelen,
Kutsal ve yaşatılmayı hak ettiğini düşündüğümüz
Çok şeye!
Tükendiğini hissetmek bazen
Umudun
Zamanın.
Anadolu’nun zincirlendiğini görmek
Yüreklerin, hayallerin, nefeslerin
Hapsedildiğini görmek.
Yoruyor ınsanı!

Bugün
Can Yücel’i Anma Gecesi’ndeydim.
Anladım ki bu aile yüceltmek için
Gönderilmiş
Anadolu’yu
Köy Enstitüleriyle
Şiirle, isyanla.
Behice Boran
Nazım Hikmet
Yaşar Kemal
Sebahattin Eyüboğlu
Ve nicelerinden hikayeler dinlemek,
Hele de Yeni Türkü’den Can Yücel şiirlerinin
Ezgiye karışmış hallerini
Soylemek
Ne iyi geldi!

Bir de Titi Robin’den
Gül Yaprakları albümü
Bugün karşıma çıktı
Karacaoğlan
Yaşar Kemal
Yunus Emre
Bağlama
Zurna
Akordion
“Gün yavaşça ağarıyor
Derin bir uykudan uyanan bir genç kız gibi
Bu gece düşümde
Yunus Emre
Yaşar Kemal’i omzundan tutmuş
İki kardeş misali dünyayı geziyorlardı”
İşte
Anadolu’yu hissetmek için
Buralarda doğmanın da şart olmadığının
Kanıtı Thierry Robin
Buralarda doğup da
Buraları hiç anlayamayanlar olduğu gibi
Çokça.

Anadolu’nun
Bu epey bayat kokan zamanlarda
Tarihin bu noktasında
Doğmak için seçtiği
Bizlere bir kaç
Naçizane
Önerim olacak
Bitirmeden önce
Bu hepimize yazdığım
Günlük sayfasını.

Bir arada duralım
Şiirler okuyalım
Şiirde başka bir direniş var
Bize iyi gelecek
Anadolu’yu bize yeniden yeniden
Anımsatacak
Sözler dinleyelim, söyleyelim.
Hatırlayalım
Neden sevdalıyız buralara
Canımız yanıyor anımsadıkça
Ama biz inadına anımsayalım
Çünkü
Unutulmadıkça
Beslendikçe
Hissedildikçe
Sağlamdır Anadolu’nun ruhu
Buğday’ın birden bin yaratma gücü
Bize de bulaşır
Gece Anadolu’nun ninnileriyle uyuruz mışıl mışıl
Herşeye rağmen
Ve sabah
Gece boyu anasının sütünü emmiş bir bebek gibi
Uyanırız!
Usul usul büyümeye
Serpilmeye
Mucizeler yaratmaya
Hazır!
Gözümüzde muzip bir gülüş
Düşsek de ayağa kalkmaya
Niyetli
Yılmayan
Ve yaşamı yudum yudum içen
Çocuklar gibi!

Anadolu’nun tüm çocuklarına
Ne yaşta olursa olsunlar
Selam ola!

Ebru Tokuç

“Yalan Dünya”

20/01/2012 by

Patika Arşivinden

Birey ve topluluk düzleminde, birey mi topluluk mu dendiğinde ben topluluğa emek verilmesi gerektiğini, bireyin aileye-topluma doğduğunu düşünüyorum. Eğer topluluklar kendilerini geliştirebilirlerse, zaten bireyin de kendi iç gücünü arttırabilmek için yeteri kadar model, motivasyon ve denge bulacağına inanıyorum. Bireyin toplumdan soyutlanmaya çalışılmasını, yalnızca bu son yüzyılda kişiyi kendi başına bırakarak mutsuz etme çalışması olarak görüyorum. Çocukların şiddete maruz kalmaları/bırakılmaları (her anlamda) yerine sosyal becerilerinin arttırılması gerektiğini düşünüyorum. Çözemedikleri konuların bir yılgınlık (frustration) değil; üstesinden gelinmesi gereken hoş bir olay (challange) haline getirilmesi gerektiğini ve sorun çözme becerilerinin, ekolojik değerler, müzik, dans, yoga, yaratıcı drama kullanılıp olaylara başka açılardan bakarak, hem kendi bedenlerindeki hem bulundukları topluluğun, hem de doğanın ritmini izleyerek bir akış bulmalarıyla geliştirilebileceğini; böylelikle çok daha mutlu çocuklar ve bireyler oluşacağını düşünüyorum (insan ekolojisi).

Çevremizde sürekli gözlemlediğimiz yılgınlıklar (saçımızı başımızı yolacak hale gelen durumlar), aslında çok uzun yıllardır toplumların ihmal ettikleri konuların birikimi. Eğer bir şekilde topluluklar oluşturulabilirse, bu bir şekilde var olan gruplar bir şekilde silkelenip sosyal sürdürülebilirliğe biraz daha fazla yatırım yapıp geldikleri kök kültüre daha çok eğilirlerse, bu toplulukların müthiş bir zenginlikle pek çok olaya çözüm bulabileceklerini düşünüyorum. Bireyin tek başına bir şeyler başarabilmesi gerçekten daha zor, hatta uzaylı gibi bir durumda kalması çok sık gözlemlediğimiz bir durum. Hatta toplumumuz çok fazla insan harcıyor gözlemlediğiniz gibi.

Ortada bir sorun, bir çaresizlik, bir yaşam varsa çözümün sağlıklı toplumlar (group, community) oluşturularak çözümler getirilebileceğini görüyorum, biraz eskiye ya da sağlıklı “community” lere baktığım zaman.

Tek endişem elimizdeki muazzam kültürün: Mevlana’ sıyla, köy enstitüleri deneyimiyle, imecesiyle binlerce kültüre ev sahipliği yapmış olan Anadolu’ nun her gün değerlerini yitiriyor olması ve çok değerli bilgilerin, biz daha onlara ulaşamadan unutulup gitmesi.

Çocuklarımızın şu anda yaşanan yalan dünyayı hiç hak etmediklerini düşünüyorum ve bizim bir an önce küçük gruplar halinde bir araya gelip canla başla çalışmamız gerektiğini düşünüyorum.

erol b. scott
www.erolbenjamin.blogspot.com

Geri Dönüşüm Çevrecilik midir?

17/01/2012 by

Geri dönüşüm eğer arkasında atık azaltma kampanyası yoksa yalnızca bir aldatmacadır. Çevrecilik konusunda ödül almış bir okulda başarı öykülerini dinlemek üzere çocuklarla sohbete koyuldum. Sınıflar arası yapılan yarışmada bir sınıf büyük bir farkla öne geçmiş. Başarıları da bol bol gazlı içecek içmiş olmaları ve bunun sonucunda da geri dönüşüm için diğer sınıflardan daha fazla atık çıkartmalarıydı.

Geri dönüşüm elbette kaynak ayrılması gereken bir konu fakat örneğin bir okul ya da belediye geri dönüşüm konusunda bir birim kaynak ayırıyorsa atıkları azaltmak üzere on birim kaynak ayırmalıdır. Geri dönüşüm en son çözüm olarak kafalarda kalmıyorsa atık azaltmaya göre geri dönüşüm konusuna daha çok zaman daha çok enerji ayrılıyorsa burada ciddi bir hata yapılıyor demektir. Asıl yapılması gereken sorun daha başlamadan çözüm yaratabilecek düşünen, yaratıcı, çözüm bulabilen çocuklar yetiştirmek, yetişkinleri örgütlemektir.

Bir evden, okuldan ya da mahalleden atık çıkmasını nasıl azaltabilirsiniz?  Buna kafa yormak dururken petleri, tetrapakları geri dönüştürmek üzerine çalışmak sosyal düzene kafa yormadan dilenciye para vermek gibidir. Hastalığın daha fazla yayılmasına katkıda bulunmaktan başka bir şey değildir.

