GDO Nedir? Nasıl Yapılır? Neden Korkulur?

17/02/2012 by

Çok tartışılan ancak anlaşılması zor bir şey GDO. Bu sebeple bu yazımda bunun ne olduğunu, olabildiğince anlaşılabilir bir şekilde anlatmaya çalışacağım.

Temel olarak kısaca şu iki tanımı yapalım:

Genetik değişim (GD) modern biyoteknoloji teknikleri kullanarak bitki veya hayvan gibi bir organizmanın genlerini değiştirmektir. Genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) genetik değişim yolu ile farklılaştırılan bir bitki, hayvan ya da diğer bir organizmadır. GD, geleneksel ıslah teknikleri ile yapılamayacak yollardan bir organizmanın genlerini değiştirebilir.

Benim birçok kişiye sorup doğru düzgün cevap alamadığım bir soru var:

Gen nerededir?

Evet sürekli bahsedilen, genetik bilgiyi de taşıyan bu çok önemli/gerekli şey gen nerededir ve nedir?

Bunu açıklamak için gelin büyükten küçüğe gidelim, temel biyoloji bilgilerimizi tazeleyelim:

Organizma: Canlı bir varlığı oluşturan organların tümüne denir. Örneğin insan organizması, kurbağa organizması, Elma ağacı organizması (ağacın bütünü)

Sistem: Aynı amaç için bir yapı sisteminde çalışan organların bütünüdür. Örneğin insan sindirim sistemi, kurbağa solunum sistemi, Elma Ağacı kök sistemi

Organ: Canlı bir vücuttaki dokuların bir araya gelerek anatomik ve işlevsel bir bütün oluşturduğu, belirli bir görev yapan ve sınırları kesin olarak belirlenmiş vücut bölümüne organ denir. Örneğin insan midesi, kurbağa akciğeri, elma meyvesi

Doku: Organları meydana getiren, şekil ve yapı bakımından benzer olup, aynı vazifeyi gören, birbirleriyle sıkı alâkaları olan aynı kökten gelen hücrelerin topluluğudur. Örneğin insan mide bağ dokusu, akciğer zarı, elma epidermis dokusu

Hücre: Bir canlının yapısal ve işlevsel özellikleri gösterebilen en küçük birimidir. Hücreler bir araya gelerek dokuları oluşturur.

Hücre, diğer yukarıdakilerden farklı olarak kendi başına da bir canlıdır.

Gelin şimdi hücrenin resmine bakıp genin ne ve nerede olduğuna buradan bakalım:

Resim 1: Teorik bir canlı hücrenin, teorik çizimi.

Evet, genin nerede olduğunu bulmak üzereyiz. Az kaldı.

Hücre bölünerek çoğalır. Yukarıdaki resimde gördüğünüz çekirdekçik, kromatin ipliğin yoğunlaşmış şeklidir. Bunlar hücre bölünmesi anında kısalıp, kalınlaşarak belirginleşir ve kromozom adını alırlar. Kromozom sıkışmış DNA’ dır. Görevleri, hücrenin yönetimini ve kalıtımı sağlamaktır. Her canlı türünde belli sayıda olup, zamanla değişmez.

Normal zamanda kromatin iplikçikleri halinde çekirdek içerisinde bulunan DNA, hücre bölünmesi sırasında sıkışarak kromozom şeklinde eşlenmiş hale gelir. Bir çizim ile anlatacak olursak:

Resim 2: Teorik bir canlı hücrenin, teorik bir kromozomunun teorik olarak çizimi ve DNA sarmalı.

DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) : Tüm organizmalar ve bazı virüslerin canlılık işlevleri ve biyolojik gelişmeleri için gerekli olan genetik talimatları taşıyan bir nükleik asittir.

İşte bir organizmanın nasıl oluşup nasıl işleyeceğinin tüm bilgisi bu DNA zinciri içerisindedir. Gen ise sözlük anlamı ile,

Gen: Bir kromozomun belirli bir kısmını oluşturan dizidir. (Yani kromozom üzerinde bir bölgedir)

Resim 3: Gen(ler)in nerede olduğunun basit tarifi

Yani gen kromozomun ya da DNA zincirinin uzun ya da kısa olabilen bir parçasıdır ve her bir gen organizmanın oluşumu veya işleyişi ile ilgili bir bilgi taşır. Kimi zaman organizmanın belirli bir özelliğinin bilgisi tek bir gen tarafından belirlenirken kimi özellikler birden çok gen tarafından belirlenebilir.

İşte bu noktadan sonra işler daha da karmaşıklaşıyor. Bir genin, bir canlının hangi özelliklerini yönettiğini ya da bir özelliğin bilgisinin hangi genlerde olduğunu bilmek çok zor. Örneğin insanlarda göz rengi:

İnsanlarda Göz Renginin Genetik Durumu

“Önceleri bilim adamları insanın göz rengini sadece bir çift genin belirlediğini düşünüyorlardı. Dolayısıyla bu düşünceye göre kahverengi göz dominant (baskın), mavi ise resesif (çekinik) olarak tanımlanmıştı. Günümüzdeyse artık bu düşüncenin doğru olmadığı, göz rengini belirleyen mekanizmanın daha karışık olduğu ve en az üç farklı gen tarafından kontrol edildiğini biliniyor. Bu genlerden ikisi 15. kromozom (bey 1 ve bey 2 genleri) biri ise 19. kromozom (gey geni) üzerinde bulunuyor. Bey 1 geni kahverengi göz rengi koduna, bey 2 geni kahverengi ve mavi göz rengi kodlarına (kahverengi ve mavi aletler), gey geni ise mavi ve yeşil göz rengi kodlarına (mavi ve yeşil aleller) sahip.

Her ne kadar bu bilgiler mavi yeşil ve kahverengi göz renginin genetik geçişini açıklasa da, diğer göz renklerinin nasıl oluştuğunu veya mavi göz rengine sahip ebeveynlerden nasıl olup da kahverengi göz rengine sahip çocukların doğduğu açıklanamıyor. Bu da henüz daha kanıtlanamamış ve göz renginin belirlenmesi mekanizmasında görev yapan başka genlerin de olabileceği mesajını veriyor.”

Burada vurgulamak istediğim asıl nokta, bırakın bir bitkinin ya da hayvanın genetiği değiştirildiğinde üretebileceği bilinmez maddelerin ne olabileceğini tahmin etmeyi; bilim şu anda insan göz renginin bile nasıl oluştuğunu ve hangi genlerce nasıl yönetildiğini net olarak bilememektedir.

Evet şimdi GDO’ nun nasıl yapıldığı ve dolayısı ile ne sonuçlara yol açabileceğini aydınlatabiliriz:

GDO Nasıl Yapılır?

GDO yapmak için temelde 2 yöntem var. Daha sık kullanılan “Ti plazmid” yolu ile ve diğer, “gen bombardımanı”. Daha net anlatabilmek için bir çizime bakalım:

Resim 4: Bitkilerde GDO yapımı. [Kaynak: Mirkov (2003) / http://bch.cbd.int/cpb_art15/training/module1.shtml indirme (30.01.2012) Tercüme Hakan Ozan Erzincanlı]

1. Safha: İstenen genlerin bitki hücresine verilmesi

Ti plazmid (Agrobacterium) Metodu:

Burada özellikle patates bitki köklerinde tümör yaptığı bilinen ve bitki hücrelerine sahip olduğu Ti plazmid (tumor inducing plazmid) aracılığı ile gen aktarabilen “Agrobacterium tumefaciens” adlı bir toprak bakterisi kullanılır.

Plazmid: Bakteri sitoplazmalarında (hücre duvarı ile çekirdeği arasındaki kısım) bulunan ve kromozom gibi davranan DNA’lar. Plazmid, kendi kendini eşleyebilen, kromozomdan ayrı bir DNA parçasıdır. Tipik olarak dairesel ve çift sarmallıdır.

Bu Ti plazmide bitkiye aktarılmak istenen gen (örneğin ot ilaçlarına dayanıklılık geni. Böylece örneğin mısır bitkisi yetiştirilirken üretici, otlara ve mısır bitkilerine dilediği kadar ilaç atacak ancak GDO mısırlara bir şey olmazken otlar ölcektir), bunun yanı sıra belirli bir tip antibiyotiğe direnç geni eklenir. Bu Ti plazmid, Agrobacterium Tumaficens’ e konulur. Sonra bir besi ortamında bitki hücreleri ve Agrobacterium Tumaficens birlikte yaşatılır. Agrobacterium Tumaficens özelliği gereği bu tümör yapıcı plazmidi bu sırada bazı bitki hücrelerine aktarır.

Bundan sonrası iki metotta da aynı olmakla beraber bu aktarım bir de gen bombardımanı metodu ile yapılır.

Gen Bombardımanı (parçacık tabancası) Metodu

İçerisinde belirli bir tür antibiyatiğe dayanıklılık geni de içeren istenilen genlerin DNA kodu ile kaplanmış parçacıklar (bunlar özel enzimlerle, örneğin Bacillus thuringiensis bakterisinden, alınır. Bu gen mısır iç kurduna zehir üretme bilgisini taşıyan DNA kodudur ve bu tip GDO’ lu mısırlara bakteri adının ilk harfleri eklenerek “Bt mısır” deniyor) bitki hücrelerine bir parçacık tabancası ile püskürtülür. Yani bu DNA parçaları bitki hücrelerine bombardıman yapılır.

2. Safha: İstenen genleri DNA’ sına eklemiş hücrelerin tespiti ve ayrıştırılması

Çizimde detayı verilmemiş olmasına karşın istenen gen parçacığının eklenmiş olduğu hücreleri tespit için hücreler antibiyotik ile muamele edilir. Genlerine antibiyotiğe direnç geni de içeren genleri almış olan bitki hücreleri yaşarken, genleri değişmemiş olan bitki hücreleri ölür. Canlı kalan hücreler ayrılarak alınır.

