Archive for the ‘Ekolojik sürdürülebilirlik’ Category

“Eğer yönümüzü değiştirmezsek, kendimizi gittiğimiz yerde buluruz ”

03/04/2011
Yazı için Sevil Baştürk’e teşekkür ederiz
billBill Mollison, Permakültürün yaratıcısı
Yukarıdaki başlık aslında bir Çin atasözü. Geçenlerde bir adamla tanıştım ve yönümün değişebileceğine inandım. Tabi ki gittiğim yerin de…
Bill Dede 82 yaşında. Dünyayı geziyor, yaratıcısı olduğu permakültürü öğretiyor. Yani dünyamızı nasıl yeniden tasarlayabileceğimizi. Bütün sorunlarımızı, hatta açlığı kalıcı olarak bir bahçede çözebileceğimizi.
Permakültür Tasarım Sertifikası (PDC – Permaculture Design Certificate) kursu vermek için İstanbul’daydı Bill Mollison ve ögrencisi Geoff Lawton. 120 kişi katıldık bu kursa. Tek ortak noktamız, kendi besinimizi yetiştirmek istememiz ve sürdürülebilir sistemler nasıl kurulur merak etmemiz. Bildiklerimi paylaşayım, sizde paylaşın, herkes öğrensin yönümüzü değiştirebileceğimizi. Permakültür:
– Dünyayı etik ve ilkelere göre yeniden tasarlayan bir sistem.
– Ormanlar gibi, tabiatın ekolojik sistemlerini örnek alarak, yiyecek üreten gıda ormanları tasarlıyor.
– Yaratılan ekosistem bırakıp gitseniz bile çökmüyor. Çünkü, sistemin ihtiyacı olan enerji, sistem tarafından sağlanıyor.
– Amaç, kendi ihtiyaçlarını karşılayan ve atıklarını yeniden kullanıma sokan sürdürülebilir sistemler yaratmak.
‘Nerde olursak olalım parasız değiliz’
Permakültürü yaşamlarımızda uygulamak için arazimizin olması gerekmiyor. Ama tabiattan üstün olduğumuz fikrinden bir an evvel vazgeçip, doğayla uyum içinde yaşayabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Bunu yaparsak, nerde olursak olalım permakültür ilkelerini uygulayabiliriz. Çünkü Permakültür, sadece tarım değil, sürdürülebilir bir yaşam tasarımı.
“Nerede olursak olalım, parasız değiliz, sadece yeterince düşünmüyoruz,” diyor Mollison. Takas sistemlerinden kredi birliklerine, kooperatiflerden vakıflara, çeşitli fon kaynakları yaratılmasından yerel para birimlerinin oluşturulmasına uygulanabilir pek çok sistemin örneklerini veriyor.
Mesela takasta, ‘bu sene sana şu zamanda bir ton yakacak sağlayacağım’ gibi söz mektupları yazabiliyorsun. Bu notları takas edererek ihtiyaçlarını karşılayabiliyorsun.
perma2
Dünyanın gıda ihtiyacını karşılamaya ‘% 3′ yeter
Kaynaklarımız tükenmek üzere. Geri dönüşüm yapsak da, ‘çevreci’ ürünler satın alsak da, sıkıştık. Tabağımızdaki yemeğe kadar herşey yenilenemeyen ham maddelerden üretiliyor. Tüketimi etkili bir şekilde azaltmaktan başka alternatifimiz yok. Deniz bitti. Sona doğru hızla koştuğumuzu görüp, sonsuz sahip olma duygumuzdan vazgeçip, durmadan daha hızlı, daha yeni şeyler edinme esaretinden kurtulup özgürleşmeliyiz.
İnanbiliyor musunuz? Bir insanın bir yıllık gıda ihtiyacı aslında 14 m2 bir bahçeden sağlanabiliyor. Ve hatta endüstriyel tarım için kullanılan alanın yalnızca yüzde ikisi ya da üçü ile dünyanın tüm gıda ihtiyacını karşılayabiliyoruz. Ama dikkatimiz dağılıyor. İçinde kaybolabileceğimiz kadar çok bilgiye çok kolay ulaşıyoruz. Sorumluluk alabileceğimiz yerlere odaklanamıyoruz. Nereye gittiğimizi bilmediğimiz için, nereye vardığımızı da göremiyoruz ya da vaktimiz yok durup düşünmeye.
perma
Daha az çalış, daha çok yaşa
Zamansızlık en çok yakındığımız şey. Yılda, 2000-3000 saat çalışıyoruz. “Bunun karşılığında sahip olduğunuz şey bir sürü aygıt” diyor Mollison ve yılda 500 saat çalışarak bütün ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimizi söylüyor. Ancak, önce zenginlik tanımını baştan yapmamız gerek. Çünkü, ne kadar zenginleşirsek ekolojik ve kültürel olarak o kadar fakirleşiyoruz.
Zenginliğin esas ölçütü, temiz hava, temiz su, temiz gıda, makul barınak, sıcaklık, dostluk ve uyumlu toplum.
Haftada 10 saat çalışmak ister misin? Geriye kalan 30 saatte ne yapmak istersin? Kalıcı bir kültür yaratabilir misin?
Mollison der ki; “Sahip olduğumuz tüm becerileri diğerleri ile ilişkili bir biçimde kullanırsak her şeyi başarabiliriz. Ama becerilerini gerçekten inanmadığın başka sistemlere ödünç veriyorsan sanki hiç yaşamamışsın gibi oluyor. Çünkü kendini hiç ifade edememişsin.”
Dünyayı onarabiliriz. Neler yapabileceğimizi görmeye başlarsak, yapmaya da başlarız. 3 adımlık bir çözümü 4 adımlık çukura atmayalım. Kararını veren herkes büyük bir fark yaratabilir.
Hint asıllı fizikçi, çevreci ve aktivist Vandana Shiva, geçen ay 2010 Sydney Barış Ödülü’nü aldığında şöyle dedi: “Toprak Ana’nın haklarını savunmak, en önemli insan hakları ve toplumsal adalet mücadelesidir. Zamanımızın en kapsamlı barış hareketidir.”
Reklamlar