Aslında kullandığımız ambalajların, kapların yani atık olabilecek her şeyin “çöp” olmadan öncesinde de bizleri maruz bırakabileceği pek çok sorun var. Örneğin gıdaları hangi ambalajlarda sakladığımız çok önemli. Çünkü tüm gıdalar içinde bulundukları ambalajlardan etkilenme potansiyeline sahip.

PETROkimya endüstrisinin bir ürünü olan pet şişeler içinde bulundurduğu sıvılar için sorunlu bir kaptır. Tetrapak içi alüminyum, karton ve plastik içeren 6 kattan oluşur. Bu maddelerin birbirinden ayrılıp dönüştürülmeleri farklı maddeler içerdiği için çok zordur. Bu atıkların ancak yüzde 15’i toplanıp ancak ekonomiye kazandırılabilmektedir.  Bunun önemli boyutta ekonomiye kazanç olduğunu kabul ederek daha çok bu tip atık projeleri (geri dönüşüm projeleri) ambalajcılar sektörü için pazarlama projeleridir. Hem ekonomik açıdan pahalı hem de sağlık açısından tartışmalı olan pet şişe ve tetrapak gibi ürünleri üretmeye ve kullanmaya devam ediyor olmak zaten bir sorun teşkil ediyorken atık haline getirdiğimiz bu ambalajları geri dönüştürmeden önce  asıl yapmamız gereken aldığımız, yediğimiz, içtiğimiz ürünün daha en başından atık olmamasına kafa yormak olmalıdır.

En başta petlerin, tetrapakların, camların, metallerin, kağıtların gerçek geri dönüşüm hikayelerini öğrenmemiz ve bunların geri dönüşürken de enerji gerektirdiklerini unutmamamız gerekiyor. Benim aklımı durduran bazı araştırmalar gösteriyor ki bugün bir kilo atıktan söz ederken aslında bu bir kilo atığın yetmiş kere daha fazlası bu atığı oluşturan ürünü çıkartırken oluşturuyoruz. Yani bir pet şişe üretilirken ne kadar atık çıkartıldığına, geri dönüştürürken  ne kadar enerji harcandığına baktığımızda bu pet şişelerin geri dönüşümünden yeniden pet şişe elde edilememekte ve sanayide başka ürünlerde kullanılmaktadır.

Bu akıl almaz tüketim çılgınlığına karşı hiçbir önlem almadan atık yönetimi yürütülemez. Yerli mallar haftasından tutun semt pazarlarının önemine kadar pek çok konuya eğilmek gerekiyor. Daha önemlisi çocuklarımızın içine çekilen yaşam tarzına bakılması gerekiyor. Çocuklarımız hiç gereksinmeleri olmadığı halde tükettikleri gıdalardan pilli oyuncaklara kadar sürekli tüketmeye teşvik eden reklamların, bilgisayar oyunlarının ve filmlerin (yani propagandanın)  kurbanı olmaktadırlar.

Genç beyinler “beşikten beşiğe tasarıma” yönlendirilmeli; tüketerek değil üreterek, sanatla, güzel dostluklarla mutlu olunması için ortamlar oluşturulmalı. Doğadan aldığımızı doğaya vermemiz ve Anadolu’nun unutulmakta olan pek çok değerini yeniden gündeme getirmemiz gerekiyor. Üretim ve tüketim mekanizmalarını gözden geçirmeden el atılan atık projelerinin havada kalacağını düşünüyorum.

Bugün bir okulda bir atık projesi oluşturulacaksa bu geri dönüşüm projesi değil atık azaltma projesi olmalı ve bez torba kullanımından söz edilmeli ayrıca yeniden kullanılan şişelerde ürünlerin alınması teşvik edilmelidir. Buna benzer pek çok yaratıcı atık azaltma projeleri vardır.

Geri dönüşüm bu şekliyle bize batıdan geldi. Bizim köylerimizde atıklarımız çöp olmadan bir şekilde ya toprağa geri dönüyor ya da bugünkü şekliyle bir çöp sorunu yaşanmıyordu. Geri dönüşüm sistemleri uygarlaşma sırasında doğadan aldıklarını doğaya veremediklerini anlayanların çöp gibi inanılmaz boyutlara ulaşan sorunlara çözüm bulabilmek amacıyla atıkları ekonomiye katma çabalarıdır. Batı ve doğu hiç atık çıkarmama üzerine endüstrilerini şekillendirmeye çalışırken geri dönüşüm iyi bir şey olmasına rağmen bizim buna takılıp kalmamamız gerekmektedir.

Çevreciliğin bir aldatmacaya dönüşme eğiliminde olduğu günümüzde gerçek çevrecilik ekolojik değerleri gözetmektir. Nasıl çevrenin temiz tutulması çevreciliğe pek yetmiyorsa aynı şekilde atık azaltma üzerinde yeterince yoğunlaşmadan geri dönüşüm üzerine çalışmak da çevreciliğe kesinlikle yetmemektedir.

Eğer atık azaltmaya 6 birim çaba harcanıyorsa, yeniden kullanmaya 3 birim harcanıyorsa ancak o zaman geri dönüşüm için bir birim harcanması önerilebilir.

Atıklardan proje üretmek pek akıllıca gözükse de, arkasında atıkların hiç oluşturulmamasına dair ne kadar çalışma yapıldığına bakmak gerekiyor. Eğer bu çalışma yeterince yapılmıyorsa nasıl olsa atıklar bir şekilde değerlendiriliyor, benim de atık çıkarmamda hiç sakınca yok diye düşünebiliyoruz. Bunu ne yazık ki ekoloji çalışmalarında üzülerek gözlemedik.

Hata yaptığımızda tabi ki özür dilememiz gerekiyor. Ama asıl yapmamız gereken bu hatanın oluşmasına neden olan ortama neden olmamak, neden olunduysa bu hatanın yeniden oluşmaması için olması gerekeni yapmaktır. Sürekli özür dileyerek pek bir yere varılmayacağı gibi sürekli geri dönüşüm projelerini üretmek de bizi bir yere götürmeyecektir.  Bunun yerine sorunun baştan çıkmaması için genç beyinleri yönlendirmemiz gerekiyor.

Bu konuyu dilim döndüğünce sevgili eğitimcilerin ve dostların dikkatine sunmak istedim.

Erol B. Scott
www.erolbenjamin.blogspot.com

Not: Okunması önerilen bir yazı:
http://patikayolculari.wordpress.com/2009/10/12/kompost-yapimi/

Jiva Yoga Kampı (12-16 Ekim 2011)

01/09/2011 by

Jiva’nın Patika misafirleri için  hazırladığı bu dopdolu Yoga kampında, Didem’in Dinamik Tao Vinyasa Serileri ile  güne enerji ile dolarak başlayabilir; akşam üzerleri de Derya’nın Yin Yoga  dersleri ile günün yorgunluğunu atabilirsiniz.

Şimdiden planlarınızı yapın; hem dinamik Tao Vinyasa serilerinin enerjisini,  hem de Yin Yoga’nın rahatlatan, arındıran serilerini deneyimlemenin keyfini  yaşayın.

Tao  Vinyasa Serileri

Paul ve Suzee Grilley’nin  geliştirdikleri ve Yin Yogayı dengeleyen akışlar 3 temel seriden oluşmaktadır  (Altın Tohum, Savaşçı ve Uçan Ejderha). İçerisinde Martial Arts ve modern dans etkileri taşımaktadır. Bedenlerin anatomik farklılıklarının özellikle dikkate
alındığı serilerde içe dönük bir tavırla, bedenin ritminde hareket edebilmenin özgürlüğünü sunmaktadır.Tao Vinyasa Yoga serileri her yaş ve seviyedeki katılımcı için uygundur.