3. Safha: Seçilmiş hücrelerin çoğaltılması

Bu aşamada çeşitli besin ve hormonlarla bitki hücreleri yapay ortamda çoğaltılır ve kallus elde edilir. Kallus, organize olmamış parankinma hücrelerinin kitlesel yapısıdır. (örneğin ağaçların yaralanan kısımlarında yarayı kapatmak için oluşan kısımlar kallustur.)

4. Safha: Kallustan köklü filizcikler elde edilmesi

Kallusa önce kök geliştirici ve ardından yaprak geliştirici bir hormon verilir. Böylece filizcikler elde edilir. Bu aşamada totipotensi ilkesi çalışır. İnternette iyi bir tanım bulamadığım için tanımını ben yapayım:

Totipotensi: Tek bir hücrenin, sahip olduğu DNA bilgisi sayesinde tam bir organizma meydana getirebilme potansiyeli.

5. Safha: Köklü filizciklerden bitki elde edilmesi

Bu aşamada köklü filizcikler büyütülür ve zamanla toprağa aktarılır. Böylece genetiği değiştirilmiş bir organizma olan bitki oluşmuştur. Artık, örneğin bir Bt mısır ise,  bu bitkiyi yemeye çalışan mısır iç kurtları ölecektir. Çünkü bu bitkiye, aslında Bacillus thuringiensis bakterisinin sahip olduğu mısır iç kurduna zehir üretme yeteneği insan tarafından bahşedilmiştir. (Ve bu yeteneğe sahip bitki artık, bu çalışmaya yatırım  yapmış olan firmanındır.)

Peki GDO’ nun Tüketene Etkisi Ne Olabilir?

Tüm bu yukarıdakileri okuduysanız artık siz de bu konuda bir uzman sayılırsınız ve şimdi açıklayacağım kısımlar umarım daha kolay anlaşılır olacaktır.

Yukarıda insan göz renginin nasıl ve hangi mekanizmalarla oluştuğunun tam olarak bilinememesi (ve uzun süre tam olarak bilinmesinin mümkün olamaması, bilinse bile “tüm mekanizmadan” emin olmanın çok zor olması) gibi;

1- Bir bitki veya hayvanın da bir kromozomunda bir bölgenin değiştirilmesi sonucunda “o organizma ne üretir ya da önceden ürettiği neyi üretmeyi keser?” sorularının cevabını yanıtlamak çok çok zordur.

2- Genetiği değiştirilmiş organizma daha önce hiç bilinmeyen ve bir ihtimal doğada hiç var olmamış yeni maddeler (proteinler) üretebilir. Bunların özellikle uzun dönemde bu canlıları yiyenlerde ne gibi etkilere yol açacağını bulmak çok çok zor ve zaman alıcıdır.

3- GDO (transgenik) gıdaların özellikle tüketenin sağlığına zararlı etkilerinin olup olmadığını anlamak için risk analizleri yapılmaktadır. Ancak iyi bir risk analizi yapabilmek için metottan ziyade gerekli en önemli bilgi, olası etkilerdir. Örneğin 20 kromozomunda 50.000 gen içeren 2,5 milyar baz taşıyan mısır DNA’ sının bu genler aracılığı ile tam olarak neler ürettiğini (insan gözü örneğinde görüldüğü gibi bazı özellikler birden çok genin birbiri ile etkileşimi ile ortaya çıkar), bu genlerin korelasyonu ile neler üretebileceğini, genlerin yeri ve yapısında yapılacak yapay bir değişikliğin ne gibi sonuçlara yol açacağını bilmek mümkün müdür? Bu bilinse bile bundan emin olmak çok ama çok zor olacaktır. Çünkü bu bahsettiğimiz 50.000 gen içeren mısır da çalışmadan çalışmaya farklı çeşitlerde olduğundan (yani farklı mısır türleri ile GDO çalışmaları yapıldığından), ortaya akıl almaz bir olasılıklar listesi çıkacaktır ve bu olasılıkları tam olarak bilmeden, yetkin bir risk değerlendirmesi yapılamaz. Çıkan sonuçlardan bilimsel açıdan, istatistiki güvenilirlik payları ile bile emin olunamaz.

Durum Bu iken Neden Israrla GDO Yapılıyor?

Bence şu sebeplerden GDO yapılıyor:

1- Yukarıda anlattığım bu teknik bilgileri elde edecek teknolojik seviyeye ulaşmak büyük masraflara sebep olur. Temel olarak bilimciler, yapılan bu çalışmaların dünyaya ve insanlığa faydalı olduğuna önceleri kendileri ikna olur (yoksa meslekleri ve kendileri işlevsiz kalacaktır) ve sonra bu çalışmalar için finans desteği sağlayacak kurumları, şirketleri sonrasında beraberce hükümetleri ikna ederler. Bilimciler çalışmalarına para bulamazlarsa bu konuda gelişme olmaz (ya da finans kaynakları bulundukça, yavaş yavaş olur), bilim hazla ilerlemez ve bu bilimcilerin bildikleri bu kadar bilgi ve emek boşa gider. Ayrıca bilimciler bu yavaş giden gelişmeleri bekleyecek kadar sabırlı değillerdir. Bulunacak bu ilginç şeyler onlar hayattayken kendileri tarafından bulunmalı ve isimleri tarihe geçmelidir.

Öğrendiğiniz bir bilgiyi kullanmamanın bedeli var. Örneğin ben biyoteknoloji yüksek lisansı yaptım. Ancak GDO’ nun zararlı olduğunu ve asla yapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple bu konuda çalışıp gelir elde etmekten feragat etmeyi göze almak zorundayım. Doğruları savunmak kolay değil…

2- Bir firma bir mısıra sahip olamaz normalde. Örneğin A firması çıkıp da “xx mısırı” benimdir. Ben izin vermedikçe kimse bu mısırı ekemez, dikemez. Ancak benden satın aldıklarınızı ekip, dikebilirsiniz” diyemez. Derse saçma olur çünkü o mısır insanlığın hatta dünyanın hatta evrenin ortak mirasıdır. Ancak ilgili firma bu mısırın genlerini belirli bir yatırım yapıp da doğada asla var olamayacak şekilde değiştirirse bu mısırı sahiplenebilir. Evet genlerin 50.000′ de 1′ ini değiştirse de yeni mısır varyetesini sahiplenerek patentleyebilir ve bunun alımı-satımı ile ilgili tüm gelirlere talip olabilir.

Bu iki maddeden ötesi (GDO’ ların açlığa çare olacağı, verimi arttırdığı, daha sağlıklı gıdalar üretilmesine sebep olabileceği) firmaların ve bilimcilerin olası gelirlerini kaybetmemek için buldukları çeşitlemelerdir ve tümü kolayca çürütülebilir.

Sonsöz

GDO’ nun zararları ile ilgili soru geldiği zaman, cevabı yeteri kadar verebilmek için bu işin içeriğini de detaylı anlamak, anlatmak gerekiyor. Yoksa dinleyicilerin, uzmanlar grubu karşısında sürekli bir sorular yumağı içerisinde kafası karışıyor. Söz konusu bilgi eksikliği boşluğundan faydalanan konuşmacılar da nereden tutarlarsa istedikleri gibi konuyu anlatıyorlar.

Bu yazıda GDO yapım safhalarının sonuna kadar olan kısım (insan gözünün kalıtımı ile ilgili yaptığım kısa yorum hariç) tamamen yorumlarımı içermeyen bilimsel bilgidir. Burayı okuyarak GDO’ nun ne olduğunu, ne gibi etkileri olabileceğini kendiniz değerlendirebilir; uzmanlara soru sorarken bu bilgilerden faydalanabilirsiniz.

İnanılamaz bir karmaşa içerisinde akıl almaz bir düzen sağlayan DNA’ ya, insanların zorla ve hile ile müdahalesinin son bulması dileğimle…

Sevgiler ve saygılar Hakan Ozan Erzincanlı

http://www.tarimsal.com/makaleler/gdo_nedir_nasil_yapilir_neden_korkulur.htm

sitesinden Sevgili Ozan ardaşımızın yazısıdır.

“Genetiğiyle oynanan kültür”

05/02/2012 by

Bilmem haberin var mıdır Prenses ama Türkiye’de Eylül ayının sonunda “gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimine dair yönetmelik” diye bir yönetmelik çıktı. Bu yönetmeliğin izniyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) artık ülkeye rahat rahat girebilecek, ithal ve ihraç edilebilecek.

Süreç şöyle gelişti: Haziran ayında -tam da ben Türkiye’deyken- bir GDO (Ulusal -güya- Biyogüvenlik) yasa tasarısının taslağı ortaya atıldı bir anda (?!). Esasında, Ocak ayının başında

Tarım Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nde tasarı ile ilgili bir bileşenler toplantısı yapılıyor ve bu toplantıya -yeterince bileşen gibi görünmediklerinden olacak- Ziraatçiler Derneği, Çiftçi-Sen, GDO’ya Hayır Platformu, Buğday gibi bizim anladığımız dilde “biyogüvenlik” üzerine çalışmaları olan sivil toplum kuruluşları yerine Cargill, Monsanto gibi ülkemizde ve tüm dünyada GDO üreten, ithal eden ağa baba şirket temsilcileri davet ediliyor. Arada neler dönüyor bürokrat-işadamı ortamlarında bilemiyoruz ama sonra Nisan ayı oluyor ve bu yasa tasarısı dillere pelesenk edilmeden hemen önce TBMM’den beş milletvekili ile bir TÜBİTAK temsilcisi, ABD Tarım Bakanlığı’nın ve dünyadaki GDO’lu tohum üretiminin %71ini elinde tutan Monsanto şirketinin sponsorluğunda ABD’ye gidiyor ve dönüşte ismini basında bulamadığım bir milletvekilimiz, Meclis’e gelmesi beklenen biyogüvenlik yasa tasarısı ile ilgili çok şey öğrendiğini, Türkiye’nin ABD’ye tarımsal ürün ihracatı için çok sağlam kaynak olduğunu, “pamuk, mısır ve yağlı tohumlarda halihazırda ABD ihracatında ikinci sırada olduğumuzu” anlatıyor. Şimdi ne alaka hakkaten deme Prenses. Adam önce diyor Biyogüvenlik Yasasıyla ilgili çok şey öğrendim, sonra anlatıyor ABD’ye ihracat, yağlı tohum, yağlı müşteri, canavar tohum… Ekonomik güvenlik konusunda bir şeyler öğrendikleri kesin de biyogüvenlik konusu pek anlaşılamamış gibi geldi sanki bana. Neyse, sonra tasarı geçti, geçmedi, iptal davası açıldı vesaire derken, bu arada sivil toplum kuruluşları uyanıp, kapılar ardında nelerin döndüğünden emin olmadıkları halde insanları bir dolaplar döndüğü konusunda uyandırmak suretiyle harekete geçiyorlar ama Ekim ayının sonlarında zırt diye yönetmelik çıkıveriyor.