Çevre konusunda tek elden demokrasi

31/01/2011
Seda Yurtcanlı

Seda Yurtcanlı

HES yapım projelerinin yargı kararlarıyla iptal edilmesini takiben, sessiz sedasız meclis gündemine getirilen Tabiatın ve Biyolojik Çeşitliliğin Korunmasını düzenleyen yasa tasarısı, çevrecilerin son günlerde üzerinde durduğu en önemli konulardan biri. Demokrasinin klasik anlamda yansıması seçme ve seçilme hakkı iken, çevre hukukunda bu yansıma katılım hakkı olarak karşımıza çıkıyor. Son derece önemli olan ve tartışılması gereken düzenlemeler haberimiz olmadan yasalaşıyor. İnsanlığın ortak mirası olan çevreyi ilgilendiren düzenlemelerin oluşumunda katılım hakkına olan yaklaşımı inceleyerek demokrasimizin bulunduğu noktayı anlayabiliriz.

Çevrenin unsurları olan tabiat, biyolojik çeşitlilik, doğal kaynaklar hepimizin koruması altında olup, herkesin eşit ve sürdürülebilir kullanımına tabidir. Bu anlamda, çevresel unsurlara ilişkin konularda karar alma süreçlerinde halkın bilgilendirilmesi, katılımı ve şeffaflık, son dönemde, uluslararası toplumun ve AB’nin çevrenin korunması alanındaki en temel konusudur.

Herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını ve bu nitelikteki bir çevreyi gelecek nesillere aktarma yükümlülüğünü ifade eden çevre hakkının uygulanmasını sağlayan usullerin birleşimi olan katılım hakkı 3 unsuru kapsar. Devlete, vatandaşları bilgilendirme konusunda önemli bir ödev yükleyen ve şeffaf olma zorunluluğu getiren bilgi ve belge edinme hakkı; çevresel unsurların yönetimine ilişkin hazırlanan planlara ve çevre üzerinde etkisi olacak faaliyetlere izin verme sürecinde aktif olarak katılma hakkı ve verilen kararların hukuki denetimden geçmesini sağlayan yargı yoluna başvurma hakkı.

Çevresel konularda şeffaf ve katılımcı yönetimi sağlamak için imzalanan Aarhus Sözleşmesi’ne Türkiye taraf değildir. Ancak, Çevre kanunumuz, çevre politikalarının oluşmasında katılım hakkının esas olduğunu ve Bakanlık ile yerel yönetimlerin, meslek odaları, birlikler, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşların çevre hakkını kullanacakları katılım ortamını yaratmakla yükümlü kılındıklarını açıkça belirtilmiştir.

İlgili yasa tasarısına baktığımızda, karar alma sürecinde şeffaflık ve yeterli düzeyde katılımın sağlanması ilke olarak belirlenmiş olsa da, tasarının hazırlanış aşamasında kamuoyu bilgilendirilmemiş, sivil toplum örgütlerinin görüşü alınmamış ve yönetim esaslarını belirlemekle yetkili kurullarda merkezi yapı aşırı güçlü tutulmuştur.
Tasarı, Çevre kanununun 9. maddesinde yer alan “biyolojik çeşitliliği koruma ve kullanım esasları, yerel yönetimlerin, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve ilgili diğer kuruluşların görüşleri alınarak belirlenir” düzenlemesini yürürlükten kaldırıyor. Bunun yerine, koruma ve kullanım esaslarını belirleme yetkisini Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu’na veriyor. Kuruldaki koltuk sayısına bakıldığında, politikaların belirlenmesinde sivil toplumun ve yerel yönetimlerin aktif anlamda hiç bir belirleyici rol oynamadıklarını görüyoruz. 20 kişilik kurulda çeşitli bakanlıklardan gelecek 14 temsilciye 4 akademisyen ile doğa koruma alanında faaliyet gösteren ve “Bakanlıkça belirlenecek” sivil toplum kuruluşlarından iki temsilci eşlik edecek. Burada altı çizilmesi gereken husus, sivil toplum kuruluşlarının rolünün oldukça azalmasının yanında kurula katılabilecek sivil toplum kuruluş veya kuruluşlarının belirlenmesi konusunda bakanlığa sınırsız bir takdir yetkisinin tanınıyor olması.

Yerel yönetimlerin, derneklerin ve sivil toplum kuruluşlarının yer alabileceği Mahalli Biyolojik Çeşitlilik Kurulları ise sadece yerel düzeyde uygulamayı yürütmekle yetkili kılınmış. Şu halde, karar alma sürecinde yeterli düzeydeki katılımı sağlama ilkesi, vatandaşların, sivil toplumun ve yerel yönetimlerin süreçte aktif ve belirleyici rol oynayacaklarını değil, aksine, çok kısıtlı ve etkisiz bir şekilde merkezi otoriteye fikirlerini dile getirebilme imkânlarının olduğunu belirtiyor.

“Tek elden yönetim” düşüncesiyle hazırlanan tasarı, Bakanlar Kurulu’na, “mutlak şekilde korunması gereken alanlara” zarar verebilecek faaliyetlere, üstün kamu yararı görürse, izin verme imkânı tanıyor. Böylece, son dönemde yargı kararlarına takılan HES projelerinin önü açılmış oluyor. Bugün, özellikle de mevzuatımızı uyumlaştırmaya çalıştığımız AB’ye üye ülkelerde, mutlak şekilde korunması gereken alanlarda hiçbir faaliyete izin verilmezken, diğer korunan alanlarda yapılması talep edilen bir faaliyet için, öncelikle çevreye verebileceği olası sonuçları ve bu sonuçları ortadan kaldıracak tedbirleri içeren çeşitli bilimsel çalışmalar yapılıyor. Sonrasında anket ve kamuoyu tartışmalarıyla halkın görüşü alınıyor ve bu görüş karar aşamasında belirleyici bir rol oynuyor. Tasarı ise, faaliyetlerin çevreye olası etkilerini gösteren “ekolojik etki değerlendirmesi” raporunun düzenlenmesini öngörürken, bu raporun halkın görüşüne sunulmasını gerek görmemiştir.