Yin Yoga

Bedendeki Yin enerji üzerinde çalışan bir yoga stilidir. Bütün yoga çalışmalarında öncelikli olarak kaslarla
çalışılır. Yin Yoga’da ise, asanalarda kaslar uzun süre pasif bırakılarak, çalıştırılması çok zor olan eklem ve bağ dokularını esneten pasif egzersizler ile çalışılır.

Hem meditatif, hem de esnemek için uygun bir Yoga disiplinidir. Aynı Yin ve Yang’ın evrende birbirlerini tamamlamaları gibi, Hatha Yoga ile birbirini çok iyi tamamlayan bir yoga çalışmasıdır. Yin Yoga tüm “Yang” Yoga çalışmalarını hem fiziksel, hem de
enerjetik anlamda destekler.

Yin Yoganın Faydaları: Yin Yoga ile yapılan pasif egzersizler, dinamik Hatha Yoga’nın da göz ardı edilemez bir  tamamlayıcısı niteliğindedir; Yin Yoga ile diğer Yoga veya fitness çalışmaları kazandığınız esneklik daha kalıcı olur; Temel anlamda üst bacaklar, kalçalar ve omurga çevresindeki bağ dokuları hedefler; Yin Yoga anti-aging için oldukça etkili bir yöntemdir; Yin Yoga duruşlarında uygulayabildiğiniz kadar (5-10 dakika) uzun süre kalarak, normalde çalıştırma imkanı bulamadığımız bağ
dokulara, prana (yaşam enerjisi) ve kan akışı sağlanır. Bu sayede esnekleşen eklemlerimiz sayesinde yaşam enerjisi tıkanmadan, vücudumuzdaki enerji kanallarından rahatça akar. Böylece fiziksel olarak yaşlanma gecikirken, sinir sistemimiz de dinç kalır; Omurga, bel ve eklem sağlığı için faydalıdır; Yin Yoganın enerji bedenimiz için iyileştirici, terapiye dönük bir etkisi vardır;
Bedeni ve zihni uzun süreli meditasyona oturmak için hazırlar; Yin Yoga her yaş için uygundur.

Günlük Akış

08:00-08:30 Meditasyon (Didem)

08:30-10:00 Tao Vinyasa (Didem)

10:00-11:00  Kahvaltı

11:00-17:00 Serbest zaman (bakir doğanın keşfi, masmavi deniz keyfi, bahçede çalışma ya da sadece durmak için)

17:30-19:00 Yin Yoga (Derya Demirdere)

19:30-20:30 Akşam yemeği

*İlk ve son gün için ders saatleri, kampa varışlar ve kamptan ayrılış saatlerine göre değiştirilebilir.

Didem Oylumlu

Yoga ile 5 yıl önce Amerikalı ünlü Yoga Hocası Sierra Bender’ın öğrencilerinden, Özlem Liz Vardan sayesinde tanıştı. Yaşadığı sağlık problemlerini azaltmak amacıyla Yoga çalışmalarına devam etti. O dönemden itibaren Yoga ve Meditasyon yaşamının vazgeçilmez bir parçası oldu.

Alanındaki önemli hocalardan  aldığı Yoga ve Meditasyon eğitimlerin yarattığı gelişim ve değişimin etkisi ile deneyimlerini paylaşmak amacıyla 2009’da Jiva Yaşam Atölyesi’ni kurma kararı aldı.

2010’da Berivan Aslan’dan “Tao Vinyasa Eğitimi”; 2011’de Mey Elbi’den “Om Yoga Stilinde Vinyasa Flow Eğitimi” ve “Ellerle Yönlendirme ve Dokunma Sanatı” eğitimlerine katılan Didem, bugün Kurucu Ortak ve Yoga Alliance Sertifikalı Hatha Yoga Eğitmeni olarak çalışmalarına Jiva Yaşam Atölyesi’nde devam ediyor.

Derya Demirdere

Yoga ile 2000 yılında tanışan Derya, 2000-2009 yılları arasında Yoga çalışmalarına devam etti.  Yine aynı dönemde Yoga’nın yanı sıra Tai Chi  eğitimleri de aldı. Derya’nın katılmış olduğu eğitimlerden bazıları;  2009  Amerikalı Usta Yoga Eğitmeni Sierra Bender’in öğrencilerinden, deneyimli Hatha Yoga Eğitmeni Özlem Liz Vardan’dan, Yoga Alliance onaylı “200 Saatlik Eğitmenlik Eğitimi”ni aldı.   2010 Ekim-Aralık – Berivan Aslan’dan “Tao Vinyasa Eğitimi”,

2011 Ocak-Şubat – Mey Elbi’den “Om Yoga Stilinde Vinyasa Flow Eğitimi”,

2011 Şubat – Mey Elbi’den “Ellerle Yönlendirme ve Dokunma Sanatı”,

2011 Nisan – Godfrey Devereux ile “Vinyasa Workshop”,

2011 Nisan – Defne Suman ile “Shadow Yoga Eğitimi”

2011 Haziran Berivan Aslan ile “200 Saatlik Yin Yoga Eğitmenlik Eğitimi”ni bitirdi.

2010 yılından itibaren özel Yoga dersleri veren Derya, Jiva Yaşam Atölyesi’nde Yoga dersleri vermeye devam etmektedir.

Ücret Bilgileri

Didem Oylumlu ve Derya Demirdere tarafından verilecek derslerin ücreti 300 TL olup Jiva üyelerine  250 TL; Jiva’dan daha önce eğitim almış tüm kişilere 200 TL’dir.

Konaklama ücretleri: (sabah ve akşam yemekleri, su ve bahçede yetişen bitkilerin çayları dahil)

– Duşu tuvaleti içinde olan iki kişilik taş odalarda kişi başı 1 gece 70TL

– 3-4 kişilik taş odalarda kişi başı 1 gece 40TL

– Çadırlarda kişi başı 1 gece 30TL

– Kendi çadırınızı getirip kalmak isterseniz fiyat almak için patikafaralya@yahoo.com a e-posta atınız.

– Katılım sınırlı olduğu için önceden patikafaralya@yahoo.com dan rezervasyon yapılması önerilir.

– Yerinizi kesinleştirmek için 150 tl ön ödemenin yapılması gerekmektedir.

Patika hakkında biraz bilgi

Patika, Fethiye’nin Faralya köyünde deniz ve ormanla kucaklaşmış bir coğrafyada yer alıyor. Yürüyüş mesafesindeki Kelebekler Vadisi ve Kabak Koyu ziyaretçilerin en işlek yürüyüş parkuru. Sabahları yogayla başladığımız güne dileyenler tarihi Likya Yolu patikalarını da keşifle devam edebilir, ya da orman içinden sessizce uzanan patikadan 10 dakika yürüyerek denize kavuşabilirler.

Konaklama için Patika sakinlerinin kendi elleriyle yaptıkları, içinde duşu ve tuvaleti olan taş odalardan çadırlara kadar çeşitli konaklama seçenekleri mevcut. Yerel ürünlerin kullanılmaya çalışıldığı, vejeteryan ağırlıklı, sağlıklı ve lezzetli yemekler de sizi bekliyor…

Organik tarım yapılan 5 dönümlük alanda, yoga kamplarından çocuk kamplarına kadar pek çok etkinliğin yer aldığı patika projesiyle ilgili özet bilgiye http://patikayolculari.wordpress.com/patika/
den fotoğraflarla birlikte daha fazla bilgiye ise www.patikadayolculuk.com
dan ulaşabilirsiniz.

Diğer Bilgiler

–Kamp her seviyedeki yoga uygulayıcısına açık olup, aileniz veya bir refakatçiniz ile geliyorsanız, yoga derslerine katılmayacak bireylerden yalnızca konaklama ücreti alınacaktır.

–Ders içeriği ile ilgili her türlü sorunuz için jiva@jiva.com.tr adresine  e-posta atabilirsiniz.

–Konaklama, rezervasyon ve Patika ile ilgili soruları Erol Scott’tan telefonla (533 650 80 70) ya da patikafaralya@yahoo.com dan
e-posta ile öğrenebilirsiniz .