Peki bu yönetmelik sayesinde başımıza ne şekil çoraplar örülebilir?

En öncelikli açmazı, ürünleri bu ürün GDO’ludur veya GDO’suzdur diye etiketleme iznini vermiyor bu yönetmelik. Şimdi, esasında epey bir zamandır zaten çaktırmadan GDOlu ürün yemekteyiz, Prenses. Marketten aldığın ürünlerin bir çoğunda genetiğiyle oynanmış soya olsun, şeker, palmiye yağı olsun -ha bir de şu Arı Domates denilen şirin mi şirin dallı domates var ya, o da öyle- her türlüsü mevcut ama üzerinde “GDO içerir” ibaresi olmadığı için memlekete girebiliyordu. Şimdi bu yazsa da girebilecek ve ayrıca burada üretilenlerin de üzerinde böyle bir şey yazmayacak. Ben en çok bu noktada takılıyorum. Hayır yönetmelik çıkartılırken halka sordun mu? Hayır. İlgili sivil toplum kuruluşlarına? Hayır. Ee şimdi zorla yedirecen de bari haberi olsun milletin, bilsin ne yiyor çoluğu çocuğu, bilsin karaciğer yetmezliği olursa niye oldu, hamileyse niye düşük yaptı…Haa bu arada hamileyse demişken… Bu yönetmelikte özellikle bebek mamalarında GDO’lu ürün kullanılmayacağı belirtilmiş. Demek fena bir şey bu… O zaman hamile veya süt vermekte olan anne de yemesin, di mi? Bebek doğar doğmaz mama yemeye başlamaz ki, anne sütü içer.

Benim canımı en çok sıkan şu ki, gurbet ellerde yaşayan herbivorous (otobur) bir homo-sapiens (insan) olarak Türkiye benim için “iyi” sebze-meyvenin olduğu yerdi hep. Şimdi GDO’lu tohumla ilgili en büyük sorun bu şeyin çok hızlı bulaşması. Yani toprak bir kere GDO’lu tohum yüzü görsün, bir daha ecüş bücüş biberleri, çatlakları olan nefis Çanakkale domatesini o toprakta bulamazsın. Yakınlardaki başka toprakta da bulamazsın, tozlaşma (bkz. orta okul fen bilgisi dersi. Ama bu tozlaşma sadece rüzgar vasıtasıyla olabiliyor çünkü börtü böcek bile GDO’lu mahsüle gitmiyor) sebebiylen. Her yediğin tornadan çıkmış gibi.

Çiftçiye edilen vaatler çok cazip: ucuz fiyata alabiliyorsun, verimli tohum, ilaç masrafı filan yok. Evet cazip ama eksik bu bilgi…. Efendim, bu tohum kısırdır. Yani bu sene ürün alırsın ama seneye alamazsın. E bu tohumlar zaten doğada bulunmadıkları, laboratuarlarda üretildikleri için, çiftçi mısır mı ekiyor, gidip her yıl çok mutemelen Monsanto firmasından tohum alması gerekecek. Tabi düşük fiyatla pazarlama amaçlı satılan tohumlar her yıl biraz daha pahalanacak. Bir yandan tohum verimli diye çiftçi toprağında olduğu gibi monokültür yapmaya başlayacak. Yani diyelim mısır…Ekti ve bu yıl offf acayip verim aldı, aldığı gibi sattı tonlarca mısırı diyelim Kelloggs firmasına mısır gevreği olsun diye. Tabi müşteri yağlı olunca seneye de bunu yapmak istiyecek ve yine aynı işlem, git Monsanto’dan tohum al, önceden 15 çeşit mevsimsel ürün hasadı yapıp götürüp pazarda sattığın arazinin yüzde yüzüne bu sefer bu genetiğinde ne olduğunu bilmediğin mısırı ek, sonra sat yine Keloggs’a. Kolay gibi görünüyor değil mi? Gelsin paralar ohhhh….Monsanto kazansın, çiftçi kazansın, Kelloggs kazansın. Yanlızzz……Tabi şöyle bir gerçek var ki GDO’lu ürün monokültürü tarımsal istihdama pek ihtiyaç duymuyor. Yani şöyle ki… Çiftçilik ya da bahçecilik, yaylacılık bilgi, ilgi, sevgi ister. Bağında, bahçende hangi sebze meyveden ne kadar var, ne kadar su ister, hasatı ne zaman olur, ne çeşit sulama gerekir veya yaylandaki büyükbaş, küçükbaş hayvanların sağlığı nasıl, süt veriyor mu, peynir ne zaman yapılır vs. gibi… Ama mesela bilmem kaç dönüm arazine göz alabildiğince mısır (veya Latin Amerika’da olduğu gibi soya) ektiğinde hiç böyle bir bilgiye, ilgiye, sevgiye ihtiyacın olmayacak. Her şey tıkır tıkır, börtü böcek, fare, hiçbişiy gelip didiklemiyor ürününü, yani zaten halihazırda süper endüstriyel yöntemlerle yapılan tarım faaliyetleri daha bir teknolojik hale gelecek, ve makineler sürecek tarlanı, bahçeni, bir müddet sonra sana da ihtiyaç kalmayınca tarlan için güzel bi fiyat biçecek bir zengin iş adamı, sen de satıp şehre göçeceksin. Sonrası da bildiğimiz Türk filmi hikayesi ancak bu sefer kendi ekip biçtiğin bir şey olmadığı için elinde, süpermarkete gidip içinde ne olduğunu bilmediğin ürünleri alan sen olacaksın ve muhtemelen için cız edecek…

Bu senaryoyu popomdan uydurmuyorum Prenses. Bunun yaşandığını Dünya defalarca gördü. Latin Amerika, Hindistan… Brezilya’daki topraksızlaşmanın hızlanması, gezegenimizin en muhteşem, biyoçeşitliliği en yüksek ormanı Amazonlar’ın tahribatını kat be kat arttıran menet bu GDO ekimi. Kaldı ki bir de biyoyakıt mevzusu pek moda şimdi. Büyük, çok uluslu firmalar yeşil-yıkama (greenwash) amacıyla daha çok biyoyakıta sardırdığı için ve de genetiği değiştirilmiş organizmaların insan sağlığı üzerindeki zararları üzerine kampanyalar yapıldığından, bu şirketler dönümlerce araziye soya, palmiye, mısır gibi ürünler ekmek suretiyle orman ve biyoçeşitlilik alanlarını, “iklime faydalı” araba yakıtı üretmek için talan ediyorlar.

Ha, ne diyordum, Brezilya’daki topraksızlaşma…. Mafyöz toprak ağaları üç (birbirine uluslararası finans kuruluşlarının da destekleriyle göbekten bağlanmış) ana sektörde çalışan çok uluslu şirketlerle elele verir, halaybaşını da tarım bakanı çeker. Mc. Donalds, Burger King gibi burger üreticilerinin talep ettiği büyükbaş hayvan üretimi, GDO (hem beslenme ve yem amaçlı, hem biyoyakıt üretimi için) ve kerestecilik. Böyle böyle zaten yüzyıllardır önce Avrupalıların istilasıyla daha sonra da feodal yapının sillesini yemek suretiyle kölelikten kurtulamamış yerli halk, 70′lerde başlayıp 90′larda hızlanan ekonomik/ekolojik tahribat taktiğini benimsemiş neo-liberal kapitalizmin kölesi konumuna düşer. Halkın elinde avucundaki topraklara toprak ağaları tarafından el konulup, devletin emri, uluslararası finans kuruluşlarının kavliyle çok uluslu şirketlerin hizmetine sunulur. Tabi nesillerdir çiftçilik yapan milyonlarca yerli, bir anda yersiz haline düşünce ver elini Sao Paulo, Rio de Janeiro gibi büyük şehirler. Ee çiftçi adam okumuş, yazmış ve çiftçilik dışında profesyonel deneyimi olmayan birisi olarak, halihazırda popülasyonu yüksek olan bir şehre gidince de tabi işte gelişmekte olan ülkelerin “büyük” sorunu olarak ortaya çıkan gettolar yani varoşlar büyüdükçe büyür, evsizlik, açlık, işsizlik ve doğal olarak paralelinde suç oranı artar.

Bu uzunca yazının kıssadan hissesi, Prenses, hiç bir şey tesadüf değil ve de durup dururken çıkmıyor yasalar, yönetmelikler. Ve maalesef çoğunluğun ve en önemlisi yasanın doğrudan etkileyeceği kişilerin fikri sorularak da çıkmıyor…. Mesela bakalım 2009′da Istanbul nasıl dünya gündeminde ilk sayfaya oturdu: Mart ayında Dünya Su Forumu için Birleşmiş Milletler delegeleri ile bilimum devlet başkanı ve büyük çok uluslu şirket yöneticisi İstanbul’da toplanıp su kaynaklarının nasıl en “yararlı” şekilde paylaşılabileceğini tartışıyor, Eylül ayında sel felaketi oluyor ve konutlandırılmış dere yataklarını sel alıyor götürüyor, bir sürü can ve mal kaybı oluyor, Ekim ayında IMF ve DB toplantısı için yine bir sürü şirket temsilcisi ve onların lobilediği bürokratlar Istanbul’da buluşup krizin daha da korkunç olacağını, gelişmekte olan ülkelerin kalkınmasının zorlaşacağını, işsizliğin artacağını konuşuyor, IMF ve DB yetkililerinin gitmesinin akabinde hükümetin Amerika’dan 7.8 milyarlık füze alma anlaşmasını duyuyoruz, Eylül ayının sonunda da GDO’lu ürünlerin rahatça ama sessizce girip çıkmasına izin veren bu yönetmelik patlıyor.