Sonuç olarak, uyum amacıyla hazırlanan bu tasarı AB hukukun bulunduğu noktadan katılım anlamında çok geridedir ve hazırlanışında esas aldığı tek elden yönetim mantığı, uyum çalışmalarının sözde kaldığını ve anlamının anlaşılmadığını göstermektedir. Eşit hak ve söz sahibi olduğumuz çevresel unsurlarla ilgili oluşturulacak yasaları, uygulanacak politikaları belirlemede hepimizin aktif olarak süreçte yer alma hakkı vardır. Bu değerler üzerinde kimsenin tek başına söz söyleme ve karar alma yetkisi yoktur. Devletin, katılım hakkını güvence altına alıp bu hakkın kullanımını sağlaması gerekirken demokratik hakları yok sayarak hazırladığı bu tasarıya karşı, sivil toplum, toplumu bilinçlendirmekte ve uyarmaktadır. Bu çabaların desteklenmesi ve iktidarın da bu haklı çağrılara kulak tıkamayıp gerekli demokrasi araçlarını sağlaması gerektiğini düşünüyorum. İleri demokrasi tartışmalarının yapıldığı bugünlerde, demokratikleşmeye, yaşam alanlarımızın korunmasına ilişkin politikalarda söz sahibi olarak başlayabiliriz.

Seda Yurtcanlı, Lyon 3 Üniversitesi Çevre Hukuku Yüksek Lisansı, Fransa

PERMACULTURE AND YOGA COURSE 2011,

17/11/2010

“ integrating the inner and outer limits”  8th to 17th May 2011

Presented by Steven Read, Director of the Université Populaire de permacultureand

Monica Danobeitia, Yoga Teacher and Healer.

INTRODUCING THE COURSE

For those with an interest in Permaculture and Yoga. Combining the 72 hour Permaculture design course certificate and daily Yoga practice. We shall explore the overlapping aspects of both and attain a more integrated experience. Permaculture begins with effective Observation and leads to the design of a landscape inclusive of human activity and in harmony with Nature. The design course will be partly class led and partly skills based. Yoga also begins with the physical self and the observation of the internal world, building a healthy,mobile, and balanced Body/ Mind and connects us to a deeper experience of Ourselves and therefore the relationship to others. Suitable for beginners and those already practising yoga.

A LITTLE BIT ABOUT PERMACULTURE ASPECT OF COURSE………….

The course follows then internationally recognised 72 hour permaculture design course and is certified by the Université Populaire de Permaculture in France. The course will cover the basics of permaculture Design, the ethics, principles and methodologies , it then moves on to examine the different aspects of designed human ecosystems, covering food production, building, energy, water, economic systems and community. There will be a design project based around the Patika site, exploratory walks and practical projects.

A LITTLE BIT ABOUT YOGA ON THIS COURSE……………………….

 The Yoga component is designed to specifically compliment the Permaculture design course and more generally to impart its teachings to our everyday lives in a very down to earth and practical way. Each day we shall consider different aspects of yoga which we shall bring to life in the yoga practice. We shall also use examples of Permaculture design and demonstrate yogic examples of equal but no less powerful practices achieved through yoga, be it how to harness our energy and redirect it through to developing awareness and sharpening our observation skills through silencing the mind. THE

SITE…………………………

 The Patika project is an experiment for mutual strengthening through shared creativity. We think that everybody’s life is a unique journey and the path that forms this journey is to be realized by each individual. From time to time however, these paths cross those of others and it becomes possible to travel together. The “Patika Project” is an agricultural project located on a block of five thousand square metres in the village of Faralya in Fethiye. Reminding us that there are many options for self-realization in a lifestyle outside the rush that comes with urbanization, by remembering again our forgotten values, by working, producing, touching, smelling, feeling, Patika is an environment that allows us to remember how it is to live. At Patika, to get a little closer to an ecological lifestyle, we strive to try to make our guests feel part of the daily flow of our programmes and seek to provide an environment where, through planning activities together that contribute to our personal development and through facilitating participation in the production process, guests can feel part of nature, reminding us that life is in a constant state of production. We aim for an environment where children, youth and adults can develop themselves and where planning and realising activities is possible.

 A LITTLE BIT ABOUT THE COURSE LEADERS………………

Steve Read A degree in the environmental sciences was followed by some years of practical scientific research and to the discovery of Permaculture , a design course in 1991 and then 2 years later the Diploma of applied permaculture design awarded for his work in developing urban permaculture in south-east London . For the last 19 years Steve has been designing and leading courses all over the world , UK , France, Zimbabwe, Benin, Guadeloupe, Roumania, Albania, Turkey, Belgium, Marocco, Spain and Poland. He ran the UK Permaculture Association office and then moved to France where he is a founder member of the French Permaculture network ” Brin de Paille” and founded and directs the Université Populaire de Permaculture, a network of permaculture learning centres in France. He leads courses in both French and English.