–İlk ve son gün için ders saatleri, kampa varışlar ve kamptan ayrılış saatlerine göre belirlenecektir.

– Ulaşım için http://www.patikadayolculuk.com/konaklama-ulasim.html den bilgi alabilirsiniz

–Yanınızda yoga mat ınızın dışında getirmek isteyeceklerinizle ilgili bilgileri aşaığdaki linkten alabilirsiniz: (http://www.patikadayolculuk.com/sikca-sorulan-sorular.html)

Burslu bir katılımcıdan mektup

01/09/2011 by

Sevgili Patika Yolcuları,

Ben ve benim kuşağım ve bizden sonra gelecek olanlar kirletilmiş ve kar hırsıyla didik didik edilmiş bir dünyaya açtık gözlerimizi
ve böyle bir dünyada hayata atıldık. Ben değil ama benim kuşağımdan bir çok genç en fazla annelerinin anlattığı masalardan öğrendi yeşili, maviyi, toprağı ve doğayı. Biz beton binalar ve rutinleşmiş, kendine ve doğaya yabancılaşmış insanlarla tanıdık “insanı”. Oysa içimizde bir yerde bir his vardı bize usulca fısıldayan; diyordu ki: ”Böyle olmak zorunda değildir belki de, belki de daha insanca bir dünya olabilir hatta olmalı sanki…”

Belki de buydu bizi kendimize ve “insana” dair düşünmeye zorlayan. Sabah 8’de işe giden akşam 6 dedin mi eve gelen, yorgunluktan ve karmaşadan robota dönen annelerimizi babalarımızı gördükçe dedik ki “Biz böyle olmayalım,biz hayata bir gedik
açalım. Güzel insanlar tanıyalım,güzel bir dünya hayal edelim.”

İşte beni Patika’yla, oradaki güzel insanlarla tanıştıran yine böylesine güzel bir insandı,sevgili hocam… Biz de şehir insanıydık
neticede, burun kıvırdığımız o rutinin tam orta yerindeydik. Ama hala kaybetmediğimiz, kaybetmemek için kendimizle savaştığımız güzellikler vardı içimizde. Diyorduk ki nihayetinde üniversitedeyiz,özgür düşünceler üretmeli özgürce konuşabilmeliyiz. Ama her seferinde bizim küçücük yumruklarımızla yıkamayacağımız duvarlara çarpıyorduk. Biz doğayı sevelim istiyorduk, doğa vahşice talan edilirken bir şey yapalım istiyorduk, Anadolu’nun güzel insanları suyunu toprağını kaybetmesin Anadolu Anadolu olarak kalsın istiyorduk ama bize diyorlardı ki daha önemli şeyler var,memleketimiz kar etsin! Hiç pes etmek istemesek de bazen duvarlar çok güçlü geliyordu. Kendimizle ve bütün bir dünyayla uğraşırken yoruluyorduk. Halbuki bir durup dinlenebilsek bir bizim gibi insanların varlığını hissedebilsek güç toplayacaktık yine, inancımız çoğalacaktı. Üretebilsek,bir şeyin de ucundan biz tutsak bir delik açacaktık kendi dünyamızda ki bu gedik büyürdü biliyorduk. Çocukluğumuzdan kalmış toprak kokusunu özlüyorduk, bahçeden kopardığımız domatesin kokusu hala anılarımızdaki en güzel kokuydu. Bir yer olmalıydı o kokuyla tekrar buluşabileceğimiz. Sevgili Hocam Patika’dan ilk söz ettiğinde çocukluğumdaki kokular doldu burnuma yine. Şanslı olmalıyım her şeye rağmen çok güzel insanlar çıkarıyordu önüme.

Böylece bir tatil günü bavulumu yanıma alıp garlarda, duraklarda geçirdiğim birkaç geceden sonra o güzelim Faralya’ya ulaştım, hayatım boyunca üzerimde iz bırakacak birkaç gün geçirdim orada.

Bence Patika’nın en güzel tarafı hiçbir zaman kendinizi misafir gibi hissetmemeniz. Patika’ya bir ziyaretçi olarak gitmiştim ama kendi evimde gibiydim hatta uzun zamandır rahat olabildiğim ilk yerdi. Sabah kalkıp o güzel deniz ve toprak kokusunu içine çekmek, odanın kapısını açtığında karşına ilk çıkan şeyin pırıl pırıl bir gökyüzü ve masmavi bir deniz olması insanın içini mutlulukla dolduruyordu. Şehir hayatının kaskatı hale getirdiği vücutlarımızı esnetmek için Erol’un yaptığı yoga eğitimleri, beraber yoga platformu için diktiğimiz etekler, herkesin emeğiyle hazırlanan yemekler, hep beraber yıkadığımız bulaşıklar… Patika’da hiçbir şey çöp değildi hiçbir şey işlevsiz değildi. Patika unuttuğumuz belki de hiç tanıyamadığımız güzelim doğayla buluşturdu bizi. Hem gönüllü olarak orada bulunanlar hem Patika’nın daimi yolcularıyla tanışmak çok büyük bir zevkti. Hepsi ayrı bir dünya hepsi ayrı bir güzellik barındırıyordu içinde…

Hayatımda açtığınız küçük gedik için teşekkürler… İşte tam ihtiyacımız olan şey…

Zozan

Dilimin sustuğu, ruhumun konuştuğu bir yerdeyim!

01/09/2011 by

Büyüleyici güzellik yolla başlıyor. Kıvrıla kıvrıla dağ  yolunda giderken, minibüsün sağ arka tekeri her an yoldan kayıp gidecek gibi. Zor  ulaşılan yerleri severim çünkü  kolaya kaçanlar oralara hiç uğramazlar. Camdan baktığınızda aşağısı alabildiğine turkuaz, pırıl pırıl bir deniz. İrili ufaklı minik adacıklar bir göz ucu ötesinde.. Bir tabloya sığdırılmış harika bir manzara gibi. Oysa ufka kadar uzanıyor bu güzellik..  Her yol kıvrımında farklı bir manzara heyecanı, gözler hep camın dışına odaklı. Şimdi ne göreceğim
merakı. Kelebekler Vadisi’ni geçerken yolcular ayakta, fotoğraf makineleri iş başında J Ve yol sonunda varıyor Patika’ya.

İner inmez önce bir durup bakıyorum denizden yana.. Yine o müthiş duygu. Bir adada gibiyim adeta. Ağaçların denizle buluşması, sanki bir kıyı şeridi hiç yokmuşçasına. Hemen ardından yaşadığım o boşluk hissi ve rahatlama. Enerji bir anda içimde yükseliyor, tebessüm yerleştirip dudağıma ufak ufak adımlıyorum yoldan aşağı doğru Patika’ya. İşte hemen orada! Şu halattan öteye attım mı adımımı , gerçek dünyaya “merhaba” J Ah tabii ufak bir burukluk var tabii aslında, ne de olsa özlüyorum Koza’yı hâlâ, yokluğu hemen belli etti kendini, halatı aştım ama o gelmedi!  Güler yüzle, sevgiyle kucaklıyor  insanı Patika dostları. Buranın hem
sohbetlerine doyulmaz, hem de sessizliğine! Dilediğiniz renkler mevcut hem doğasında hem insanında; sevdiğinizden, ilediğinizden sürünün, boyanın özgürce. “Sen” in ve “Ben”in olmadığı, “Biz”in var olduğu bu yerde yaşanan yolculuğun tadı duyumsanıyor ancak kalpte! Gece iyice çöktüğünde, günün manzarasındaki o boşluk hissi yine sarmaya başlıyor beni, bu defa biraz daha düşünceli.  Şehir ortamının her türlü kalabalığından yorulan gözlerim ve ruhum bu boşluk hissiyle arınıyor gecenin  ıssızlığında. Yoldaşım ay ve yıldızlar, seyrim deniz ve orman.   Bazı gecelerse el ele gönül gönüle tüm günümü geçirdiğim dostlar J
Ardından gelen  dinginlik, huzur  ve uyku… Uyku dedim ya öyle saatlerce değil, az! Yetiyor!  Beden dinlenmiş, enerji tazelenmiş olarak yani kısacası demem o ki tertemiz bir sayfa gibi başlıyor insan yeni güne… Umutlu, mutlu, huzurlu, capcanlı ve bugün neler getirecek heyecanıyla…

Günler dönüp de dönüş vakti yaklaştığında yine gözlerim fotoğraf makinesi gibi çalışıyor, beynim kayıtta. Kucaklaşmalarla ayrılırken “patika” yı var etmeye çalışanların, toprağın ve yağmurun  emeği olan Melisa çayım çantamda, sağ olsunlar!  Dostların
sevgisi  ve dilediğimce sürünüp boyandığım renkleriyse yüreğimde ayrılıyorum. Şimdilik!PATİKA hakkında öyle çok söz var ki aslında, ama uzun uzun anlatmak boşa çaba. Sadece git, gör ve YaŞa!