Hani gerçekten komplo teorilerinden filan hoşlanmam ama Prenses, aynı mekanda buluşan, çıkarları aynı aktörler ve bir sürü doğrudan etkilenen kişinin sürekli itirazlarına kulak asmayan siyasetçiler…. Yani hiç bir şey tesadüflerden ibaret değil. Umarım bu uzun mektubum içini daraltmamıştır. Sadece uzaktaki gözlemci olarak, içinde olup net göremiyorsan diye durumu netleştirmek istedim.

Hepimize afiyet olsun.

Elif

Not: Bu yazı kardeş sitemiz “prensese mektuplar” dan alınmıştır

(http://www.prensesemektuplar.com/2009/11/genetigiyle-oynanan-kultur.html)

Patika’da Etkinlikler

27/01/2012 by

Patika her yıl bedenimizi ve iç dünyamızı keşfettiğimiz yoga ve sağlıklı beslenme kamplarına, ekolojiyi, doğadaki dengeleri ve döngüleri, yerel değerleri öğrendiğimiz, doğayı keşfettiğimiz çocuk kamplarına, çocuklu aileler için temalı tatillere, “permaculture” tekniklerini öğrendiğimiz ve uyguladığımız atölye ve modern dans kamplarına ev sahipliği yapıyor.

Mevsiminde gelirseniz bağ bozumu ve şarap yapımına katılabilir, pekmez, tarhana, zeytin gibi ürünlerin işlenmesine katkıda bulunabilirsiniz.

Patika’nın günlük akışı içerisinde hem sanat çalışmaları yapmanız, hem de yürüyüş rotalarını izleyerek büyülü Likya yollarını keşfetmeniz mümkün.

Konulu bir kampa gelmek yerine alternatif tatilinizi kendiniz oluşturmak isterseniz yanınızda getireceğiniz malzemelerle bunu yapmanız da mümkün. Kitaplarınız, yürüyüş ayakkabılarınız, dalış malzemeleriniz, fotoğraf makineniz, aikido kıyafetleriniz ilk aklımıza gelenler. Yaratıcılığınızla bu yelpazeyi oldukça genişletebilirsiniz.

Orman ve denizin birleştiği ilham veren bu eşsiz coğrafyanın tarihteki uygarlıklara ev sahipliği yapmasına şaşmamak gerek!

Patika’da var olan etkinliklerimizden bazıları:

  • Patika çevresinde yürüyüşler
  • Yoga kampları
  • Çocuklu Ailelere Yönelik Bilgi ve Tecrübe Paylaşım Kampları
  • Çocuk Kampları
  • Sanat Aktiviteleri
  • Permaculture Aktiviteleri
  • Kozalak Aktiviteleri (Tarhana, Şarap yapımı gibi)

>>> Bu yılın etkinlik takvimi (sezon içinde eklemeler olacaktır)

>>> Patika Projesini incelemek için tıklayın.

Çok sevdik Anadolu’yu.

27/01/2012 by

Çok sevdik Anadolu’yu.
Gittik gördük pek çok yerini dünyanın ,
Anlar olduk başka dillerinden,
Keşfettik başka mutfakların tadlarını da.
Kitaplar okuduk başka coğrafyalardan,
Filmler izledik,
Neruda’da Nazım’ı bulduk biraz,
Garcia Marquez’de Yaşar Kemal’i.
Bizden uzakta bir memlekete yazılmış sevda ya da burukluk kokan dizelerde,
Biz de bir kez daha anımsadık bu toprakları niye sevdiğimizi,
Ve kıyamadığımızı ona yapılanlara.
Mevlana’nın, Yunus Emre’nin dizeleriyle yanyana oturdu
yeri geldi Buddha’nın hikayeleri.
Harmanladık kendimizce,
Dünyadan
Bize akanları.
Ama
Hep döndük,
Dolaştık,
Anadolu’ya,
Mayamızın çalındığı yere.
Çünkü,
Anadolu’ya sevdalıydık.
Anadolu’nun yaratma gücünün
Ete, kemiğe durmuş haliydik.
Anadolu doğurmuş, beslemişti bizi.
Zamanı geldiğinde de Anadolu’ya karışacaktı bedenimiz.
Nazım gibi
Anadolu’da bir ağacın altına gömülmeyi istemekten doğalı var mıydı?

Derinden bu sevda ve bu bilgiye
Rağmen,
Kahrolası bir YABANCILAŞMA!
Bu altımızdaki zeminin kayıp duruşu,
Yüzüne tükürülüşü bize anlamlı gelen,
Kutsal ve yaşatılmayı hak ettiğini düşündüğümüz
Çok şeye!
Tükendiğini hissetmek bazen
Umudun
Zamanın.
Anadolu’nun zincirlendiğini görmek
Yüreklerin, hayallerin, nefeslerin
Hapsedildiğini görmek.
Yoruyor ınsanı!

Bugün
Can Yücel’i Anma Gecesi’ndeydim.
Anladım ki bu aile yüceltmek için
Gönderilmiş
Anadolu’yu
Köy Enstitüleriyle
Şiirle, isyanla.
Behice Boran
Nazım Hikmet
Yaşar Kemal
Sebahattin Eyüboğlu
Ve nicelerinden hikayeler dinlemek,
Hele de Yeni Türkü’den Can Yücel şiirlerinin
Ezgiye karışmış hallerini
Soylemek
Ne iyi geldi!

Bir de Titi Robin’den
Gül Yaprakları albümü
Bugün karşıma çıktı
Karacaoğlan
Yaşar Kemal
Yunus Emre
Bağlama
Zurna
Akordion
“Gün yavaşça ağarıyor
Derin bir uykudan uyanan bir genç kız gibi
Bu gece düşümde
Yunus Emre
Yaşar Kemal’i omzundan tutmuş
İki kardeş misali dünyayı geziyorlardı”
İşte
Anadolu’yu hissetmek için
Buralarda doğmanın da şart olmadığının
Kanıtı Thierry Robin
Buralarda doğup da
Buraları hiç anlayamayanlar olduğu gibi
Çokça.

Anadolu’nun
Bu epey bayat kokan zamanlarda
Tarihin bu noktasında
Doğmak için seçtiği
Bizlere bir kaç
Naçizane
Önerim olacak
Bitirmeden önce
Bu hepimize yazdığım
Günlük sayfasını.

Bir arada duralım
Şiirler okuyalım
Şiirde başka bir direniş var
Bize iyi gelecek
Anadolu’yu bize yeniden yeniden
Anımsatacak
Sözler dinleyelim, söyleyelim.
Hatırlayalım
Neden sevdalıyız buralara
Canımız yanıyor anımsadıkça
Ama biz inadına anımsayalım
Çünkü
Unutulmadıkça
Beslendikçe
Hissedildikçe
Sağlamdır Anadolu’nun ruhu
Buğday’ın birden bin yaratma gücü
Bize de bulaşır
Gece Anadolu’nun ninnileriyle uyuruz mışıl mışıl
Herşeye rağmen
Ve sabah
Gece boyu anasının sütünü emmiş bir bebek gibi
Uyanırız!
Usul usul büyümeye
Serpilmeye
Mucizeler yaratmaya
Hazır!
Gözümüzde muzip bir gülüş
Düşsek de ayağa kalkmaya
Niyetli
Yılmayan
Ve yaşamı yudum yudum içen
Çocuklar gibi!

Anadolu’nun tüm çocuklarına
Ne yaşta olursa olsunlar
Selam ola!

Ebru Tokuç

“Yalan Dünya”

20/01/2012 by

Patika Arşivinden

Birey ve topluluk düzleminde, birey mi topluluk mu dendiğinde ben topluluğa emek verilmesi gerektiğini, bireyin aileye-topluma doğduğunu düşünüyorum. Eğer topluluklar kendilerini geliştirebilirlerse, zaten bireyin de kendi iç gücünü arttırabilmek için yeteri kadar model, motivasyon ve denge bulacağına inanıyorum. Bireyin toplumdan soyutlanmaya çalışılmasını, yalnızca bu son yüzyılda kişiyi kendi başına bırakarak mutsuz etme çalışması olarak görüyorum. Çocukların şiddete maruz kalmaları/bırakılmaları (her anlamda) yerine sosyal becerilerinin arttırılması gerektiğini düşünüyorum. Çözemedikleri konuların bir yılgınlık (frustration) değil; üstesinden gelinmesi gereken hoş bir olay (challange) haline getirilmesi gerektiğini ve sorun çözme becerilerinin, ekolojik değerler, müzik, dans, yoga, yaratıcı drama kullanılıp olaylara başka açılardan bakarak, hem kendi bedenlerindeki hem bulundukları topluluğun, hem de doğanın ritmini izleyerek bir akış bulmalarıyla geliştirilebileceğini; böylelikle çok daha mutlu çocuklar ve bireyler oluşacağını düşünüyorum (insan ekolojisi).

Çevremizde sürekli gözlemlediğimiz yılgınlıklar (saçımızı başımızı yolacak hale gelen durumlar), aslında çok uzun yıllardır toplumların ihmal ettikleri konuların birikimi. Eğer bir şekilde topluluklar oluşturulabilirse, bu bir şekilde var olan gruplar bir şekilde silkelenip sosyal sürdürülebilirliğe biraz daha fazla yatırım yapıp geldikleri kök kültüre daha çok eğilirlerse, bu toplulukların müthiş bir zenginlikle pek çok olaya çözüm bulabileceklerini düşünüyorum. Bireyin tek başına bir şeyler başarabilmesi gerçekten daha zor, hatta uzaylı gibi bir durumda kalması çok sık gözlemlediğimiz bir durum. Hatta toplumumuz çok fazla insan harcıyor gözlemlediğiniz gibi.