Monica Danobeitia Monica was brought up in the east end of London- an uncanny mix of Spanish Basque and

Monica Danobeitia

 Russian parentage. She studied at the University of London where she obtained a degree in Environmental Science and shortly after its completion in the late 80’s she became

 involved with a fledgling Permaculture group in Brockley, Southeast London, a small but energetic group interested in sustainable living. She also began studies in Traditional Chinese Medicine and qualified as a Shiatsu Massage Pratitioner. It was a busy time for she also became a rock climber and mountaineer and worked for a time as a mountain leader. In the late 90’s she literally stumbled upon Ashtanga Yoga and was gripped immediately. A big process of change began, and it is with this particular style which has been her primary focus over the years and underlying this the Yoga Sutras of Patanjali which offers the most comprehensive guide to the practice of Raja Yoga and informs to some degree her overall approach. Practically speaking she has trained with Pattabhi Jois at the Ashtanga Research Institute in Mysore in Karnataka in India, Roberta Gianotti in London, Goddfrey Devereux, Dharma Mittra in New York and with Bharath Shetty at Yogaindia in Mysore to name but a few, some 700 hours teacher training pratice all told. She has been teaching full time for 12 years. Monica has written some articles about her approach to Yoga which can be found here

Financial contributions……………….

390€ camping

420€ shared room

440€ couples room

Contact………………..

 Monica Danobeitia by Email (danobetia_monica@yahoo.com) or Telephone +44 7933242638

DAILY SCHEDULE………………..

(this may be subject to change)

Morning 7-8am Hatha Yoga /Meditation

8-9am Breakfast 9-12pm Permaculture studies

12-1 free time, massage treatments available

1-2pm lunch 2-5pm Permaculture skills practice

5-6pm light yoga /meditation 6-8pm free time, massage treatments available

8-9pm supper Rest

Steeve Read

Steeve Read

Kendi evini kendi yapanlar

28/10/2010

(Kendi evini kendi yapan topluluklar – imeceyle evini yapanlar)

Bu konu aklıma ilk olarak Köy Enstitüleri’nden mezun olan öğretmenlerin kendi evlerini, yerel malzemeler kullanarak yapabildiklerini öğrendiğimde takılmıştı. Ne büyük bir güç kendi evini kendin yapabilmek.  Eğitim sistemlerine, gelecek kuşakların yetişmesine bir de bu gözle bakılması gerektiğini düşünüyorum. Sosyal yapı içinde yaşam alanlarımızı şekillendirme becerisini, bakış açısını, kültürünü geliştirmek üzerine muhakak kafa yorulmalı derim.

Bugünkü evlerimizde düzensiz şehirleşmeyi de eklersek ciddi sorunlarla karşı karşıyayız. Evlerin yapımında kullanılan zararlı malzemelerden tutun da doğadan bizi tamamen koparan tasarımlara kadar…  Bir de evlerin yapımına ekolojik açıdan baktığımızda o tasarımları etkileyebilecek o kadar çok unsur dikkati çekiyor ki.

Bir mimarın gözüyle baktığımızda bu yazı bir kitap oluşturacakken burada yalnızca oradan buradan birkaç konuya değinip, en temel gereksinmemiz olan barınaklarımızın yapımının ne kadar bizden uzaklaştığını vurgulamak istiyorum.

Bizler yalnızca betonarme evlerin en iyi olduğunu ve bunların da müthiş bir teknolojiyle, çok kısa zamanda yapılması gerektiğine inanacak bir duruma geldik. Hatta artık taş ustaları bulmak veya kerpiç ev nasıl yapılır bilen kimseleri bulmak gittikçe zorlaşmaya başladı.  Hatta kerpiç bir ev yapsak ruhsat bile alamaz bir duruma geldik. Halbuki geçmişte depremlerden yıkılmayan evler  yapılabilmiş; bir sürü deprem geçirmelerine karşın hala ayakta durabiliyorlar. Yeni karışımlarla ve yeni tekniklerle çok sağlam kerpiç evler yapılabiliyor.

Son zamanlarda, saman balyalarından ev yapımı söz konusu olduğunda, evin yapılacağı yerde evi yapmak isteyenler ya bir atölye çalışması halinde bunu yapıyorlar ya da bulundukları topluluk imeceyle bunu yapıyor. Aynı, eskiden köylülerin kendi evlerini kendilerinin yapması gibi.   Halbuki şimdi bu çok pahalıya geliyor ve bir sürü sorunu da içinde barındıracak şekilde yapılıyor. Buna biraz da o sosyal grubun güçsüzleşmesi gibi bu durumu da eklemek istiyorum. Yalnızca doğaya değil aynı zamanda birbirimize de yabancılaşıyoruz. Buna bir örnek de imeceyle çalışmak. Örgütlü çalışamayan bir sosyal yapının, bunun becerilerini geliştiremeyen bir grubun, yaşamda karşılarına çıkan problemleri çözmesi ve bireylerinin mutluluğunu sağlaması nasıl mümkün olabilir ki….

Şehirler sürdürülemez, berbat tasarım örnekleri olarak gelişmeye devam ederken bizler başka tasarım örneklerinin uygulandığını yakından izleyip herkese anlatmalıyız. Daha da önemlisi bize birçok sorunun yanıtını sunan doğadan uzaklaştıkça, topluluklarımızın direnç gücünün zayıflamakta olduğunu başkalarına anlatmalıyız.  Kırsalda kendi yaşam alanını kendi oluşturmuş biri olarak; taştan, tahtadan ev yapmanın çok iyileştirici, toprakla çalışmanın da ne kadar güçlendirici bir yanı olduğunu taa içimde hissettim. (www.patikadayolculuk.com).

Kendi kullandıkları su hakkında söz sahibi olabilen, kendi yapılarıyla, kendi gıdalarının üretimiyle, kendi, çocuklarının yetiştirilmesiyle, sosyal yapılarıyla, kaynaklarının yönetilmesiyle aktif olarak ilgilenen bir topluluğun sırtının yere gelmesi pek mümkün gözükmüyor. 

Erol B. Scott, erolbenjamin@yahoo.com

Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

“Doğada Çözülebilir” Denen Naylon Torbaların Hikayesi

11/07/2010

Buğday Derneği, son zamanlarda Türkiye’deki marketlerde yaygın olarak kullanılmaya başlanan “biyo-bozunur, doğada %100 çözünür” naylon torbaların gerçekten doğa dostu olup olmadıkları konusunda Plastics Europe temsilcisi Michael Poulsen ve İTÜ Çevre Mühendisliği öğretim görevlisi Doç.Dr. Osman Arıkan ile görüştü.