 Sevgiyle…

Tûbâ  Işık Eroğlu, Ağustos 2011

Gonca’yla 4 gece 5 gün Yoga ve Dans tatili (10-14 Eylül)

01/09/2011 by

Gonca Gümüşayak

Gonca’nin Dansla Yogayla  Dersleri nasil  geçer?

Yoga ve meditason deneyimini, doğduğu andan itibaren dans ve hayata doğaçlama yaklaşımıyla bilrleştiren Gonca Gümüşayak, sizi hem hareketin dinamikliğine hem de durağanlığın  ulaşılmaz kaçınılmazlığına davet ediyor. Hareket ve durağanlığın birbiri içinde olduğu, biri olmadan diğerinin var olamayacağı bir yerde ying ve yang bizleri bekliyor… Doğadan ve farklı enerji kaynaklarından besleneceğimiz bu  tatilde bedenimize, kendimize ve hayallerimize doğru yolculuğa çıkmanın tam vakti…
Patika’da, adım adım hepbirlikte…
Akışımız şöyle olacak:
- sabah yogası, anatomi, hareket ve nefes bütünlüğü (release , aleksandre, feldenkrais etkileri)
- sağlıklı beslenmenin bu bütüne (beden-zihin-ruh) hizmeti , doğal kahvaltı, bitki çayları… karpuz peynir yazı…
- öglen dinlencesi- yüzme, kumsal oyunları:) isterseniz..
- öğleden sonra (her ögleden sonra)  farklı bir tema ile beden
Doğaçlama Atölyesi. Release Metodu ve Contact Improvisation, Body Mind
Centring Constructive Rest, potansiyel dinlenme pozisyonundan
hislerimize, oradan harekete, dinamikten yeniden durağanlığa… ama arada
mutlaka içimizdeki “fırlamayı fırlatmaya” davet ediyorum sizleri:)
kendi hislerimizden ve grubun dinamiklerinden faydalanarak gerçekleştirecegimiz 5 günlük workshopumuzun temel
konuları; :görme/ görmeme / gözlemleme
:duyma/ dinleme/ yanma yanılma, yanıt verebilme :dokunma
:ağırlığım nerede, ya seninki?
dinamik ağırlık aktarma egzersizleri
:Sesim nereye kaçtı, haydi onu saklandığı yerden çıkarmaya…. Sağ ve
sol akciğerlerin eşit çaılştığı doğal nefese izin vermeye ve bunların
hepsini dansın özgürleştirici yönü ve yogayla kucaklamaya davet ediyorum sizleri…
Dansla, Yogayla…
4  gece 5 gün Gonca Gümüsayak tarafından verilecek derslerin
Günlük Akışi:
07:00 –  09:00 Yoga
09:30 Kahvaltı
10:30 – 17:00 Yürüyüş, öğlen yemeği, yüzme…
17:00 – 19:00 Yoga
19:30 Akşam yemeği
*Konaklama

Gonca Gümüşayak hakkında Bilgi:

1983,  İzmir doğumlu Gonca Gümüşayak, Karşıyaka Anadolu Lisesi (2001), ODTÜ Sosyoloji (2005),ODTÜ Çağdaş Dans Topluluğu (2005), Hollanda Artez Dans  Akademisi Dans/Koreografi bölümü (2008) mezunudur. Şu anda Mimar Sinan Güzel  Sanatlar Üniversitesi- Modern Dans Bölümü’nde ,Yüksek Lisans
yapmaktadır.
Hollanda’da  Dans eğitimi sırasında Yoga’ya başladı, Feldenkrais, Aleksander,  Kounter Teknikleri ile hareket duruş dinamikleri çalıştı.2010 Haziran  ayında Zeynep Aksoy ile Cihangir Yoga Hocalık Eğitmenlik “Independent  Yoga Network” programını tamamladı. Svagitto Liebermeister ile dinamik  meditasyon, Godfrey Devereux Vinyasa Yoga Metodu, Nichole Ohm,Zeynep
Aksoy, Mey Elbi, David Cornwell, Zeynep Çelen ile çalışmalarıyla Yoga  yolunda  ilerlemeye devam etti. Jonathan Urla ile “Yogilates” ( Yoga zihni,  Pilates bedeni) Atölyesinin ardından Pilates ve Dans pratiklerinin  Yogaya kazandıracağı etkilerin zenginliğini gördü ve kendi çalışmalarını  sistemli bir bütün halinde ” Yogayla Dans, DanslaYoga ” olarak sunmaya  karar verdi. MSGSÜ Modern Dans programından Anatomi bilgisi, Dans , Yoga  ve Pilatesin etkilerinin birlikte deneyimleneceği dersler
hazırlamaktadır. Akışı ve beden bütünlüğünü ön planda tutan rahatlama,  ayrıştırma, hareket, dinamik denge ve koordinasyonla bütünsel  birliktelik , zihinsel rahatlama ve yaratıcılık temelleri üzerine  kurguladığı derslerinde bedenin bütünsel sağlığını ön plana  almaktadır. 2010 yılından beri kurucusu olduğu “ Performance Planet”  performans sanatları proje ekibi ile birlikte artistik üretim  çalışmalarına devam etmektedir.
www.goncagumusayak.com
http://goncagumusayak.wordpress.com
Daha detayli sorulariniz icin: ggumusayak@yahoo.com
Patika hakkında biraz Bilgi
Patika,  Fethiye’nin Faralya köyünde deniz ve ormanla kucaklaşmış bir coğrafyada  yer alıyor. Yürüyüş mesafesindeki Kelebekler Vadisi ve Kabak Koyu  ziyaretçilerin en işlek yürüyüş parkuru. Sabahları yogayla başladığımız  güne dileyenler tarihi Likya Yolu patikalarını da keşifle devam  edebilir, ya da orman içinden sessizce uzanan patikadan 10 dakika  yürüyerek denize avuşabilirler.
Konaklama  için Patika sakinlerinin kendi elleriyle yaptıkları, içinde duşu ve  tuvaleti olan taş odalardan çadırlara kadar çeşitli konaklama seçenekleri mevcut. Yerel ürünlerin kullanılmaya çalışıldığı, vejeteryan  ağırlıklı, sağlıklı ve lezzetli yemekler de sizi bekliyor…
Organik tarım yapılan 5 dönümlük alanda,  yoga kamplarından çocuk kamplarına kadar pek çok etkinliğin yer aldığı patika rojesiyle ilgili özet bilgiye http://patikayolculari.wordpress.com/patika/den
fotoğraflarla birlikte daha fazla bilgiye isewww.patikadayolculuk.com dan ulaşabilirsiniz.
Diğer Bilgiler:
–Kamp her seviyedeki yoga uygulayıcısına açıktır.
–Ders içeriği ile ilgili her türlü sorunuz için ggumusayak@yahoo.com’a e-posta atabilirsiniz.
–Konaklama,
rezervasyon ve Patika ile ilgili soruları Erol Scott’tan telefonla (533  650 80 70) ya da patikafaralya@yahoo.com dan e-posta ile
öğrenebilirsiniz .
–  Ulaşım için http://www.patikadayolculuk.com/konaklama-ulasim.html den bilgi alabilirsiniz
–Yanınızda yoga matınızın dışında getirmek isteyeceklerinizle ilgili bilgileri aşağıdaki linkten alabilirsiniz:
(http://www.patikadayolculuk.com/sikca-sorulan-sorular.html)

Bir altın madeninin getireceği yıkım…

30/08/2011 by

Kazdağları’nın kuzey yamaçlarında, Bayramiç’in doğusu, Evciler’in
kuzeyi, Etili’nin güneyi ve Çan’ın güneybatısında yer alan Ağı Dağı ve
çevresinde 10 yıllardır sürmekte olan altın arama çalışmaları belli bir
aşamaya geldi.