Ortada bir sorun, bir çaresizlik, bir yaşam varsa çözümün sağlıklı toplumlar (group, community) oluşturularak çözümler getirilebileceğini görüyorum, biraz eskiye ya da sağlıklı “community” lere baktığım zaman.

Tek endişem elimizdeki muazzam kültürün: Mevlana’ sıyla, köy enstitüleri deneyimiyle, imecesiyle binlerce kültüre ev sahipliği yapmış olan Anadolu’ nun her gün değerlerini yitiriyor olması ve çok değerli bilgilerin, biz daha onlara ulaşamadan unutulup gitmesi.

Çocuklarımızın şu anda yaşanan yalan dünyayı hiç hak etmediklerini düşünüyorum ve bizim bir an önce küçük gruplar halinde bir araya gelip canla başla çalışmamız gerektiğini düşünüyorum.

erol b. scott
www.erolbenjamin.blogspot.com

Geri Dönüşüm Çevrecilik midir?

17/01/2012 by

Geri dönüşüm eğer arkasında atık azaltma kampanyası yoksa yalnızca bir aldatmacadır. Çevrecilik konusunda ödül almış bir okulda başarı öykülerini dinlemek üzere çocuklarla sohbete koyuldum. Sınıflar arası yapılan yarışmada bir sınıf büyük bir farkla öne geçmiş. Başarıları da bol bol gazlı içecek içmiş olmaları ve bunun sonucunda da geri dönüşüm için diğer sınıflardan daha fazla atık çıkartmalarıydı.

Geri dönüşüm elbette kaynak ayrılması gereken bir konu fakat örneğin bir okul ya da belediye geri dönüşüm konusunda bir birim kaynak ayırıyorsa atıkları azaltmak üzere on birim kaynak ayırmalıdır. Geri dönüşüm en son çözüm olarak kafalarda kalmıyorsa atık azaltmaya göre geri dönüşüm konusuna daha çok zaman daha çok enerji ayrılıyorsa burada ciddi bir hata yapılıyor demektir. Asıl yapılması gereken sorun daha başlamadan çözüm yaratabilecek düşünen, yaratıcı, çözüm bulabilen çocuklar yetiştirmek, yetişkinleri örgütlemektir.

Bir evden, okuldan ya da mahalleden atık çıkmasını nasıl azaltabilirsiniz?  Buna kafa yormak dururken petleri, tetrapakları geri dönüştürmek üzerine çalışmak sosyal düzene kafa yormadan dilenciye para vermek gibidir. Hastalığın daha fazla yayılmasına katkıda bulunmaktan başka bir şey değildir.

Aslında kullandığımız ambalajların, kapların yani atık olabilecek her şeyin “çöp” olmadan öncesinde de bizleri maruz bırakabileceği pek çok sorun var. Örneğin gıdaları hangi ambalajlarda sakladığımız çok önemli. Çünkü tüm gıdalar içinde bulundukları ambalajlardan etkilenme potansiyeline sahip.

PETROkimya endüstrisinin bir ürünü olan pet şişeler içinde bulundurduğu sıvılar için sorunlu bir kaptır. Tetrapak içi alüminyum, karton ve plastik içeren 6 kattan oluşur. Bu maddelerin birbirinden ayrılıp dönüştürülmeleri farklı maddeler içerdiği için çok zordur. Bu atıkların ancak yüzde 15’i toplanıp ancak ekonomiye kazandırılabilmektedir.  Bunun önemli boyutta ekonomiye kazanç olduğunu kabul ederek daha çok bu tip atık projeleri (geri dönüşüm projeleri) ambalajcılar sektörü için pazarlama projeleridir. Hem ekonomik açıdan pahalı hem de sağlık açısından tartışmalı olan pet şişe ve tetrapak gibi ürünleri üretmeye ve kullanmaya devam ediyor olmak zaten bir sorun teşkil ediyorken atık haline getirdiğimiz bu ambalajları geri dönüştürmeden önce  asıl yapmamız gereken aldığımız, yediğimiz, içtiğimiz ürünün daha en başından atık olmamasına kafa yormak olmalıdır.

En başta petlerin, tetrapakların, camların, metallerin, kağıtların gerçek geri dönüşüm hikayelerini öğrenmemiz ve bunların geri dönüşürken de enerji gerektirdiklerini unutmamamız gerekiyor. Benim aklımı durduran bazı araştırmalar gösteriyor ki bugün bir kilo atıktan söz ederken aslında bu bir kilo atığın yetmiş kere daha fazlası bu atığı oluşturan ürünü çıkartırken oluşturuyoruz. Yani bir pet şişe üretilirken ne kadar atık çıkartıldığına, geri dönüştürürken  ne kadar enerji harcandığına baktığımızda bu pet şişelerin geri dönüşümünden yeniden pet şişe elde edilememekte ve sanayide başka ürünlerde kullanılmaktadır.

Bu akıl almaz tüketim çılgınlığına karşı hiçbir önlem almadan atık yönetimi yürütülemez. Yerli mallar haftasından tutun semt pazarlarının önemine kadar pek çok konuya eğilmek gerekiyor. Daha önemlisi çocuklarımızın içine çekilen yaşam tarzına bakılması gerekiyor. Çocuklarımız hiç gereksinmeleri olmadığı halde tükettikleri gıdalardan pilli oyuncaklara kadar sürekli tüketmeye teşvik eden reklamların, bilgisayar oyunlarının ve filmlerin (yani propagandanın)  kurbanı olmaktadırlar.

Genç beyinler “beşikten beşiğe tasarıma” yönlendirilmeli; tüketerek değil üreterek, sanatla, güzel dostluklarla mutlu olunması için ortamlar oluşturulmalı. Doğadan aldığımızı doğaya vermemiz ve Anadolu’nun unutulmakta olan pek çok değerini yeniden gündeme getirmemiz gerekiyor. Üretim ve tüketim mekanizmalarını gözden geçirmeden el atılan atık projelerinin havada kalacağını düşünüyorum.

Bugün bir okulda bir atık projesi oluşturulacaksa bu geri dönüşüm projesi değil atık azaltma projesi olmalı ve bez torba kullanımından söz edilmeli ayrıca yeniden kullanılan şişelerde ürünlerin alınması teşvik edilmelidir. Buna benzer pek çok yaratıcı atık azaltma projeleri vardır.

Geri dönüşüm bu şekliyle bize batıdan geldi. Bizim köylerimizde atıklarımız çöp olmadan bir şekilde ya toprağa geri dönüyor ya da bugünkü şekliyle bir çöp sorunu yaşanmıyordu. Geri dönüşüm sistemleri uygarlaşma sırasında doğadan aldıklarını doğaya veremediklerini anlayanların çöp gibi inanılmaz boyutlara ulaşan sorunlara çözüm bulabilmek amacıyla atıkları ekonomiye katma çabalarıdır. Batı ve doğu hiç atık çıkarmama üzerine endüstrilerini şekillendirmeye çalışırken geri dönüşüm iyi bir şey olmasına rağmen bizim buna takılıp kalmamamız gerekmektedir.

Çevreciliğin bir aldatmacaya dönüşme eğiliminde olduğu günümüzde gerçek çevrecilik ekolojik değerleri gözetmektir. Nasıl çevrenin temiz tutulması çevreciliğe pek yetmiyorsa aynı şekilde atık azaltma üzerinde yeterince yoğunlaşmadan geri dönüşüm üzerine çalışmak da çevreciliğe kesinlikle yetmemektedir.

Eğer atık azaltmaya 6 birim çaba harcanıyorsa, yeniden kullanmaya 3 birim harcanıyorsa ancak o zaman geri dönüşüm için bir birim harcanması önerilebilir.

Atıklardan proje üretmek pek akıllıca gözükse de, arkasında atıkların hiç oluşturulmamasına dair ne kadar çalışma yapıldığına bakmak gerekiyor. Eğer bu çalışma yeterince yapılmıyorsa nasıl olsa atıklar bir şekilde değerlendiriliyor, benim de atık çıkarmamda hiç sakınca yok diye düşünebiliyoruz. Bunu ne yazık ki ekoloji çalışmalarında üzülerek gözlemedik.

Hata yaptığımızda tabi ki özür dilememiz gerekiyor. Ama asıl yapmamız gereken bu hatanın oluşmasına neden olan ortama neden olmamak, neden olunduysa bu hatanın yeniden oluşmaması için olması gerekeni yapmaktır. Sürekli özür dileyerek pek bir yere varılmayacağı gibi sürekli geri dönüşüm projelerini üretmek de bizi bir yere götürmeyecektir.  Bunun yerine sorunun baştan çıkmaması için genç beyinleri yönlendirmemiz gerekiyor.

Bu konuyu dilim döndüğünce sevgili eğitimcilerin ve dostların dikkatine sunmak istedim.

Erol B. Scott
www.erolbenjamin.blogspot.com

Not: Okunması önerilen bir yazı:
http://patikayolculari.wordpress.com/2009/10/12/kompost-yapimi/

Naz Sarman ve Mey Elbi ile Kurban Bayramında Patika’da Yoga Tatili

30/10/2011 by

Mey Elbi

Mey, 2000 senesinde New York’ta Om yoga’nın kurucusu Cyndi Lee ile ilk hocalık eğitimini yaptıktan sonra ders verme pratiğine başlamış ve 2010 senesinde Godfrey ile yaptığı 300 saatlik eğitim ile yoga anlayışının daha köklendiğini ve derinleştiğini hissetmektedir. 11 senedir hem kendi kişisel uygulamasını, hem de hocalık uygulamasını, tutku ile ilk günkü heyecanı ile sürdürmektedir. Mey, bu kursta tematik vinyasa uygulamalarının yanı sıra, beden bütünlüğü nedir, beden somatik olarak nasıl öğreniyor, bandhalar nedir, ve yoga pozları uygulamasında bandhaların öneminden bahsedecek, zihnin yapısı nedir ve meditasyonun öneminden bahsedip, içsel alan araştırması içinde şimdinin bütünlüğünü hissetmemizde yardımcı olan uzun meditasyonlar yaptıracak.