 

Çoğunluğu petrol türevi olan polietilenden üretilen naylon torbalar, doğada 100-10.000 yılda çözünebildiğinden ve üretiminden atığa kadar tüm yaşam döngüsü boyunca çevreye zarar verdiğinden, dünyada pek çok ülke naylon torba kullanımını azaltmak amaçlı uygulamalar yapıyor. Türkiye’deki pek çok market de, müşteri memnuniyetini sağlamak üzere biyo-bozunur naylon torba bulundurmaya başladı. Ancak Buğday Derneği’nin uzmanlarla yaptığı görüşmeler, bu torbaların ancak belli koşullarda çözündüğünü, Türkiye’de yaygınlıkla görülen depolama sistemlerinde çözünmeyeceklerini veya bu çözünmenin çok uzun zaman alacağını ortaya koydu.

 “Yarardan Fazla Zararı Var”

 Buğday Derneği, Brüksel’de katıldığı Greenweek konferansında stand açan Plastics Europe (Avrupa Birliği Plastik Üreticileri Birliği) ile biyo-bozunur torbaların gerçekten doğa dostu olup olmadıkları konusunu görüştü. Derneğin Tüketici İlişkileri ve Çevre Direktörü Michael Poulsen’in bu konudaki görüşü şöyle: “Naylon torbaların üzerine ‘biyobozunur ya da doğada çözünür gibi ifadelerin konması kafa karışıklığı yaratıyor. Bu naylon poşetlerin çoğu, ancak çok özel koşullar altında çözünebiliyor ki, bu koşullar dünyada sayılı çöp toplama ünitesinde mevcut.” Bay Poulsen, bu tip bilgilendirmelerin bazen yarardan çok zarar getirdiğini de söyledi: “Süpermarket müşterileri ‘nasılsa doğa dostu’ diyerek bu naylon torbaları bol keseden kullanmaya devam ediyorlar. Doğa dostu gibi görünen bu çözüm aslında doğaya daha fazla zarar veriyor”.

 “Testler yanıltıcı”

 İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nden Doç.Dr. Osman Arıkan ise, konuyla ilgili şu bilgiyi verdi: “İngilizcedeki “biodegradable plastics” terimi türkçede “biyobozunur plastikler” olarak ifade edilir ve biyolojik olarak (mikroorganizmalar vasıtasıyla) parçalanabilir plastikler için kullanılır. Bununla birlikte gerek ülkemizde, gerekse dünyada hangi tür plastiklerin ‘biyobozunur plastik’ olarak değerlendirileceğine dair tartışmalar yaşanıyor. Bunun nedeni ‘biyobozunur plastikler’ için birden fazla standart test metodunun olması.

Burada testler arasındaki en büyük fark, testin gerçekleştirildiği sıcaklık, pH gibi koşullar. Bununla birlikte testlerin bir kısmı yanıltıcı; örneğin kompost edilebilir plastikler için test sıcaklığı 55 oC’dir. Ancak bu testi geçen plastikler kompostlaştırma işlemine tabi tutulmuyorsa, yani doğadaki sıcaklıklara (maksimum 20-30 oC),  maruz kalıyorsa bu plastiklerin parçalanması testte belirlenen süreden çok daha uzun zaman alacaktır.” 

Buğday’dan Mektup Var 

Buğday Derneği, “doğada çözünen” naylon torbalar bulunduran marketlere aşağıdaki mektubu gönderiyor:

Sayın Yetkili,

Mağazanızda/marketinizde müşterilerinize sunduğunuz “biyo-bozunur/ doğada çözünür” naylon poşetler kişilerde “çevre dostu” algısı yaratmasına rağmen, yapılan araştırmalar bu söylemi desteklemiyor. Doğa dostu tek çözüm olan bez çanta kullanımının yaygınlaşabilmesi için, sizlerden alışverişe bez çantayla gelen müşterilerinizi ödüllendirmenizi, naylon torbaları ücretli hale getirmenizi ve konuyla ilgili bize geri dönüşünüzü

 rica ediyoruz. 

Saygılarımızla,

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği

Domates

20/05/2010

Patik'nın Pembe DomatesleriYemeklerimizin, öğünlerimizin ya da sofralarımızın çoğuna eşlik eden meyvemiz domates. Aslında ABD’de 1893 yılında mahkeme sebzelerle birlikte saklanıp yenildiğinden, onu sebze diye sınıflandırmış olsada gerçekte bir meyve. Ne ilginçtir ki domates (Solanum lycopersicum), patlıcangiller (Solanaceae) ailesinden olup, dünya’ya Meksika’dan yayılmış. Anavatanı ise ekvatordan Şili’ye kadar uzanan Amerika’nın dar batı kıyılarıdır. Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinden sonra Avrupa’ya gemilerle gönderilmiştir. Ülkemizde ise domates yetiştiriciliği 1900’lü yıllarda Adana’da başlamıştır. Bununla birlikte sera domates alanında ve üretiminde en büyük paya Antalya sahiptir. Antalya’ daki örtüaltı alanlarının %44.3’ ünü domates kaplamaktadır.