Birçok kere el değiştiren bu proje, sonunda iki yıldır Kanada’da
kurulu ve Toronto Borsası’nda kayıtlı olan Alamos Gold Inc. adlı
şirketin elinde.

Şirketin kendi web sayfasında ve Toronto Borsası’na sunduğu rapor ve
bildirimlerde verdiği bilgilere göre 2013 yılında üretime geçilmeye
hazırlanılıyor.

Şirketin Türkiye dışında bir de Meksika’da altın işletmesi var. Kendi
ülkesinde faaliyet göstermiyor ama, ülkemizde Ağı Dağı dışında yine bu
yörede Kirazlı’da da geliştirmekte olduğu sahalar var.

Şimdi ÇED süreci başlatılmış olan Ağı Dağı ruhsatlarında birçok yatak
bulunmuş. Şimdilik masaya getirilen yalnızca Babadağ ve Delidağ
yatakları. Burada ayrıca, en ileri gideni Çamyurt olmak üzere Tavşan,
Ayıtepe, Ihlamur ve Yangın Kulesi sahalarının araştırmaları da sürüyor
ve zaman içinde bunların da hepsi ya da çoğu işletme konusu olacak ve
yavaş yavaş bugünkü dosyaya eklenecek.

Şimdilik bize küçük bir proje gösterilip bunun yıkımlarına alıştırılmaya, kanıksatılmaya çalışılıyoruz.

Babadağı ve Delidağı yataklarında birer açık maden ocağı açılacak;
bunlardan çıkarılan cevher kırılıp Babadağı Ocağı yakınındaki işleme
tesisine taşınacak, burada ufalanıp yakındaki yığın liçi alanına serilip
siyanürlü sularla yıkanacak, bu sular başka kimyasallar, aktif kömürle
işlenip ham altın çıkartılacak ve Avrupa’daki rafinerilere götürülecek,
orada temizlenip borsalarda satılacak. Bu iş en çok sekiz yıl sürecek .
Buradan giden altın, gümüş ve başka bazı nadir (ve çok değerli)
metallerin tamamı 40 tonu bulmayacak.

Geride, içinde cevher var diye 68,5 hektar (yaklaşık 700 dönüm, 0,7 km2)
yer kaplayacak olan iki büyük ocaktan kazılıp çıkarılan, ufalanıp
işleme tesisine taşınan, orada öğütülüp siyanürlü sularla yıkanan ve 91
hektar (910 dönüm, 1 km2’ye yakın) yere yayılıp 100 m
yüksekliğe varacak kadar biriktirilen bir liç (sızdırarak yıkama) yığını
kalacak. Bu amaçla 67 milyon ton kaya işlenecek ve yalnızca 40 ton katı
madde yurtdışına gidecek, katılan kimyasallarla birlikte yer altından
çıkarılandan fazlası, kirletilmiş olarak Söğütalan köyünün yukarısında
bize bırakılacak.

Doğaya ve yaşam alanımıza olan müdahale bununla sınırlı kalmayacak. O, “içinde altın var” diye kazılıp çıkarılacak 67 milyon ton kayaya erişebilmek için, bir 58,5 milyon ton kaya daha kazılacak ama “bunlar ekonomik değil” diye ocakların yakınına, ekonomik olmayan kaya (EOK) depolama alanlarına, eski deyişle “pasa yığınları”na biriktirilecek ve orada bırakılacak.

Yani, Toronto Borsası’nda Alamos Gold paylarına para yatıranlar, 350
dolara mal edilip bugünlerde 1800 dolara satılacak olan altından edilen
kârdan para kazansın diye, Ağı Dağı’nda şimdilik 125 milyon ton kaya
kazılacak; yarısı parçalanıp havanın oksijeni, yağmurun suyuyla çevreye
asitli ve kanser yapıcı ağır metallerle yüklü sular (AKD) salacak
şekilde hemen orada depolanıp bırakılacak. Yarısı Söğütalan’ın
tepelerine taşınıp öğütülüp siyanür ve başka kimyasallarla kirletilmiş
bir durumda 90 hektar alanda 100 m yükseklikte bir yığın halinde
bırakılacak, sonsuza kadar çevreye kirlilik yayacak. İşletme sırasında
kullanılacak olan siyanürün yarıya yakını daha o dönemde gazlaşıp
çevreye yayılacak, yayılan hidrojensiyanür (HCN) yavaş yavaş azot
gazlarına, o da nitrikasite dönüşecek ve çevredeki kayalarda durgun
bekleyen arseniği çözüp sulara, tozlara salacak.

EOK depolama sahalarından sızan sular asitli, ağır metallerle yüklü
(AKD) olacak, yakın köylerden başlayıp bütün Kocaçay ve Menderes akarsu
havzalarına, bu arada Çanakkale çiftçisinin can damarı olan sulama
barajlarına kirlilik taşıyacak; işletme sırasında Ağı Dağı’nın bütün
ağaçları, 1744 hektar alandaki bütün ağaçlar kesilecek ve kim ne derse
desin bir daha orada ağaç yetişemeyecek. İşletmeden çevreye yayılan
tozlardan da kalan ağaçlar ve yakın köylerin tarımsal ürünleri zarar
görecek. Ağı Dağı merkez olmak üzere geniş bir alanın yaban yaşamı göçe
zorlanacak, yöreden her eksilen canlı türünün öteki hayvansal ve
bitkisel yaşama olan katkıları eksildikçe kalanlar da ya yozlaşacak ya
da göçecek.

Uşak Eşme’de olduğu gibi ilk kaçanlar arılar olacak, yaban ve meyve
ağaçlarının döllenmesi aksayacak; daha sondajlar başladığında kirlenip
kullanılamaz olan çevre köylerinin içme suyu kaynakları artık ölüm
saçacak. Çevre köylerinin sulama suyu kaynaklarına Alamos Gold ortak
olacak, şimdilik söylemeseler de yılda en az 3 milyon ton su
tüketecekler ve bu su yöre çiftçisinin kullandığı sudan eksilecek…

Alamos Gold ve onun güzellemecisi Golder Associates’in sözüne
bakarsanız ya bunu yapacaksınız ya da çok büyük getirilerden,
kazançlardan olacaksınız. Onların söyleminde, “bu işletme açılmazsa biz 1 milyar 715 milyon dolar kârımızdan oluruz” denmiyor. Bunun yerine, “Türkiye dışarıdan yılda şu kadar altın alıyor, bu işletme bunun bir bölümünü sağlar”
diyorlar. Üstelik ülkemiz yılda 200 ton altın dışalımı yaparken, onlar
kendi üreteceği metal, dışalımın daha büyük payı olarak görünsün diye
dünya ekonomik bunalımı döneminde yılda 50 tona düşen dışalım anılıyor.
Alamos Gold’un sekiz yılda üreteceği altının toplamı bizim 2,5 aylık
altın dışalımımız. Yani, yılda dışarıdan aldığımız altının yalnızca
40′ta biri, yılda yalnızca 9 günlük dışalımımız kadar altın üretecekler
ve buna tamah etmemizi istiyorlar.