Naz Sarman

Naz, 2003 yılından itibaren sürdürdüğü Anusara yoga calışmalarını 2008′den beri Beden Zihin Bütünleşmesinden öğrendiği bilgiler ile pekiştirerek devam ettirmektedir. Bu kursta kendi Anusara pratiğini derinleştirmeye yardımcı olmuş Beden Zihin Bütünleşmesi öğretilerinden alıntılar yaparak katılımcıların iç beden farkındalıklarının artmasını amaçlar. Kurs konularından bazıları nefes almada akçiğer loblarının kullanımı; birden fazla diyafram farkındalığı; öne, arkaya bükülmelerde ve çevirmelerde organ farkındalığı; sindirim sistemi ve kuvveti merkeze toplama; psoas kası sayesinde ters duruşlara hazırlık; kalça açıcı duruşlarda leğen kemiği tabanını detayli inceleme olacaktir.

İlk kez beraber bir yoga kursu düzenlemenin heyecanı içinde olan Mey ve Naz Fethiye’nin en dingin aylarından biri olan Kasım’ın ilk günlerinde sizleri aralarında görmekten mutluluk duyacaklar. Tarihler : Kurban bayramı 5 Kasım – 9 Kasım Kurs 5 kasım cumartesi günü 17.00′de başlayacak ve 9 Kasım Çarşamba 12.00 gibi bitecektir. Kurs yeri : Patika, Fethiye Faralya köyünde Yoga saatleri: 8.00 – 11.00 / 17.00 – 19.00 (Yoga pratiği uygulamasına pranayama ve meditasyon çalışmaları dahildir.)

Patika hakkında biraz bilgi

Patika, Fethiye’nin Faralya köyünde deniz ve ormanla kucaklaşmış bir coğrafyada yer alıyor. Yürüyüş mesafesindeki Kelebekler Vadisi ve Kabak Koyu ziyaretçilerin en işlek yürüyüş parkuru. Sabahları yogayla başladığımız güne dileyenler tarihi Likya Yolu patikalarını da keşifle devam edebilir, ya da orman içinden sessizce uzanan patikadan 10 dakika yürüyerek denize kavuşabilirler.

Konaklama için Patika sakinlerinin kendi elleriyle yaptıkları, içinde duşu ve tuvaleti olan taş odalardan çadırlara kadar çeşitli konaklama seçenekleri mevcut. Yerel ürünlerin kullanılmaya çalışıldığı, vejeteryan ağırlıklı, sağlıklı ve lezzetli yemekler de sizi bekliyor… Organik tarım yapılan 5 dönümlük alanda, yoga kamplarından çocuk kamplarına kadar pek çok etkinliğin yer aldığı patika projesiyle ilgili özet bilgiye http://patikayolculari.wordpress.com/patika/ den fotoğraflarla birlikte daha fazla bilgiye ise www.patikadayolculuk.com dan ulaşabilirsiniz.

Diğer Bilgiler

–Kamp her seviyedeki yoga uygulayıcısına açık olup, aileniz veya bir refakatçiniz ile geliyorsanız, yoga derslerine katılmayacak bireylerden yalnızca konaklama ücreti alınacaktır.

–Ders içeriği ile ilgili her türlü sorunuz için meyelbi@gmail.com ve nazsarman@gmail.com e-posta atabilirsiniz.

–Konaklama, rezervasyon ve Patika ile ilgili soruları Erol Scott’tan telefonla (533 650 80 70) ya da patikafaralya@yahoo.com dan e-posta ile öğrenebilirsiniz .

– Ulaşım için http://www.patikadayolculuk.com/konaklama-ulasim.htmlden bilgi alabilirsiniz ek bilgi için bizi arayın.

–Yanınızda yoga matınızın dışında getirmek isteyeceklerinizle ilgili bilgileri aşaığdaki linkten alabilirsiniz: (http://www.patikadayolculuk.com/sikca-sorulan-sorular.html)

Burslu bir katılımcıdan mektup

01/09/2011 by

Sevgili Patika Yolcuları,

Ben ve benim kuşağım ve bizden sonra gelecek olanlar kirletilmiş ve kar hırsıyla didik didik edilmiş bir dünyaya açtık gözlerimizi
ve böyle bir dünyada hayata atıldık. Ben değil ama benim kuşağımdan bir çok genç en fazla annelerinin anlattığı masalardan öğrendi yeşili, maviyi, toprağı ve doğayı. Biz beton binalar ve rutinleşmiş, kendine ve doğaya yabancılaşmış insanlarla tanıdık “insanı”. Oysa içimizde bir yerde bir his vardı bize usulca fısıldayan; diyordu ki: ”Böyle olmak zorunda değildir belki de, belki de daha insanca bir dünya olabilir hatta olmalı sanki…”

Belki de buydu bizi kendimize ve “insana” dair düşünmeye zorlayan. Sabah 8’de işe giden akşam 6 dedin mi eve gelen, yorgunluktan ve karmaşadan robota dönen annelerimizi babalarımızı gördükçe dedik ki “Biz böyle olmayalım,biz hayata bir gedik
açalım. Güzel insanlar tanıyalım,güzel bir dünya hayal edelim.”

İşte beni Patika’yla, oradaki güzel insanlarla tanıştıran yine böylesine güzel bir insandı,sevgili hocam… Biz de şehir insanıydık
neticede, burun kıvırdığımız o rutinin tam orta yerindeydik. Ama hala kaybetmediğimiz, kaybetmemek için kendimizle savaştığımız güzellikler vardı içimizde. Diyorduk ki nihayetinde üniversitedeyiz,özgür düşünceler üretmeli özgürce konuşabilmeliyiz. Ama her seferinde bizim küçücük yumruklarımızla yıkamayacağımız duvarlara çarpıyorduk. Biz doğayı sevelim istiyorduk, doğa vahşice talan edilirken bir şey yapalım istiyorduk, Anadolu’nun güzel insanları suyunu toprağını kaybetmesin Anadolu Anadolu olarak kalsın istiyorduk ama bize diyorlardı ki daha önemli şeyler var,memleketimiz kar etsin! Hiç pes etmek istemesek de bazen duvarlar çok güçlü geliyordu. Kendimizle ve bütün bir dünyayla uğraşırken yoruluyorduk. Halbuki bir durup dinlenebilsek bir bizim gibi insanların varlığını hissedebilsek güç toplayacaktık yine, inancımız çoğalacaktı. Üretebilsek,bir şeyin de ucundan biz tutsak bir delik açacaktık kendi dünyamızda ki bu gedik büyürdü biliyorduk. Çocukluğumuzdan kalmış toprak kokusunu özlüyorduk, bahçeden kopardığımız domatesin kokusu hala anılarımızdaki en güzel kokuydu. Bir yer olmalıydı o kokuyla tekrar buluşabileceğimiz. Sevgili Hocam Patika’dan ilk söz ettiğinde çocukluğumdaki kokular doldu burnuma yine. Şanslı olmalıyım her şeye rağmen çok güzel insanlar çıkarıyordu önüme.

Böylece bir tatil günü bavulumu yanıma alıp garlarda, duraklarda geçirdiğim birkaç geceden sonra o güzelim Faralya’ya ulaştım, hayatım boyunca üzerimde iz bırakacak birkaç gün geçirdim orada.

Bence Patika’nın en güzel tarafı hiçbir zaman kendinizi misafir gibi hissetmemeniz. Patika’ya bir ziyaretçi olarak gitmiştim ama kendi evimde gibiydim hatta uzun zamandır rahat olabildiğim ilk yerdi. Sabah kalkıp o güzel deniz ve toprak kokusunu içine çekmek, odanın kapısını açtığında karşına ilk çıkan şeyin pırıl pırıl bir gökyüzü ve masmavi bir deniz olması insanın içini mutlulukla dolduruyordu. Şehir hayatının kaskatı hale getirdiği vücutlarımızı esnetmek için Erol’un yaptığı yoga eğitimleri, beraber yoga platformu için diktiğimiz etekler, herkesin emeğiyle hazırlanan yemekler, hep beraber yıkadığımız bulaşıklar… Patika’da hiçbir şey çöp değildi hiçbir şey işlevsiz değildi. Patika unuttuğumuz belki de hiç tanıyamadığımız güzelim doğayla buluşturdu bizi. Hem gönüllü olarak orada bulunanlar hem Patika’nın daimi yolcularıyla tanışmak çok büyük bir zevkti. Hepsi ayrı bir dünya hepsi ayrı bir güzellik barındırıyordu içinde…

Hayatımda açtığınız küçük gedik için teşekkürler… İşte tam ihtiyacımız olan şey…

Zozan

Dilimin sustuğu, ruhumun konuştuğu bir yerdeyim!

01/09/2011 by

Büyüleyici güzellik yolla başlıyor. Kıvrıla kıvrıla dağ  yolunda giderken, minibüsün sağ arka tekeri her an yoldan kayıp gidecek gibi. Zor  ulaşılan yerleri severim çünkü  kolaya kaçanlar oralara hiç uğramazlar. Camdan baktığınızda aşağısı alabildiğine turkuaz, pırıl pırıl bir deniz. İrili ufaklı minik adacıklar bir göz ucu ötesinde.. Bir tabloya sığdırılmış harika bir manzara gibi. Oysa ufka kadar uzanıyor bu güzellik..  Her yol kıvrımında farklı bir manzara heyecanı, gözler hep camın dışına odaklı. Şimdi ne göreceğim
merakı. Kelebekler Vadisi’ni geçerken yolcular ayakta, fotoğraf makineleri iş başında J Ve yol sonunda varıyor Patika’ya.