Çoğu vitamini (A, B6, B1, C vitaminleri, Folik Asit) ve yüksek miktarda bir antioksidan olan Likopeni içermesi sayesinde, değişik kanser türlerine ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu etkileri var sofra dostumuzun. Bu vitamin ve önleyici mineralleri kabuğunda barındırdığı için tüketim şeklimiz ve mutfağımıza girişi çok daha önemli. Örneğin, ısıl işlem görmüş domates ürünlerinin tüketiminin muhtemellen kolesterole bağlı olan kalp sorunlularına ve kansere karşı koruduğunu gösterilmiş. Bunun nedeni, ısıl işlem görmüş domates ürünlerinde çok güçlü antioksidan olan likopenin serbest halde bulunması. Genel olarak domatesin faydalarından bahsedersek; 

  • Cildi korur, yaşlanmayı geciktirir
  • Kolesterolü düşürür
  • Kanama eğilimini azaltıyor damar duvarını genişletir
  • Katarakt oluşumunu geciktirir
  • Yaşlılığa bağlı görme sorunlarını önler
  • Gut hastalığına ve romatizmaya karşı iyi bir doğal ilaç
  • Bağışıklık sistemini güçlendirir
  • A, C ve E vitamin gibi antioksidan içeriğiyle kansere yakalanma riskini azaltır
  • Kalp hastalıklarına yakalanma, felç geçirme tehlikesini önler.
  • Enerji verir ve organizmaya canlılık kazandırır.
  • İskorpit denen diş hastalığını iyileştirir.
  • Bağırsakları yumuşatır, pekliği giderir.
  • İdrar söktürür, üreyi azaltır.
  • Böbrek taşlarının düşmesini kolaylaştırır.
  • Yapısındaki B vitamini sayesinde sinirleri dinlendirir.
  • Soğuk algınlığına karşı korur.

Bu kadar faydalı olan meyvemizin mutfağımıza girmeden yetiştirilişinde uygulanan aşamalar nedeniyle yukarıda bahsettiğim özelliklerinin bir ya da bir kaçından yoksun kalmış olabilir miyiz acaba? Domates tohumunun organik olması ve/veya genetiği değiştirilmemiş olmasından, yetiştirilişi sırasında kullanılan gübreye (sentetik veya organik) toplanma zamanına kadar olan genel süreç, elde edilen meyvenin kalitesini doğrudan etkiliyor. Üretim sırasında tarım zararlılarından korunmak için kullanılan pestisitlerin (zirai ilaç) oranı bir diğer konu. Yoğun ve bilinçsiz pestisit kullanımının sonucunda gıdalarda, toprak, su ve havada kullanılan pestisitin kendisi ya da dönüşüm ürünleri kalabilmekte. Hedef olmayan diğer organizmalar ve insanlar üzerinde olumsuz etkileri görülmektedir. Buna en somut örnek, 1940 yılında böcek öldürücü etkisi bulunan DTT, çağın buluşu olarak nitelendirildi ve bulan kişiye Nobel ödülünü kazandırdı. Ancak daha sonra zehirli etkisi anlaşılan bu ilaç 1972 yılında tüm dünyada yasaklandı. Şu an tüm dünyada yasak olmasına rağmen, günümüzde bu öldürücü zehrin kalıntılarına kutup ayılarında bile rastlanmaktadır. Pestisitlerin bazıları toksikolojik açıdan bir zarar oluşturmazken, bazılarının kanserojen, sinir sistemini etkileyici ve hatta mutasyon oluşturucu etkiler saptanmıştır. Bu nokta da pestisit kullanan üreticilerin belirlenen optimum miktarda kullanmaları ve kalıntı süresini göz önüne alarak ürünü hasat etmeleri gerekmektedir. Pestisitlerin yanlış kullanımı, özellikle gelecek nesillerde çok önemli sorunlara yol açacaktır.

Sonuç olarak; doğal olmayan her türlü üretim bir şekilde, çevreye, canlılara zararlı olmakta. Bunun için çevreye ve canlılara zarar vermeyen yollar seçilmeli. Organik tohum veya ana bitkiden üretilmiş domates fidelerinin kullanımı, ayrıca domates üretimi sırasında sentetik besleme ve büyütme maddeleri ile hormon uygulamalarına maruz bırakılmaması, yazının başında sıralanan domatesin faydalarını yaşayabileceğimiz domateslerin evimize girmesini sağlayabilir. Sağlıklı domatesli günler ..

Ayça Gülçin ÜLGEN

Ekoloji değil, Akort Dizge…

03/04/2010

Ne kadar narin ve ne kadar uzak görünüyor. 

Bu narin uzaktalığın resmi, uzay yarışının ikinci aşaması 1968 Yılbaşısı’nda, Apollo 8 mürettebatı  tarafından çekildi..

Yeryüzü ve üzerindeki incecik katmandaki canlı hayat, bu kocaman ıssız  evrende  serapsı bir vahaydı sanki.

Ay’ın ufkundan yeryüzünü böyle görmek ve zarif kırılganlığının farkına varmak,  bakış açılarımızı da değiştirdi.

O zamanlar henüz tohum aşamasında olan çevrecilik hareketinin arkasındaki ana güç, işte bu değişen bakış açıları oldu.

Bu tıpkı, insanın başka bir ülkeye gittiğinde kendi ülkesinin farkına varması gibi bir aydınlanmaydı.

  Dünya’mızın ne kadar küçük ve kırılgan olduğunun  farkına varmamız için bizim de Ay’a gitmemiz gerekti.

Ekoloji, 1968’de uzaya fırlatılana kadar bir bebekti.

Ekoloji, uzayda o yüksekliğe ulaştığında kendi görüntüsü karşında donup kaldı. Kendine ilk kez ötekileşti.

Meğer, hiç de öyle güçlü kuvvetli ve sonsuza kadar dayanıklı bir şey değilmiş.

Hele, sonsuz ve ıssız evrenin merkezinde hiç değilmiş. Öylece kenarda  duran küçücük ve kırılgan bir  bebekmiş.  

Ekolojiinin Ay’dan kendine ilk bakışı, bir bebeğin ilk kez kendinin farkına varması gibiydi. 

Ötekileşmek ve çevreleşmekti  bu.

Acı veren bir kendi dışına çıkma ve kendinin farkına varma deneyimiydi bu.

Ay’dan yansıyan değişen bakış acılarının yol açtığı bu yeni hareket, neden “çevreci” olarak nitelendi?