Çalıştıracakları 350 kişi 10 yıl sonra kanserlerle boğuşacak

Üstelik,  bizim toprağımızın altından çıkarılacak altın yurtdışına götürülüp yine
bizim kuyumcularımıza dünya altın borsası fiyatlarından satılmayacak
mı? Satılacak. Burada rafine edilse bile bizim kuyumcularımız altının
onsunu maliyet fiyatı olan 350 dolardan değil, bugünkü gibi borsa fiyatı
olan 1800 dolardan almayacak mı? Alacak. Çıkarıp satan, kazancını
burada mı harcayacak, burada yeni yatırımlar mı yapacak? Hayır.
Devletimize çok mu vergi verecek? Hayır. Burada kurulu olan Kuzey Biga
Madencilik AŞ ham altını ana şirketi olan Alamos Gold Inc’e elbette
düşük fiyattan satacak ve ya zarar gösterecek ya da çok az kâr gösterip
çok az vergi verecek. Asıl vergiyi, Kanada Hükümeti toplayıp bize dua
edecek.

Bu ülkeye yalnızca, derinlikleri 100 m’yi geçen ve 700 dönüm yeri
kaplayan iki çukur, yüksekliği 100 m’ye ve kapladığı yer 900 dönüme
ulaşacak olan siyanürlü atık yığınları, ormanları kesilmiş bir dağ,
bunun yamaçlarında iki yerde çevreye asitli ve ağır metalli sular
salacak olan toplam 800 dönüm yer kaplayacak olan EOK atık yığınları
kalacak.

Bize bir faydası da sekiz yılda en çok 350 kişiyi çalıştıracak
olmaları imiş. Bir de ihtiyaçlarını yöredeki marketlerden
karşılayacaklarmış. Şimdi çalıştıracakları 350 genç ve güçlü insanın
10-15 yıl sonra hangi kanserlerle boğuşacak olacağı ve bakımları için ne
kadar para harcanacağı, daha önemlisi onların ve yakınlarının ne acılar
çekeceği ve o düşkünlükleriyle nasıl geçineceklerinden söz etmiyorlar.

Bu işletmenin ÇED süreci yeni başlatıldı

Şimdilik yalnızca Temmuz ayında hazırlanıp Bakanlığa verilen “ÇED
Başvuru Dosyası” var bilgi olarak. Son derece üstünkörü hazırlanmış.
Kapağı bile 1,5 yıl önce uluslar arası uzmanların Alamos Gold bu sahayı
alırken ona bilgi sağlamak için hazırladıkları raporun kapağıyla aynı.

Henüz hiçbir araştırma bilgisi vermiyorlar (biraz yörede yaşayan
bitki ve hayvanlarla ilgili genel bilgiler var). Yapılmış ve yapılacak
çalışmaların sonuçlarını hazırlanacak ÇED Raporu’nda vereceklermiş.

Çevreye verilecek zararlar, su tüketimi, yayılacak zararlı toz, gaz
ve suların nerelere yayılıp nerelere ne kadar erişeceği, asitli su
oluşumunu nasıl önleyebilecekleri, yamaçlarda oluşturacakları zehirli
yığınların kayıp kaymayacağı, heyelanlanıp heyelanlanmayacağı,
yeraltısularını kirlenmeden nasıl koruyacakları, depreme karşı ne önlem
alacakları, Ağı Dağı’nı nasıl eski durumuna getirecekleri, kazıp
eleyecekleri kayalarda altın ve gümüşten başka nelerin bulunduğu,
atıklarda nelerin olacağı, market sahiplerinin dışındaki yöre halkının
eline ne kalacağı, ne kadar siyanür kullanacakları, yöredeki barajlara
ne gideceği, daha bir dizi sorunun yanıtı henüz yok.

Bakanlık’tan gizlediklerini halka mı anlatacaklar?

Pekiyi, Salı günü Söğütalan Köyü’nde ne anlatacaklar? Henüz
kendilerinin bile bilmediklerini ya da Başvuru Dosyası’na yazmayıp
Bakanlık’tan bile gizlediklerini ilk kez halka mı anlatacaklar.

Bu Dosya’da olan bilgiler daha şimdiden kadük oldu. Yukarıda
alıntılanıp teşhir edilen sayılar hep değişti. Çünkü Şirket, değerleri
düşen hisse senetlerini yeniden değerlendirebilmek ve bunlara zaten
yatırım yapmış olan kendi müşterileri paylarını satmasın diye daha geçen
hafta, 16 Eylül günü borsaya gönderdiği bilgi ile rezerv değerlerini
arttırdı bile. Dosyada, bu değerleri değiştirdi. Kesin ve muhtemel
rezervini biraz azalttı ama buna tahmini bir rezerv ekleyip toplamı 1
milyon 373 bin 764 ons’tan 1 milyon 682 bin 649 ons altına yükseltti.
Yarın ne olur, bilinmez.

Ama, öngörülen kazı miktarlarının, kimyasallarla işlenecek
malzemenin, kullanılacak siyanürün, suların, enerjinin ve başka
kimyasalların miktarlarının artacağı kesin.

Üstelik bunlar yalnızca Ağı Dağı’ndaki Baba ve Deli Dağ Ocaklarıyla
ilgili. Ağı Dağı’ndaki Ihlamur, Ayıtepe, Tavşan, Yangın Kulesi ve hele
hele Çamyurt yatakları da işletmeye girince bugün söylenenlerle
kıyaslanamaz bir yıkım geliyor ama durun hepsi bu da değil. Şirket daha
kendisinin ya da başkalarının Çan’ın kuzeyindeki Doğancılar, Etili’nin
doğusundaki Tepeköy, Ağı Dağı ile Çanakkale arasında Kirazlı sahasındaki
bir dizi, Ağı Dağı ile Kirazlı arasındaki Pirentepe ve Halilağa,
Kirazlı ile Çanakkale arasındaki Bodurlar ve Dededağı, Ezine’nin
kuzeyindeki Akbaba, Kartaldağ, TV Kulesi ile Karıncalı yataklarını da
hedef gösteriyor. Kazdağları’nın, Biga Yarımadası’nın, Çanakkale’nin
havasıyla, suyuyla, toprağı ile, tarımıyla, insan sağlığıyla, toplumsal
huzuruyla ilgili fermanı hazır. Bunun ilk belgesi, ama hiçbir şey
söylemeyip, “sonra söyleriz” diyen belgesi şimdi Bakanlık’ta ve Salı günü Söğütalan halkına bunun masalını anlatacaklar.

Herhalde bir de, böbürlene böbürlene, kendilerine hizmet eden bilim insanlarımızı anacaklar. ÇED Dosyasında yaptıkları gibi: :

ODTÜ Jeoloji Mühendisliği’nden    Prof. Dr. Vedat Toprak

Doç. Dr. Mehmet Lütfi Sözen

Doç. Dr. Bora Rojay

Prof. Dr. Hasan Yazıcıgil

Prof. Dr. Zeki Çamur

İYTE İnşaat Mühendisliği’nden       Doç. Dr. Alper Baba

ÇOMÜ Biyoloji’den                               Prof. Dr. Varol Tok

Prof. Dr. Ahmet Gönüz

Gazi Üni. Fen Fak. Biyoloji’den      Prof. Dr. Hayri Duman

Prof. Dr. Zeki Aytaç

Prof Dr. Abdullah Hasbenli

Hacettepe Üniv. Fen Fak. Biyoloji’den        Doç. Dr. Zafer Ayaş

O bilim insanlarımız, hiç zahmet edip bu projeye vermiş olduğu hizmetleri “bilimsel araştırma diye savunmasın. Hiç zahmet edip, “Söylediklerimiz bilimsel ve teknik gerçeklerin ötesine geçmiyor, biz projenin bütünü için bir tavır almadık” demesinler.