İner inmez önce bir durup bakıyorum denizden yana.. Yine o müthiş duygu. Bir adada gibiyim adeta. Ağaçların denizle buluşması, sanki bir kıyı şeridi hiç yokmuşçasına. Hemen ardından yaşadığım o boşluk hissi ve rahatlama. Enerji bir anda içimde yükseliyor, tebessüm yerleştirip dudağıma ufak ufak adımlıyorum yoldan aşağı doğru Patika’ya. İşte hemen orada! Şu halattan öteye attım mı adımımı , gerçek dünyaya “merhaba” J Ah tabii ufak bir burukluk var tabii aslında, ne de olsa özlüyorum Koza’yı hâlâ, yokluğu hemen belli etti kendini, halatı aştım ama o gelmedi!  Güler yüzle, sevgiyle kucaklıyor  insanı Patika dostları. Buranın hem
sohbetlerine doyulmaz, hem de sessizliğine! Dilediğiniz renkler mevcut hem doğasında hem insanında; sevdiğinizden, ilediğinizden sürünün, boyanın özgürce. “Sen” in ve “Ben”in olmadığı, “Biz”in var olduğu bu yerde yaşanan yolculuğun tadı duyumsanıyor ancak kalpte! Gece iyice çöktüğünde, günün manzarasındaki o boşluk hissi yine sarmaya başlıyor beni, bu defa biraz daha düşünceli.  Şehir ortamının her türlü kalabalığından yorulan gözlerim ve ruhum bu boşluk hissiyle arınıyor gecenin  ıssızlığında. Yoldaşım ay ve yıldızlar, seyrim deniz ve orman.   Bazı gecelerse el ele gönül gönüle tüm günümü geçirdiğim dostlar J
Ardından gelen  dinginlik, huzur  ve uyku… Uyku dedim ya öyle saatlerce değil, az! Yetiyor!  Beden dinlenmiş, enerji tazelenmiş olarak yani kısacası demem o ki tertemiz bir sayfa gibi başlıyor insan yeni güne… Umutlu, mutlu, huzurlu, capcanlı ve bugün neler getirecek heyecanıyla…

Günler dönüp de dönüş vakti yaklaştığında yine gözlerim fotoğraf makinesi gibi çalışıyor, beynim kayıtta. Kucaklaşmalarla ayrılırken “patika” yı var etmeye çalışanların, toprağın ve yağmurun  emeği olan Melisa çayım çantamda, sağ olsunlar!  Dostların
sevgisi  ve dilediğimce sürünüp boyandığım renkleriyse yüreğimde ayrılıyorum. Şimdilik!PATİKA hakkında öyle çok söz var ki aslında, ama uzun uzun anlatmak boşa çaba. Sadece git, gör ve YaŞa!

 Sevgiyle…

Tûbâ  Işık Eroğlu, Ağustos 2011

Bir altın madeninin getireceği yıkım…

30/08/2011 by

Kazdağları’nın kuzey yamaçlarında, Bayramiç’in doğusu, Evciler’in
kuzeyi, Etili’nin güneyi ve Çan’ın güneybatısında yer alan Ağı Dağı ve
çevresinde 10 yıllardır sürmekte olan altın arama çalışmaları belli bir
aşamaya geldi.

Birçok kere el değiştiren bu proje, sonunda iki yıldır Kanada’da
kurulu ve Toronto Borsası’nda kayıtlı olan Alamos Gold Inc. adlı
şirketin elinde.

Şirketin kendi web sayfasında ve Toronto Borsası’na sunduğu rapor ve
bildirimlerde verdiği bilgilere göre 2013 yılında üretime geçilmeye
hazırlanılıyor.

Şirketin Türkiye dışında bir de Meksika’da altın işletmesi var. Kendi
ülkesinde faaliyet göstermiyor ama, ülkemizde Ağı Dağı dışında yine bu
yörede Kirazlı’da da geliştirmekte olduğu sahalar var.

Şimdi ÇED süreci başlatılmış olan Ağı Dağı ruhsatlarında birçok yatak
bulunmuş. Şimdilik masaya getirilen yalnızca Babadağ ve Delidağ
yatakları. Burada ayrıca, en ileri gideni Çamyurt olmak üzere Tavşan,
Ayıtepe, Ihlamur ve Yangın Kulesi sahalarının araştırmaları da sürüyor
ve zaman içinde bunların da hepsi ya da çoğu işletme konusu olacak ve
yavaş yavaş bugünkü dosyaya eklenecek.

Şimdilik bize küçük bir proje gösterilip bunun yıkımlarına alıştırılmaya, kanıksatılmaya çalışılıyoruz.

Babadağı ve Delidağı yataklarında birer açık maden ocağı açılacak;
bunlardan çıkarılan cevher kırılıp Babadağı Ocağı yakınındaki işleme
tesisine taşınacak, burada ufalanıp yakındaki yığın liçi alanına serilip
siyanürlü sularla yıkanacak, bu sular başka kimyasallar, aktif kömürle
işlenip ham altın çıkartılacak ve Avrupa’daki rafinerilere götürülecek,
orada temizlenip borsalarda satılacak. Bu iş en çok sekiz yıl sürecek .
Buradan giden altın, gümüş ve başka bazı nadir (ve çok değerli)
metallerin tamamı 40 tonu bulmayacak.

Geride, içinde cevher var diye 68,5 hektar (yaklaşık 700 dönüm, 0,7 km2)
yer kaplayacak olan iki büyük ocaktan kazılıp çıkarılan, ufalanıp
işleme tesisine taşınan, orada öğütülüp siyanürlü sularla yıkanan ve 91
hektar (910 dönüm, 1 km2’ye yakın) yere yayılıp 100 m
yüksekliğe varacak kadar biriktirilen bir liç (sızdırarak yıkama) yığını
kalacak. Bu amaçla 67 milyon ton kaya işlenecek ve yalnızca 40 ton katı
madde yurtdışına gidecek, katılan kimyasallarla birlikte yer altından
çıkarılandan fazlası, kirletilmiş olarak Söğütalan köyünün yukarısında
bize bırakılacak.

Doğaya ve yaşam alanımıza olan müdahale bununla sınırlı kalmayacak. O, “içinde altın var” diye kazılıp çıkarılacak 67 milyon ton kayaya erişebilmek için, bir 58,5 milyon ton kaya daha kazılacak ama “bunlar ekonomik değil” diye ocakların yakınına, ekonomik olmayan kaya (EOK) depolama alanlarına, eski deyişle “pasa yığınları”na biriktirilecek ve orada bırakılacak.

Yani, Toronto Borsası’nda Alamos Gold paylarına para yatıranlar, 350
dolara mal edilip bugünlerde 1800 dolara satılacak olan altından edilen
kârdan para kazansın diye, Ağı Dağı’nda şimdilik 125 milyon ton kaya
kazılacak; yarısı parçalanıp havanın oksijeni, yağmurun suyuyla çevreye
asitli ve kanser yapıcı ağır metallerle yüklü sular (AKD) salacak
şekilde hemen orada depolanıp bırakılacak. Yarısı Söğütalan’ın
tepelerine taşınıp öğütülüp siyanür ve başka kimyasallarla kirletilmiş
bir durumda 90 hektar alanda 100 m yükseklikte bir yığın halinde
bırakılacak, sonsuza kadar çevreye kirlilik yayacak. İşletme sırasında
kullanılacak olan siyanürün yarıya yakını daha o dönemde gazlaşıp
çevreye yayılacak, yayılan hidrojensiyanür (HCN) yavaş yavaş azot
gazlarına, o da nitrikasite dönüşecek ve çevredeki kayalarda durgun
bekleyen arseniği çözüp sulara, tozlara salacak.

EOK depolama sahalarından sızan sular asitli, ağır metallerle yüklü
(AKD) olacak, yakın köylerden başlayıp bütün Kocaçay ve Menderes akarsu
havzalarına, bu arada Çanakkale çiftçisinin can damarı olan sulama
barajlarına kirlilik taşıyacak; işletme sırasında Ağı Dağı’nın bütün
ağaçları, 1744 hektar alandaki bütün ağaçlar kesilecek ve kim ne derse
desin bir daha orada ağaç yetişemeyecek. İşletmeden çevreye yayılan
tozlardan da kalan ağaçlar ve yakın köylerin tarımsal ürünleri zarar
görecek. Ağı Dağı merkez olmak üzere geniş bir alanın yaban yaşamı göçe
zorlanacak, yöreden her eksilen canlı türünün öteki hayvansal ve
bitkisel yaşama olan katkıları eksildikçe kalanlar da ya yozlaşacak ya
da göçecek.

Uşak Eşme’de olduğu gibi ilk kaçanlar arılar olacak, yaban ve meyve
ağaçlarının döllenmesi aksayacak; daha sondajlar başladığında kirlenip
kullanılamaz olan çevre köylerinin içme suyu kaynakları artık ölüm
saçacak. Çevre köylerinin sulama suyu kaynaklarına Alamos Gold ortak
olacak, şimdilik söylemeseler de yılda en az 3 milyon ton su
tüketecekler ve bu su yöre çiftçisinin kullandığı sudan eksilecek…

Alamos Gold ve onun güzellemecisi Golder Associates’in sözüne
bakarsanız ya bunu yapacaksınız ya da çok büyük getirilerden,
kazançlardan olacaksınız. Onların söyleminde, “bu işletme açılmazsa biz 1 milyar 715 milyon dolar kârımızdan oluruz” denmiyor. Bunun yerine, “Türkiye dışarıdan yılda şu kadar altın alıyor, bu işletme bunun bir bölümünü sağlar”
diyorlar. Üstelik ülkemiz yılda 200 ton altın dışalımı yaparken, onlar
kendi üreteceği metal, dışalımın daha büyük payı olarak görünsün diye
dünya ekonomik bunalımı döneminde yılda 50 tona düşen dışalım anılıyor.
Alamos Gold’un sekiz yılda üreteceği altının toplamı bizim 2,5 aylık
altın dışalımımız. Yani, yılda dışarıdan aldığımız altının yalnızca
40′ta biri, yılda yalnızca 9 günlük dışalımımız kadar altın üretecekler
ve buna tamah etmemizi istiyorlar.