Oysa ki, “çevre” kavramı içinde bir “merkez” kavramının olmasını zorunlu hale getirir.

Kopernik ve Galileo sayesinde  bencilliğimizin evrenin merkezinde yer almadığını güç bela kabul ettik

Fakat henüz bencilliğimizi yeryüzünde, içinde yaşadığımız doğanın da merkezine koyarak, yetkilendirmekten vazgeçemedik.

“Çevre” diyerek, bencilliğimizi doğanın merkezine ve zirvesine koyduk.

Çünkü bu kavramsal çerçeve, doğunun ölçülü birlik ve beraberlik bakış acısı yerine, batının ölçüsüz bölücü bakış acısı tarafından üretildi.

İnsan, doğa içinde bu ölçülü birlik ve beraberliğin ürettiği  doğaya ait en ileri bilinç seviyesidir.

Bu nedenle doğadaki birlik ve beraberliğin ürettiği en ileri bilinç seviyesi olarak Ay’a gidebildik.

Ay’a giden aslında insan kılığında doğaydı.

Topraktan…Havadan…Sudan…Ateşten…Odundan…Madenden bir özneydi.

Bu nedenle, doğa insan için  çevre olamazdı.  İnsanın ta kendisiydi çünkü.

“Ekoloji” terimi de nedense köken bilim açısından yetersiz geliyor bana: “Oikos”, Yunanca “ev” demek.

“ev” kavramı da doğanın hak ettiği özne olma yetkisini elinden alıyor ve onu insanın çevresi yani nesnesi haline çeviriyor.

 insanı, doğadan bölüyor  ve ayırıyor. Doğanın birlik ve beraberliğini bozuyor.

Ekoloji yerine, akort kavramından “Akordoloji” kavramına ne dersiniz?

Neden “akordoloji”?

Köken bilimsel olarak, akort kelimesi dilimize Fransızca “accord”  kelimesinden kazandırılmıştır.   

“accord” kelimesini köken bilim acısından Türkçe’den Fransızca’ya oradan da Latince’ye kadar izleyebiliyoruz.

Latince “ac-cord”un ac’si, “ad” dan gelir. “ad” takısı da Latince “-e doğru” anlamındadır. Kalan “cord” eki ise, gönül ve/veya şuur anlamındadır.

Öte taraftan, sürdürülebilir üretkenliğimiz için hovarda Dionisos yanımızla, aklı selim Apollon yanımızın birlikteliğidir bu. 

Bu nedenle Türkçeleşmiş “Akort”un köken bilimsel anlamı, gönül ve/veya şuura doğrudur. 

Gönül ve şuur kavramları ise, doğanın kendini sürekli akort  eden birlik ve beraberliğinin insanda en üst seviyesine ulaşmış bir ürünüdür.

Bu nedenle, “akordoloji” ve “akort sistem” terminolojisini , “çevre” veya “ekoloji” terminolojisi yerine öneriyorum.

Deniz Postacı

Not: Kendisi sürdürülebilir yaşam kolektifi (www.surdurulebiliryasam.org) üyelerinden olup diğer yazıları http://adcordis.wordpress.com dan erişebilirsiniz.

Balkonda bir sürpriz olabilir mi?

28/10/2009

Şehirde balkonlarda ne yetişir? (bu konuda siz de kafa yoruyorsanız bana yazın yakında şehirlerdereyhan permakültür olarak ne yapabiliriz bir toplantı yapacağız.)

Şimdi böyle bir sorunun çevresinde kafa yorarken aklıma onca bitkinin arasında reyhan geldi. Arkasından Pesto sosunun o nefis tadı ağzımın suyunu akıttı. Hadi… pesto sosu yapalım… Pesto soslu makarnayı yerken parmaklarımı yemek üzereyeken pesto sosunu yapmayı öğrenmeye karar verdim.  İlerleyen zaman içersinde pesto sosunun yapılışını öğrenmeye çalışırken pesto sosunu yapan bir arkadaşa pesto sosunu kuru reyhanlardan yapabilir miyim dediğimde suratındaki ifadeyi hiç unutamayacağım. Hemen sözümü yutup, kullanılabilecek fıstık çeşitlerine geçip konuyu değiştirmiştim. Bi de ben mutfak işlerinde ölçülere pek meraklı olduğum için reyhanları tartmaya çalıştım:-). Benim gibi ara sıra mutfak işlerine merak saranlara kolaylık olsun diye. Göz kararı yemek yapmak bana pek zor geliyor da…

İşte size tarif…

Balkonda yetiştirilmiş 5 saksı reyhanları (50gr) toplayıp :–)

50gr. Kaju fıstığı (bulamazsanız fıstık veya cevizle olabilir)

5 diş sarımsak (buna tadarak ta karar vermek daha iyi olabilir)

25gr permasan peyniri rendelenmiş olarak

50gr zeytinyağı

Çay kaşığının ucuyla karabiber.

Ve bir tutam tuz. Tuzu az koyup yemekte ek yapılması çok daha makul olduğunu düşünüyorum.

Balkonumuzdan topladığımız taze reyhanlarla makarnadan sebzelere kadar pek çok yerde kullanabileceğiniz sosu kavanoza koyup üstüne fazladan yağ koydunuz mu ne zaman isterseniz çıkartıp sos olarak kullanabilirsiniz.

Bir de neymiş bu pesto mesto, sos istiyorsam, mevsimlik bulduklarımdan domates, soğan, sarımsak baharat işte sana klasik sos (ekolojik ayak izimiz daha düşük olur) derseniz o zaman size kendimi davet ettiririm.:–)

Erol B. Scott, erolbenjamin@yahoo.com 

Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.