Alamos Gold ve Golder Associates’e omuz vermişler ve şimdi adlarının arkasına sığınılıyor.

Hocalar gelip Söğütalan, Bayramiç, Çan, Etili, Evciler, Çanakkale,
Kazdağı halkına anlatsınlar verdikleri hizmet bu yöre halkına ve
doğasına mı, kendilerine mi, yoksa Alamos Gold’un hisse senedi
sahiplerine mi yarayacak? Ne yazık ki, yalnızca sonunculara yarayacak.

Anlatsınlar, üniversite öğretim üyelerinin yasal gelirleri
geçinmelerine yetmeyecek denli az. Üniversiteler piyasanın, sermayenin,
küresel kapitalizmin vereceklerine muhtaç. Onlar olmasa laboratuvarları
kapanır, hiçbir araştırma yapamazlar. Söylesinler, Üniversiteler yeniden
kamu kurumu olmadan, devlet desteği almadan yaşama dönemez, bağımsız
bilimsel araştırma yapılamaz, gerçekler araştırılıp, gerçekler
söylenemez.

Onlara bu yakışır

Bu ölümlü dünyada, bu kadarcık yürekli olunamazsa, bizlerden geriye ne kalacak?

Alamos Gold ve Golder Associates elemanlarının anlatmayacaklarını da
Balıkesir Balya’da, Uşak Eşme’de, İzmir Bergama’da, Kütahya
Gümüşköy’’de, Artvin Borçka’da, Erzincan Ilıç’ta yaşayan ve çok şey
gören halk anlatabilir. Hele hele dünyanın değişik yörelerinde yaşayan,
bir gün dünyanın başka bir yerlerinden gelen para babaları, iş
makineleri ve kimyasallarla yaşamları alt üst olanların başlarına
gelenler ne dersler taşıyor. Böylesi işletmelerden sinsi sinsi yayılan
yıkım ve ölüm bir yana, kazalarla aniden ortaya çıkan yıkımlar bile
olacakları bugünden bize gösteriyor. İspanya Sevilla’daki Los Fraies,
Romanya’daki Baia Mare, Kırgızistan’daki Kumtor, Macaristan’daki,
Bolivya’daki, Gana’daki, Tanzanya’daki, Şili’deki, Peru’daki, ABD’nin
ortasındaki sayısız atık barajı ya da siyanür kazaları, artık Ağı
Dağı’nın geleceğinde. Bunların hiçbirinde, buradaki liç alanlarının
Söğütalan Köyü’nün tepesinde durduğu gibi tipik bir canavar yoktu.

Bir “cinayete teşebbüs” ile karşı karşıyayız.

Hem de “seri cinayet

TAHİR ÖNGÜR

Jeoloji Yüksek  Mühendisi

Doğal Doğum Öncüleri Patika’da!

22/07/2011 by

“Annelik doğada  yaşamak gibidir”:

Doğal Doğum Öncüleri Patika’da! 

İçsel enerjinin, sağlığın ve ‘doğanın’ merkezi Patika, hayatımızın belki de en önemli anı olan “doğum” ve hayat enerjimizin ana kaynağı olan doğanın bir araya geldiği “Doğal Doğum, Reiki, Homeopati ve Refleksoloji” kampını açılmış enerji kanalları, atılan bolca kahkaha ve içilen türk kahveleri eşliğinde bitirmiş bulunmakta. 2007’de Ebe Asude Oflaz tarafından kurulan İstanbul / Beşiktaş merkezli Hamile Okulu’nun doğal bir ortamdaki ilk eğitim aktivitesi olan ve “Doğal Doğum Doğal Kalmalı” sloganı ile düzenlenen bu kampa ev sahipliği yapmış olmaktan Patika ailesi olarak çok gururluyuz.

Denizli, Adana, Kayseri, İstanbul, Muğla, Antalya gibi türkiye’nin değişik şehir ve hastanelerinden gelerek Patika’da buluşan ebeler 7 gün boyunca sabahları yoga, reiki, homeopati ve refleksoloji tekniklerinin annelerin doğal doğum yapmalarına yardımcı olacak inceliklerini üzerine eğitim aldı.

Pakistanlı homeopati uzmanı Dr. Muhammed Shafi, 7 yıldır Türkiye’de Refleksoloji eğitimi veren Almanya doğumlu Tatiana Rottenberg ve aynı zamanda Reiki eğitmeni olan Asude Ebe tarafından verilen derslerde bir araya gelen hem deneyimli hem de yeni mezun genç kuşak ebeler, tamamlayıcı tıp yöntemlerinin doğal doğum sürecindeki faydalarını hem teorik olarak öğrenip, pratik olarak uyguladılar. “Normal doğum annenin doğasına kodlanmıştır. Gereksiz sezaryanlar ile anne-çocuk sağlığı markete dönüşmemeli”  diyen Asude Ebe bu projenin ortaya çıkış macerasını şöyle anlatıyor:  “Ben anneliği doğada, doğanın zorluklarını ile birlikte yaşamaya benzetiyorum. Sizi içine çeken ve kendi şartlarına uymaya zorlayan bir şey annelik, tıpkı doğa gibi. Bu yüzden bu eğitimi özellikle Patika gibi her şeyi ile doğanın bir parçası olan bir mekanda yapmayı seçtik. Biz annenin doğasında Doğum sürecini medikal yardım olmadan geçirebilecek fiziksel ve ruhsal enerjinin var olduğuna inandığımız için yaptığımız eğitimlerde ‘en az medikal müdahaleli’ doğumun yöntemlerin arıyoruz. Bunu da en güzel yapabileceğimiz yer doğanın kendisi. Katılımcı ebeler aldıkları eğitim sonrası homeopati gibi yöntemleri hamilelik ve doğum sırasında kullanan Türkiye’nin öncü gruplarından biri olacak.”  Sabah yogasında yapılan özel hareketler ile ‘hamilelik, yaşam enerjisi ve vücut’ konusunda da taze bir keşife çıkan genç ve deneyimli ebeler dersler aralarında verilen molalarda  başlarından geçen ilginç doğal doğum anılarını türk kahveleri eşliğinde paylaşarak Patika’nın paylaşımcı ve  katılımcı ortamına çok güzel bir renk kattılar.

Homeopati, Reiki ve Refleksoloji nedir?

1755 yılında Almanya’da doğan tıp doktoru Christian Friedrich Samuel Hahnemann tarafından “Benzerinin ilacı benzeridir (similia similibus curentur)” anlayışından yola çıkılarak oluşturulan Homeopati semptomlar yerine hastanın kendisini iyileştirmeye odaklı bir alternatif tıp yöntemidir. Homeopatik tedavide, bitki, hayvan ve minerallerden elde edilen maddelerin seyreltilmesi ile oluşturulan ilaçlar vücudun doğal iyileşme gücünü tetiklemeyi amaçlar. “Rei” (Her şeyde var olan) ve “Ki” (ruhsal yaşam enerjisi) kelimelerinin bir araya gelmesinden oluşan reiki ise bedende meydana gelen enerji dengesizliklerini ve negatif enerji bloklarını çözerek ruhsal, bedensel ve fiziksel iyileşmeye odaklı bir pratiktir. Refleksolojiye göre ise insan ayağında her bir organa denk gelen belirli basınç noktaları mevcuttur ve bu noktalara belirli tekniklerle basınç uygulanması ile vücutta eşitli elektrokimyasal mesajlar oluşur ve bu mesajlar nöronların yardımı ile ilgili organı uyarır. Bu yöntemin özellikle panik atak ve depresyon tedavisinde tamamlayıcı etkisi olduğuna inanılır.

patika habercisi:)

patikafaralya@yahoo.com


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.