Çalıştıracakları 350 kişi 10 yıl sonra kanserlerle boğuşacak

Üstelik,  bizim toprağımızın altından çıkarılacak altın yurtdışına götürülüp yine
bizim kuyumcularımıza dünya altın borsası fiyatlarından satılmayacak
mı? Satılacak. Burada rafine edilse bile bizim kuyumcularımız altının
onsunu maliyet fiyatı olan 350 dolardan değil, bugünkü gibi borsa fiyatı
olan 1800 dolardan almayacak mı? Alacak. Çıkarıp satan, kazancını
burada mı harcayacak, burada yeni yatırımlar mı yapacak? Hayır.
Devletimize çok mu vergi verecek? Hayır. Burada kurulu olan Kuzey Biga
Madencilik AŞ ham altını ana şirketi olan Alamos Gold Inc’e elbette
düşük fiyattan satacak ve ya zarar gösterecek ya da çok az kâr gösterip
çok az vergi verecek. Asıl vergiyi, Kanada Hükümeti toplayıp bize dua
edecek.

Bu ülkeye yalnızca, derinlikleri 100 m’yi geçen ve 700 dönüm yeri
kaplayan iki çukur, yüksekliği 100 m’ye ve kapladığı yer 900 dönüme
ulaşacak olan siyanürlü atık yığınları, ormanları kesilmiş bir dağ,
bunun yamaçlarında iki yerde çevreye asitli ve ağır metalli sular
salacak olan toplam 800 dönüm yer kaplayacak olan EOK atık yığınları
kalacak.

Bize bir faydası da sekiz yılda en çok 350 kişiyi çalıştıracak
olmaları imiş. Bir de ihtiyaçlarını yöredeki marketlerden
karşılayacaklarmış. Şimdi çalıştıracakları 350 genç ve güçlü insanın
10-15 yıl sonra hangi kanserlerle boğuşacak olacağı ve bakımları için ne
kadar para harcanacağı, daha önemlisi onların ve yakınlarının ne acılar
çekeceği ve o düşkünlükleriyle nasıl geçineceklerinden söz etmiyorlar.

Bu işletmenin ÇED süreci yeni başlatıldı

Şimdilik yalnızca Temmuz ayında hazırlanıp Bakanlığa verilen “ÇED
Başvuru Dosyası” var bilgi olarak. Son derece üstünkörü hazırlanmış.
Kapağı bile 1,5 yıl önce uluslar arası uzmanların Alamos Gold bu sahayı
alırken ona bilgi sağlamak için hazırladıkları raporun kapağıyla aynı.

Henüz hiçbir araştırma bilgisi vermiyorlar (biraz yörede yaşayan
bitki ve hayvanlarla ilgili genel bilgiler var). Yapılmış ve yapılacak
çalışmaların sonuçlarını hazırlanacak ÇED Raporu’nda vereceklermiş.

Çevreye verilecek zararlar, su tüketimi, yayılacak zararlı toz, gaz
ve suların nerelere yayılıp nerelere ne kadar erişeceği, asitli su
oluşumunu nasıl önleyebilecekleri, yamaçlarda oluşturacakları zehirli
yığınların kayıp kaymayacağı, heyelanlanıp heyelanlanmayacağı,
yeraltısularını kirlenmeden nasıl koruyacakları, depreme karşı ne önlem
alacakları, Ağı Dağı’nı nasıl eski durumuna getirecekleri, kazıp
eleyecekleri kayalarda altın ve gümüşten başka nelerin bulunduğu,
atıklarda nelerin olacağı, market sahiplerinin dışındaki yöre halkının
eline ne kalacağı, ne kadar siyanür kullanacakları, yöredeki barajlara
ne gideceği, daha bir dizi sorunun yanıtı henüz yok.

Bakanlık’tan gizlediklerini halka mı anlatacaklar?

Pekiyi, Salı günü Söğütalan Köyü’nde ne anlatacaklar? Henüz
kendilerinin bile bilmediklerini ya da Başvuru Dosyası’na yazmayıp
Bakanlık’tan bile gizlediklerini ilk kez halka mı anlatacaklar.

Bu Dosya’da olan bilgiler daha şimdiden kadük oldu. Yukarıda
alıntılanıp teşhir edilen sayılar hep değişti. Çünkü Şirket, değerleri
düşen hisse senetlerini yeniden değerlendirebilmek ve bunlara zaten
yatırım yapmış olan kendi müşterileri paylarını satmasın diye daha geçen
hafta, 16 Eylül günü borsaya gönderdiği bilgi ile rezerv değerlerini
arttırdı bile. Dosyada, bu değerleri değiştirdi. Kesin ve muhtemel
rezervini biraz azalttı ama buna tahmini bir rezerv ekleyip toplamı 1
milyon 373 bin 764 ons’tan 1 milyon 682 bin 649 ons altına yükseltti.
Yarın ne olur, bilinmez.

Ama, öngörülen kazı miktarlarının, kimyasallarla işlenecek
malzemenin, kullanılacak siyanürün, suların, enerjinin ve başka
kimyasalların miktarlarının artacağı kesin.

Üstelik bunlar yalnızca Ağı Dağı’ndaki Baba ve Deli Dağ Ocaklarıyla
ilgili. Ağı Dağı’ndaki Ihlamur, Ayıtepe, Tavşan, Yangın Kulesi ve hele
hele Çamyurt yatakları da işletmeye girince bugün söylenenlerle
kıyaslanamaz bir yıkım geliyor ama durun hepsi bu da değil. Şirket daha
kendisinin ya da başkalarının Çan’ın kuzeyindeki Doğancılar, Etili’nin
doğusundaki Tepeköy, Ağı Dağı ile Çanakkale arasında Kirazlı sahasındaki
bir dizi, Ağı Dağı ile Kirazlı arasındaki Pirentepe ve Halilağa,
Kirazlı ile Çanakkale arasındaki Bodurlar ve Dededağı, Ezine’nin
kuzeyindeki Akbaba, Kartaldağ, TV Kulesi ile Karıncalı yataklarını da
hedef gösteriyor. Kazdağları’nın, Biga Yarımadası’nın, Çanakkale’nin
havasıyla, suyuyla, toprağı ile, tarımıyla, insan sağlığıyla, toplumsal
huzuruyla ilgili fermanı hazır. Bunun ilk belgesi, ama hiçbir şey
söylemeyip, “sonra söyleriz” diyen belgesi şimdi Bakanlık’ta ve Salı günü Söğütalan halkına bunun masalını anlatacaklar.

Herhalde bir de, böbürlene böbürlene, kendilerine hizmet eden bilim insanlarımızı anacaklar. ÇED Dosyasında yaptıkları gibi: :

ODTÜ Jeoloji Mühendisliği’nden    Prof. Dr. Vedat Toprak

Doç. Dr. Mehmet Lütfi Sözen

Doç. Dr. Bora Rojay

Prof. Dr. Hasan Yazıcıgil

Prof. Dr. Zeki Çamur

İYTE İnşaat Mühendisliği’nden       Doç. Dr. Alper Baba

ÇOMÜ Biyoloji’den                               Prof. Dr. Varol Tok

Prof. Dr. Ahmet Gönüz

Gazi Üni. Fen Fak. Biyoloji’den      Prof. Dr. Hayri Duman

Prof. Dr. Zeki Aytaç

Prof Dr. Abdullah Hasbenli

Hacettepe Üniv. Fen Fak. Biyoloji’den        Doç. Dr. Zafer Ayaş

O bilim insanlarımız, hiç zahmet edip bu projeye vermiş olduğu hizmetleri “bilimsel araştırma diye savunmasın. Hiç zahmet edip, “Söylediklerimiz bilimsel ve teknik gerçeklerin ötesine geçmiyor, biz projenin bütünü için bir tavır almadık” demesinler.

Alamos Gold ve Golder Associates’e omuz vermişler ve şimdi adlarının arkasına sığınılıyor.

Hocalar gelip Söğütalan, Bayramiç, Çan, Etili, Evciler, Çanakkale,
Kazdağı halkına anlatsınlar verdikleri hizmet bu yöre halkına ve
doğasına mı, kendilerine mi, yoksa Alamos Gold’un hisse senedi
sahiplerine mi yarayacak? Ne yazık ki, yalnızca sonunculara yarayacak.

Anlatsınlar, üniversite öğretim üyelerinin yasal gelirleri
geçinmelerine yetmeyecek denli az. Üniversiteler piyasanın, sermayenin,
küresel kapitalizmin vereceklerine muhtaç. Onlar olmasa laboratuvarları
kapanır, hiçbir araştırma yapamazlar. Söylesinler, Üniversiteler yeniden
kamu kurumu olmadan, devlet desteği almadan yaşama dönemez, bağımsız
bilimsel araştırma yapılamaz, gerçekler araştırılıp, gerçekler
söylenemez.

Onlara bu yakışır

Bu ölümlü dünyada, bu kadarcık yürekli olunamazsa, bizlerden geriye ne kalacak?

Alamos Gold ve Golder Associates elemanlarının anlatmayacaklarını da
Balıkesir Balya’da, Uşak Eşme’de, İzmir Bergama’da, Kütahya
Gümüşköy’’de, Artvin Borçka’da, Erzincan Ilıç’ta yaşayan ve çok şey
gören halk anlatabilir. Hele hele dünyanın değişik yörelerinde yaşayan,
bir gün dünyanın başka bir yerlerinden gelen para babaları, iş
makineleri ve kimyasallarla yaşamları alt üst olanların başlarına
gelenler ne dersler taşıyor. Böylesi işletmelerden sinsi sinsi yayılan
yıkım ve ölüm bir yana, kazalarla aniden ortaya çıkan yıkımlar bile
olacakları bugünden bize gösteriyor. İspanya Sevilla’daki Los Fraies,
Romanya’daki Baia Mare, Kırgızistan’daki Kumtor, Macaristan’daki,
Bolivya’daki, Gana’daki, Tanzanya’daki, Şili’deki, Peru’daki, ABD’nin
ortasındaki sayısız atık barajı ya da siyanür kazaları, artık Ağı
Dağı’nın geleceğinde. Bunların hiçbirinde, buradaki liç alanlarının
Söğütalan Köyü’nün tepesinde durduğu gibi tipik bir canavar yoktu.

Bir “cinayete teşebbüs” ile karşı karşıyayız.

Hem de “seri cinayet

TAHİR ÖNGÜR

Jeoloji Yüksek  Mühendisi


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.