Topraktan aldığımızı toprağa vermek

12/10/2009
Kompost Yapımı Eğitimi

Kompost Yapımı Eğitimi

Çok uzun zamandır tüm kaynaklarımızı tüm acımasızlığımızla sömürüyoruz. Burada en çok dikkatimizin çekildiği nokta çöp üretmemiz olmakla beraber aslında toprakta aldıklarımızı nasıl toprağa yeniden kazandırabiliriz buna kafa yormamız gerekiyor. Ta tasarım aşamasinda (bu blogta bununla ilgili yazılar var) doğaya en kısa zamanda geri dönecek şekilde çevremizde sistemleri yeniden yapılandırmamız ve tasarımlarımızı ona göre yapmamız gerekiyor.

Aşağıdaki linkte bir haber bulacaksınız, keyifle okuduk biz. Konu Yeni Zellanda’da bir ailenin az atık çıkartmaya çalışmalarını anlatıyor. Elimizde Yeni Zelanda’nın çöpleri, çöplere karşı verdikleri mücadele ve bireysel çabaları ile ilgili bilgiler, hikayeler mevcut. Bu sadece örneklerden bir tanesi… keşke bizim de böyle hikayelerimiz olsa, darısı başımıza!

Ne güzel, ne gerçekçi hedefler koyarak yola çıkılmış. Bu arada Yeni Zelanda hükümeti yıllardır okullara giderek verdiğimiz çevre bilinci seminerlerinde; hiç olmazsa okullarda temel prensip olsun diye yaygınlaştırmaya çalıştığımız “Sıfır Atık” prensiplerini ülke olarak kabul etmiş ve uygulamaya başlamış durumda. Bizim ülke olarak bunu kabul etmemiz uzak bir ihtimal olarak görünse de ailecek, evcek, şirketçe bu prensipleri kabul edip uygulamaya başlamamız o kadar kolay aslında. Türkiye’de de artık Permaculture, kompost, sıfır atık, beşikten beşiğe tasarım tabirleri eskiye oranla daha çok duyulmaya başladı nihayet. Birçok eğitime ve bu konularla ilgili girişimlere rastlamak mümkün. Toprağı zenginleştirmek, organik materyal oranını arttırmak için kullanıdığımız tekniklerinden biri olan kompost yapımını şehirde nasıl uygulayacağımız sorusunu, yoga hocası ve permaculture konusuyla yoğun olarak ilgilenen Andrew Ziont harika bir video ile, basit ve net olarak cevaplamış. Aşağıdaki linke tıklayarak videoyu izleyebilirsiniz. Keyifli seyirler ve uygulamalar dileriz…

http://cihangiryoga.com/?video_id=5892223#videos

Yeni Zellanda’da her hafta 22 milyon plastik poşet kullanılıyor. Bunların her biri çöp arazilerini ya da okyanusları boyluyor. Doğada yok olmaları ise 500 yıl sürüyor.
Haber için tıklayın:

http://www.ntvmsnbc.com/id/24996568
Permakültür, kompost yapımı, topragi zenginleştirme gibi konularda fikir danışmak isterseniz bize yazın:
patikafaralya@yahoo.com

Permakültür Dumanlı Dağ’da…

05/10/2009
Herkes işbaşında...

Herkes işbaşında...

Fethiye’deki Permakültür çalıştayından sonra şimdi İzmir Menemen’de bir başka Permakültür olayı var. Steve Reed eşliğinde 19 kişilik bu ekip, terk edilmiş bir köyde hem Permakültür kursu alıyor hem de orayı yaşanabilir hale getirmeye çalışıyor. Köyde yalnızca 3 hane yaşıyor. 55 yaşındaki Halit, İmece Evinin Eko-köy projesinin en büyük yerel destekçisi. Su işinden, çatı işlerine kadar pek çok konuda destek olmaya çalışıyor.

İmece evini davet eden, Dutlar köyüne daha önce yerleşmiş olan Cemal, Steve ve beni getirirken tüm köyün hikayesini anlattı. Yolda gelirken ilk defa yaşayan su arıtma sistemi gördüm.

Dün katılımcıları ağırlayacak 3 evin hazırlanması tam son dakikada, bir avuç insanla ve büyük bir heyecanla tamamlandı. Güzel bir akşam yemeğiyle gelenlere günün hikayeleri anlatıldı.

Köydeki diğer insanlar 70 yaşın üstündeler ve bizim hareketliliğimizle heyecanlanıp sık sık ziyaretimize gelip, duvar, bahçe, sıva işleri konusunda fikir veriyorlar.

Kursun ilk gününde, tasarımı bahçecilikten daha çok seven Steve permakültür tasarımında kendisi için önemli bir noktayı vurguladı. Bizlerin aday tasarımcılar olarak,  incelediğimiz alanlardaki unsurların arasında ilişki kurmamız ve bunu yaparken de doğayı örnek almamız gerektiği idi. Bir başka nokta da bizler çözüm arayışı içindeyken karşımıza yüzlerce çözüm çıkabiliyor. Ama permakültür yaklaşımı yani permakültür “etik” leri, kuralları, prensipleri hangi teknikleri seçeceğimizi belirliyor olacaktır.

Çingene çadırları tasarlamayı seven Steve ağaç dikmek yerine ormanı tasarlayarak, doğada olduğu gibi bereketi yaratan ve bunu dağıtan sistemler kuran bir yaklaşımı bize aktardı.

Sabah kalkıp dağdan güneşi yogayla selamlayanlardan, 60 yaşında (10 Kasımda doğum günü) çatıyı tamir edenlere kadar bir sürü güzel insanla beraber olmak çok güzel.Geçen Nisanda da Türkiye’ye gelen Steve Reed Türkiye’de permakültürü yaymak için üzerine düşeni yapmak istediğini söylüyor. 4-13 Nisan 2010 da yine Permakültür kursu verecek olan Steve Reed sık sık Türkiye’de olacağını söylüyor.

Kursun fotoğraflarını zamanla albüme koyacağım. Şimdilik dağdan yayınımız bu kadar:))

Erol B. Scott, erolbenjamin@yahoo.com

Not: Erol B. Scott hakkında daha fazla bilgi için tıklayın.